İçeriğe geç

KARANLIĞIN İÇİNDEKİ ŞEYTAN

Bölüm 22 · 16 dk okuma

KARANLIĞIN İÇİNDEKİ ŞEYTAN

Bölüm 22

KÜÇÜK BİR GECE

Uyarı: BU BÖLÜM AĞIR DERECE ŞİDDET, İŞKENCE, VE TETİKLEYİCİ UNSUR BARINDIMAKTADIR, ETKİLENECEK OLANLAR OLABİLİR O YÜZDEN LÜTFEN BU UYARIYI DİKKATE ALARAK OKUYUNUZ!

Herkese iyi okumalar..

Kılıç Taşkın

O gece Alara'yla birlikte uyuduk. Her ne kadar ufak oyunumu sürdürmeyi istesem de bana olan bakışları ve gözlerini yavaşça dolması canımı yakmıştı.

Ona Barça'ya gitmesini söylediğimde gitseydi eğer ne yapacağımı ben bile kestiremiyordum.

Yatakta yavaşça dönerek yüzünü inceledim. Çok uyumaktan dolayı şişmiş dudakları, dağılan saç tutamlarının yüzüne düşmesi, huzurlu nefes alışları..

İfadesi o kadar masumdu ki bir an için kendimden nefret ettim. Acaba böyle tanışmasaydık ne olurdu? Belki onu bir çiçekçide elinde onlarca pembe gül taşırken görüp tutulurdum, belki de sahil kenarında yürürken karşılaşırdık ve mutlu bir çift olurduk.

Şu anki durumda ise mutluluk kavramı bize en zıt olan şeydi.

Derin bir nefes alıp yüzüne düşen tutamları almak için uzandığımda mırıldanarak sırt üstü döndü ve bu hareketi bana daha da yaklaşmasına neden oldu. Ufak bedeni göğsüme değiyordu. Dudaklarımda ufak bir gülümseme oluştuğunda yavaşça gözleri aralandı, bakışlarımız birleşmişti.

''Günaydın,'' dedim tebessümle. Sesimin tınısı aynı anda birçok şey söylüyordu.

Günaydın, seni seviyorum. Günaydın, aşk sen varsan güzel. Günaydın, yalvarırım benden gitme.

''Günaydın,'' boğuk sesi konuşmasını zorlaştırırken uzanıp dudaklarına ufak bir buse kondurdum. Yanakları kızardı.

''Utanman hoşuma gidiyor.'' Biraz daha kızardı.

''Beni öpmen hoşuma gidiyor.'' Duymayı beklediğim bir cümle değildi ama kesinlikle duymak isteyeceğim bir cümleydi.

''Hm, öyle mi?'' Derken dudaklarımızı birleştirdiğimde bu seferki öpücüğümü biraz daha uzun tuttum.

''Gitmeye hazır mısın?'' Kaşları hafifçe çatıldı. Bakışlarında bariz bir şaşkınlık vardı.

''Eve mi gidiyoruz?'' Ev. Sözleri kalbimi ısıtmıştı.

''Benim evim sensin Alara.'' Yavaşça tebessüm ederek beni kendine çektiğinde teslim olarak dudaklarımızı birleştirmesine izin verdim.

''Eğer biraz daha zorlarsan bütün gün ikimizi de bu yataktan çıkarmam.'' Neşe dolu kahkahası kulaklarıma melodi gibi geliyordu.

Kalkıp saçlarını hızlı bir topuz yaptı ve yüzünü yıkamak için odadaki banyoya doğru ilerledi. O işlerini hallederken bende yataktan kalkarak üzerime kendi kıyafetlerimi giyip hazırlandım ve birkaç dakikanın sonunda nihayet aşağı inmeyi başardık.

Mutfağa girdiğimiz anda Barça'yı ada tezgahın yanındaki bar sandalyelerinde otururken bulduk. Yüzünde her zamanki ukala sırıtışı vardı.

''Günaydın.'' dedi ikimize de imalı bakışlar atarken. ''Umarım odamı çok dağıtmamışsınızdır.'' Yaptığı imayı anladığımızda Alara yerinde kıpırdandı, bense gözlerimi devirdim.

''Sana da günaydın.'' Onu umursamayıp mutfağa doğru ilerlerken Alara da peşimden geldi.

Barça, ''Evet küçük aşık,'' diyerek Alara'ya döndüğünde onun gibi bar sandalyesine yerleşmiştim. ''Kahvaltıda ne var?''

Alara kaşlarını çattı. ''Burada misafir olan benim.''

''Bende ev sahibi,'' dedi umursamazca. ''Eee, kahvaltı?''

''Zıkkımın kökü var Barça! Yiyecek misin?'' Sırıtışım yine dudaklarıma yerleşirken hayranlıkla Alara'ya bakıyordum.

''Pek tercih ettiğim bir şey değil,'' eliyle beni gösterdi. ''Ama onun sabah klasiğidir.'' Konunun bana dönmesiyle bakışlarımı Barça'ya çevirdim.

''Canın mı sıkılıyor?'' Kafasını evet anlamında salladı.

''Yolda gelirken kreş görmüştüm. İstersen seni de oraya bırakalım. Ne de olsa zeka olarak eşit sayılırsınız, yabancılık çekmezsin.'' Sırıttı.

''En azından küçük bir çocuk gibi gök gürültü-'' diyordu ki Alara'nın araya girmesiyle devamını getiremedi.

''Duyamadım.'' Bu bir soru cümlesi değildi, sesindeki tehditkar tını 100 metre öteden fark edilirdi.

''Tekrar etsene, ne diyordun?'' Bakışları sertleşirken Barça'nın tam karşısındaki sandalyeye yerleşti ve Barça'ya doğru eğildi.

''Bir. Daha. Söyle.'' her bir kelimenin kelimenin üzerine basa basa konuşması soğuk sesine karanlık bir hava katıyordu. Ben sessizce olanları izlerken Barça, Alara'nın bu tavrına yabancı olduğu için kaşlarını çattı.

Odadaki ölüm sessizliği yüzünden saatin tik takları duyuluyordu. Alara bakışlarını bir an olun Barçadan çekmeden göz açıp kapayıncaya kadar yandaki bıçağı kaptı ve tezgahın üzerinde duran Barça'nın elinin hemen yanına sapladı.

Barça'nın parmakları ve bıçak arasında yok denecek kadar az bir mesafe vardı.

Alara saniyeler içinde tekrar eski haline dönerken tabureden inerek buzdolabına doğru yöneldi. ''Menemen yer misiniz?'' Buz gibi çıkan sesinden eser kalmamıştı. Buzdolabından 3 yumurta aldı ve tebessüm ederek tekrardan bize baktı.

''Kılıç seviyor,'' eliyle beni gösterdi, ardından tekrar Barça'ya baktı. ''Eğer sende yerim diyorsan menemen yapacağım.''

Barça sırıttı. ''Yerim küçük psikopat.'' Alara'nın yaptıklarına alınmamış, aksine hayran kalmış gibiydi.

Yüzündeki ifade sinirlerimi bozuyordu. Alara'ya hayranlıkla bakarken sertçe ellerimi masaya koydum.

''Kıskanmana gerek yok.'' dedi bana dönmeden. Hala sırıtıyordu. ''Onun tarafı belli.''

''Gözlerinden olmak istemiyorsan bakışlarını ondan çek.'' Barça gülerek kafasını iki yana salladı.

_________________________

Yemeğimizi yedikten sonra yola çıkmak için hazırlanmaya başladık. Çok bir eşyamız olmadığın için kısa sürede hazırlandığımızda arabaya doğru yürümeye başladık.

Barça da hemen arkamızdaydı. ''Görüşürüz küçük psikopat.'' Alara tebessüm ederek ''Görüşürüz'' deyip Barça'ya sarıldığında derin bir nefes aldım.

Arkadaşı, sarılabilir. Abartılacak bir şey yok.

İkisi ayrılırken Barça bu kez de bana doğru döndü. ''Görüşürüz, kıskanç şeytan.'' Gözlerimi devirsem de ona sarılmayı ihmal etmedim.

''Görüşürüz.''

Arabaya bindiğimizde Alara elindeki küçük hello kitty peluşuyla ilgileniyordu. ''Bana onu sana Barça'nın almadığını söyle.''

Bakışlarını peluştan çekip bana döndü. ''Barça almadı.''

''Doğruyu mu söylüyorsun?'' Kaşlarım havaya kalkarken kontağı çevirip arabayı çalıştırdım.

''Hayır, duymak istediğini söylüyorum.'' Kendime bir kere daha gereksiz yere kıskançlık yaptığımı hatırlatarak derin bir nefes aldım ve yola çıktım.

Bir süre boyunca sessizce ilerledik, otobana çıktığımızda Alara ayakkabılarını çıkardı ve bağdaş kurarak bana döndü. Eli yavaşça yüzüme, yeni çıkan sakallarıma doğru ilerledi.

''Hoşuna gitti mi?'' Kafasını evet anlamında aşağı yukarı salladı.

''Gitti.'' bana doğru eğilip boyuma ufak bir öpücük kondurduğunda bütün odağım kaybolmuştu.

''Yoldayım.''

''Biliyorum.'' Bir kere daha öptü.

''Sağa çekip seni sen nefessiz kalıncaya kadar öpmemi felan mı istiyorsun aptal kız?'' Sırıtırken meydan okurcasına bir kere daha aynı yeri öptü.

''Yapabileceğinden şüpheliyim.''

''Oyununa gelmiyorum,'' diye karşı çıktım. ''bana açık bir şekilde ne istediğini söylemediğin sürece.''

Kahkaha atarak geri çekildiğinde elindeki peluşla oynamaya başladı. ''Şansına küs, aptal çocuk. Sana o zevki tattırmayacağım.'' Ben de onun gibi güldüğümde dikkatinin dağılmasını fırsat bilerek elindeki peluşu kaptığım gibi arka koltuğa fırlattım.

''Heey! O benim!'' Kaşlarını çatarak yüzüme baktı.

''Eğer istiyorsan yeni bir peluş alırız, ama o artık bir düşman.'' Somurtarak arkasına yaslanıp hafifçe bana sırtını döndüğünde gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

''Kıskanç!'' diye hırladı sıktığı dişlerinin arasından.

''Sensin kıskanç.'' Sertçe bana döndüğünde saçları hafifçe yüzüne geldi.

''Yaptığım kardan adamı kurşuna dizdin, sırf Barça aldı diye peluşumu bana vermiyorsun! Hala kıskanç olan ben miyim sence?!'' Oflayıp tekrar önüne döndüğünde kaşlarımı çattım.

Çok azıcık haklı olabilirdi. Yine de peluşu vermeyecektim.

''Bütün sevgililerine de aynı mıydın bari? Yoksa bu bana özel bir muamele mi?'' Sırıttım.

''Sevgililerimi mi soruyorsun aptal kız?''

''Hayatın beni ilgilendirmiyor, Taşkın.'' Kollarını göğsünde bağladı.

''Taşkın mı?''

''Peluşumu verene kadar Taşkın'sın.'' Dediklerini taklit ettiğimde daha da sinirlendi.

''Öyleyse bundan sonra hep öyleyim, Bayan Taşkın.'' Söylediklerimle yüz ifadesi anında değişirken hızlıca bana döndü. Yanakları hafifçe kızarmıştı.

''Ne dedin sen?'' Sırıttım. Demek Bayan Taşkın hoşuna gitmişti.

''Bir şey demedim, Bayan Taşkın.''

''Bayan Taşkın mı? Yani şimdi sen bana..''

''Benimle evlenmek istediğini söyle.''

''Ne!''

''Benimle evlenmek istediğini söyle, bende soyadını Taşkın yapayım.'' Derin ve sert bir nefes alırken eline ne geçtiyse bana fırlatmaya başladı.

''Aptal egoist ruh hastası! Bende ciddi ciddi dinliyorum seni!'' Parmaklarını saçlarının arasına geçirirken sakinleşmek için derin nefesler alıyordu.

''İster miydin?'' diye sorduğumda resmen homurdandı.

''Ne?'' Bir insan maksimum bu kadar isteksiz cevap verebilirdi.

''Taşkın olmak, ister miydin?'' Bakışlarım kısa bir süre ona dönerken alnındaki kırışıklığı gördüm. Düşünüyordu ve bu canımı sıkmıştı.

Düşünmesini istemiyordum, sadece evet demesini istiyordum.

''Yani bu bir evlenme teklifi mi?'' Pis pis sırıttığında kahkaha attım.

''Bazen benim kız versiyonum olduğunu unutuyorum.'' Kısa bir an göz göze geldik. ''Bunun bir evlenme teklifi mi olmasını isterdin?''

''Hayır,'' dedi net bir şekilde. ''Eyfel kulesinin tepesinde diz çöküp bana olan aşkını anlatmadığın sürece senden bir evlenme teklifi almak istemiyorum.'' Bakışları arka koltuğa attığım peluşu buldu.

''Bir de peluş almadan.'' Kaşlarımı çattığımda düşünmeye başladım. Olabilirdi.

''Romantik olmak pek benim tarzım değildir.'' Sen istersen tarzım yaparım.

''Zaten senden böyle bir şey de beklemiyordum. Muhtemelen 'benimle evlenmek için yalvarmadığın sürece seninle evlenmem.' gibi bir cümle sana daha uygun olurdu.'' Gür bir kahkaha attım.

''Beni yavaş yavaş çözüyorsun, aptal kız.'' tebessüm ettim. ''Bu hoşuma gitti.''

____________

Yine sessiz geçen birkaç saatin ardından Alara kıpırdanarak ve biraz da huysuzlanarak bana döndü.

''Birincisi, bu koltuk çok rahatsız. İkincisi, acıktım, susadım ve tuvalete gitmem lazım.''

''Öbürlerini bilmem ama koltuk konusunu kucağımda halledebiliriz, ama muhtemelen biraz tehlikeli olur.'' Benden böyle bir cevap beklemediği, kocaman açtığı gözlerinden ve anında kızaran yanaklarından belli oluyordu.

Bir şey söyleyemediğinde onu daha fazla zora sokmamak için konuşmaya devam ettim. Dudaklarım yine de kıvrılmıştı.

''Benzinlik bulup hallederiz.'' Kafasını aşağı yukarı salladı, özellikle gözlerime bakmıyordu.

Birkaç dakika sonra ufak bir benzinliğe girdiğimizde arabayı park edip süpermarkete doğru yürümeye başladık. İçeri girdiğimiz anda Alara adeta koşarcasına tuvaletlere gitmişti.

Bir süre gülerek arkasından baksam da abur cubur reyonuna doğru ilerleyip abur cubur seçmeye başladım. O sırada Alara da işini halledip yanıma gelmişti.

''Ne yiyoruz?'' diye sordu merakla. Abur cubur reyonundan aldıklarımı Alara'ya uzatarak soğuk dolaplara doğru yürüdüm.

''Soğuk sandviç ve çilekli süt.''

''Çilekli süt mü? Biraz zıt olmadı mı?'' Bakışlarımı ona sabitledim.

''İnan bana, mükemmel bir ikili oluyorlar.'' İtiraz etmeden seçimi bana bıraktığında aldıklarımızı ödemek için kasaya yöneldik. Ben sıra beklerken Alara da oyuncak sürpriz yumurtaların olduğu reyona bakıyordu.

''Kılıç!'' diye ciyakladı. ''Hello kittyli sürpriz yumurta var! Alalım mı?'' Elimdekileri kasaya bırakarak yanına gittim. Kutudaki sürpriz yumurtaları seçiyordu ama hangisini alacağına bir türlü karar veremiyordu.

''Alalım.'' Onun bir tanesini seçmesine fırsat vermeden sürpriz yumurta kutusunun tamamını elime alıp kasaya ilerlediğimde arkamdan bakakaldı.

''Hepsini mi?''

''Hepsini.''

''Çok fazla değil mi sence de?''

''Hayır, çünkü sen hepsini beğendin.'' Aldıklarımızı ödeyip dışarı çıktık. Sürpriz yumurta kutusunu Alara'ya uzatıp geri kalan poşetleri arka koltuğa bıraktım.

''Sence ilk hangisini açayım?'' Kaşlarını çatarak kutuyu bana doğru tuttuğunda hızlıca arabayı çalıştırıp ona doğru döndüm ve elimi kutunun içine sokup rastgele bir sürpriz yumurta aldım.

''Bunu.'' dediğimi ikiletmeyip kutuyu bıraktı ve sürpriz yumurtanın ambalajını açmaya başladı. Çıkan çikolatayı ikiye bölüp birini bana uzattığında elinden almak yerine ağzımı açtım. Şaşırsa da tereddüt ederek çikolatayı dudaklarıma yaklaştırıp almam için bekledi.

İstediğini yapıp çikolatayı dudaklarımın arasına aldım. O ise çikolatasını çoktan bitirmiş, oyuncak olan kısmı açıyordu.

Daha doğrusu açamıyordu.

Küçük sarı yumurtayı bana uzattı. ''Açar mısın?'' Yumurtayı elinden alıp açtım ve tekrar ona uzattım.

''Şuna bak!'' Mest olmuş gibi içinden çıkan hello kitty oyuncağına bakıyordu. ''Çok güzel değil mi?''

''Eğer onu da elinden almamı istemiyorsan, oyuncağı övmekten vazgeç.'' Oflayarak önüne döndü.

''Neden oyuncaklarımı kıskanıyorsun?''

''Sen seviyorsun.''

''Ne yani benim sevdiğim her şeyi böyle kıskanacak mısın?''

''Kendim hariç, evet.'' Sessiz kalıp bir süre yola odaklandı.

''Ne kadar yolumuz kaldı?''

''En fazla yarım saat, neden?''

''Yoruldum ve özledim.'' Söyledikleriyle kaşlarımı çatmıştım.

''Neyi?''

''Evi, sen özlemedin mi?''

''Benim evim sensin Alara.'' diye tekrarladım daha önce söylediğim cümlenin aynısını. Cevap vermedi, benim için hava hoştu çünkü cevap vermesinden korkuyordum. Ona yaptığım şeylerden sonra beni affetmesi zaman alacaktı belki de hiç affetmeyecekti, ama sorun şuydu ki ondan vazgeçemiyordum.

Dediğim gibi yarım saat gibi bir sürenin sonunda arabayı garaja park ettiğimizde sessizce evin yolunu tuttuk. Kapıyı açarken veya içeri girip odalarımıza çekilirken ses etmemiştik. İkimiz de yorgunduk ve ikimizin de dinlenmeye ihtiyacı vardı.

Ama dinlenme anlayışlarımız farklıydı.

Telefonuma gelen Arkın'ın mesajlarıyla sırıttım ve konumu açıp kısa bir süre göz gezdirdim. Yakındı.

Bir süre kafamı toparlayıp plan yaptıktan sonra Alara'nın odasına doğru yürümeye başladım. Attığım her adımda kafamda bir nabız atıyordu ama bunun heyecandan mı yoksa hırstan mı olduğunu bilmiyordum.

Kapıyı tıklatıp yavaşça araladığımda Alara'nın yorgun bakışları beni buldu. Yatakta dizlerini kendine çekerek oturmuş, sol avucuna bakıyordu.

Elini gördüğümde bütün vücudum gerildi. Öfkemin damarlarımda gezdiğini hissedebiliyordum.

''Gelebilir miyim?'' dedim fısıldarcasına. Cevap vermek yerine kafasını allamakla yetindi. Ağır adımlarla yatağa doğru yürümeye başladım. Bakışlarımı ondan ayırmıyordum, dokunsam ağlayacak durumdaydı.

''İyi misin?'' Bakışları gözlerimi bulduğunda kahve hareleri yaşla doldu. Kafasını iki yana salladı.

''Kılıç..'' dedi ama devamını getiremeden ağlamaya başladı. Sıkıntıyla bir nefes alarak yanına yerleştim ve kafasını göğsüme yaslamasına izin verdim. Hıçkırıyordu.

Öyle içten ağlıyordu ki o her hıçkırdığında kalbimden bir parça da onunla beraber kopuyordu.

Bir kolum sahiplenici bir şekilde belini sararken diğer elimle sırtını okşuyordum. Geçti diyemezdim, geçmemişti. Belki de bundan sonra eline her baktığında o anı hatırlayacaktı. Çaresizliğini, pişmanlığını, yenilgisini...

Bir süre sonra hıçkırıkları dindi. Göğsü hala hızlı hızlı inip kalksa da biraz olsun olsa sakinleşmişti.

''Bundan sonra elimi kullanamayacak mıyım? Hiç mi?'' Burnunu çekti. Tekrar ağlamaya başlamadan önce gözlerini gözlerime sabitledi.

''Artık kusurlu biri miyim? İnsanlar bana hep kusurlu gözüyle mi bakacak? Yarım insan. Elini kullanamıyor, diye mi yargılayacaklar. Gözleri hep acırcasına üzerimde mi olacak?'' Hıçkırıkları tekrardan nüksetti.

''Hayır.'' dedim sertçe. ''Sana acıyarak bakan bütün gözleri bir daha görmemek üzere kapatırım. Duydun mu beni? Sana 'tuhaf' gözüyle bakan kim olursa olsun onu bu dünyadan silerim. Her şeyiyle. Bütün bir ülke mi öyle bakıyor? Andım olsun ki dünyada öyle bir ırk bırakmam.'' Bir kere daha burnunu çekti ve çenesini göğsüme dayayarak bana bakmaya başladı.

''Yarım olsam da beni sever misin?''

''Sen yarım değilsin.'' dedim dişlerimin arasından hırlarcasına. ''Kendine bir daha asla böyle bir ima yapma.'' Birkaç dakika sessizce birbirimize baktık.

O beni gördü, ben onu duydum. Ama en önemlisi, birbirimizi fark ettik. Kusurlarıyla, yaralarıyla ve mahrum kaldıklarıyla birbirimizi kabul ettik.

''Ufak bir işim var.'' dedim sonunda. Ne olduğunu üstelemedi, belki cevabını zaten biliyordu belki de şuan buna kafa yoracak bir enerjisi yoktu. Kafasını sallayıp, ''geri geleceksin değil mi?'' demekle yetindi.

Alnına ufak bir öpücük kondurdum. ''Her zaman.''

Yavaşça benden ayrılırken kafamda ölüm planları kurmaya başlamıştım. Yapacağım işkencelerin her bir detayı beynimde dans ediyordu. Kırılan kemin sesleri, acı çığlıklar ve yanık et kokusu ciğerlerimi hırsla doldururken son kez Alara'yı öpüp odadan ayrıldım.

Ellerim titriyordu. Ceketimin iç cebinden bir dal sigara ve çakmak çıkarıp yaktığımda çoktan arabanın önüne gelmiştim. Arabanın etrafında dolanıp bagajı açtığımda alttaki gözü çektim ve ihtiyacım olan bütün eşyaların orada olduğundan emin oldum.

Son kez telefonumu kontrol edip yola çıktığımda saat gece yarısı olmuştu. Sakindim, öfkeliydim ve sabırlıydım.

Ama en önemlisi, yapacaklarımın yavaş ve acılı olacağından emindim. Olmak zorundaydı. Olacaktı da.

_______________

Arkın'ın attığı konuma geldiğimde hızlıca bagajdaki malzemelerimi alıp depodan içeri girdim. Mekan büyüktü bu nedenle çıkan sesler yankı yapıyordu. Attığım her adım arkamda yankı bırakarak bana eşlik ederken ön kapıyı geçip arka tarafa doğru yürümeye başladım.

Burnuma dolan çürümüş et ve kan kokuları içimdeki şeytanı uyandırıyordu. Yaklaştıkça yere damlayan kanların sesi kulaklarıma dolmaya başladı. Nihayet odanın içerisine girdiğimde onu gördüm.

Arel.

Elektrikli sandalyede kolları ve bacakları dikenli tellerle bağlı bir şekilde, kafası çok hafif bir şekilde öne düşmüş yatıyordu. Elleri ve ayaklarını saran teller boynunda da vardı. Yani ani bir harekette dikenli tel boğazını keserdi. Hızlı bir ölüm istemediğim için Arkın özellikle böyle hazırlamıştı.

Arel çıkardığım sesleri duymuş olacak ki kafasını kaldırıp etrafa baktı. Gözleri beni bulduğu anda yüzü dehşet içinde bakakaldı. Burnundan akan kan ağzı ve boynu boyunca devam ediyordu, muhtemelen kırılmıştı. Onun yanı sıra kaşında, dudağında ve gözünde birçok morluk vardı. İyi benzetildiği barizdi.

Ama yetmezdi.

Ona her yaklaştığımda geriliyordu. ''Özledin mi beni?'' diye tısladım elimdekileri yere bırakırken. O ise bakışlarını benden çekip getirdiğim oyuncaklarıma baktı.

Pürmüz, kemik testeresi, boy boy bıçaklar, farklı kalınlıkta demir çubuklar, iki adet çivili muşta, satır, budama makası, ve birkaç tane daha bir şey vardı.

Arel neredeyse yuvarlarından çıkacak olan gözlerini aletlerden çekip bana baktı. Konuşmasına fırsat vermeden rastgele bir sandalyeyi çekip tam karşısına geçtiğimde elimle kolunu tutup kendime çektim.

Bu yaptığımla birlikte bileklerindeki teller kolunu kesmişti. Acı iniltisi kulaklarıma melodi gibi geliyordu.

''Bir şey unuttum.'' diye mırıldanıp hızlıca ayağa kalktım ve işkence aletlerinin yanında duran ses bombasını telefonuma bağlayıp şarkı açtım.

Mozart -Eine Kleine Nachtmusik

Tekrardan sandalyeme yerleştiğimde ellerim sertçe Arel'in çenesine sarılıp bana bakmaya zorladı.

''Cehennemine hoş geldin.'' Şarkı çalmaya başladığında etrafta bulduğum bezle ağzını sıkı bir şekilde bağlayıp müzik zevkimin içine etmesini engelledim.

Dudaklarımda şeytani bir sırıtış nüksederken gözlerim getirdiğim aletlere kaydı ve gözlerim tek bir şeyde takılı kaldı. Pürmüz.

Pürmüzü elime alıp ısı ayarını son raddeye getirerek bir süre ısınmasını bekledim, ardından Arel'in çektiğim kolunu kavrayarak pürmüzle tek tek parmaklarını yakmaya başladım. Acı çığlıkları ağzındaki bez yüzünden boğuk çıkarken bütün odağımı yanan parmaklarına vermiştim.

İnce deri saniyeler içinde siyahlara büründü. Kuruyan etin sesleri müzikle mükemmel bir ahenk oluşturuyordu. Her bir parmağı özenle yakıyordum. Birkaç saniye sonra sol elindeki bütün parmaklar yandığında kuruyan deri hafif hafif dökülmeye başladı.

Tebessüm ederek pürmüzü kapattım. Odadaki soğuk su kovasını alarak tekrardan Arel'in yanına geldim ve yaktığım parmaklarını neredeyse buz gibi olan suyun içine soktum. Soğuk ve sıcağın ani etkisiyle Arel'in vücudu titrerken artık çığlıkları duyulmuyordu. Bağırmaktan ses telleri zarar gördüğü için sadece dehşetle bakıyordu, ki bu manzara bile içimdeki şeytanı tatmin etmeye yetiyordu.

Şarkı bitip tekrar başa sardığında bu kez aynı işlemi sağ eline uyguladım. Pürmüzle işim bittiğinde alnımda biriken terleri silip derin bir nefes aldım.

''Hazır mısın?'' bakışlarımı ellerine, oradan da yüzüne çıkardım. Gerilen kasları yüz hatlarını zorluyordu.

Bu kez de budama makasını alıp parmaklarını en uç eklemlerinden ufak ufak kesmeye başladığımda zorlanan ses telleri yüzünden boğazı kanamaya başladı fakat ağzı bağlı olduğu için akan kan, tekrardan boğazına gidiyor ve yavaş bir şekilde boğulmasını sağlıyordu. Sol elindeki bütün eklemleri kestiğimde siyah ve kurumuş et parçalarının bazıları ayağıma sıçramıştı.

Beğenmediğimi belli edercesine budama makasına yüzümü buruşturarak rastgele bir yere fırlatıp bu kez elime kemik testeresini aldım ve aynı işlemi kemik testeresiyle sağ elindeki eklemlere uyguladım. Düşen her bir parça Alara'nın çaresiz hıçkırıklarını hatırlamamı sağlıyor, öfkemi biraz daha körüklüyordu.

Arel'in vücudunda önceden eli olan yerde artık hiçbir şey yoktu, sadece bilek kemiği ve kan vardı. Yüzümde yaptığım işten memnun olmuş gibi bir sırıtış belirirken kemik testeresini de fırlatıp yerdeki iki adet çivili muştayı ellerime geçirip sandalyeden kalktım ve Arel'in yüzüne ardı ardına yumruk atmaya başladım.

Yüzü attığım her yumrukta biraz daha parçalanıyor, kopan deri parçaları muştaya sıkışıyordu. Bir süre sonra yorulduğuma kanaat getirip elimdeki muştaları da fırlattım ve odanın köşesinde duran sürahiden bir bardak su doldurup tek dikişte bitirdim.

Tekrar yerime dönerken gözlerim yerdeki demir çubuklara takıldı. İşime yarardı.

Elime aldığım çubuklardan bir tanesini pürmüz yardımıyla ısıtarak Arel'e doğru ilerlemeye başladım. O, sanki çubukla ne yapacağımı anlamış gibi çırpınmaya başladığında ona fırsat vermeden kızgın demiri onu öldürmeyecek şekilde karın boşluğuna sapladım. Demirin deriyle temas etme sesi depoda yankılanırken müzik bir kez daha başa sardı.

Arel çığlık atmaya, çırpınmaya çalışıyordu ama vücudu işkenceleri kaldırmadığı için hareketleri yetersiz kalıyordu. Son olarak yerdeki satırı alıp elimde birkaç tur çevirdim ve bakışlarımı Arel'in yüzünde sabit tutarken satırı iki bacağının arasına sapladım.

Arel bu yaptığımla derinden gelen boğuk bir çığlık atmaya çalışsa da boğazından içeriye akan kan buna engel olmuştu. İşim artık bittiğinde karşısındaki sandalyeye geçip son kalan saniyelerini geçirmesini izledim.

Bir ya da iki dakika içinde hareket etmeyi kesti ve cesedi sandalyeyle birlikte büyük bir gürültü eşliğinde yere düştü.

Ayağa kalkıp odadan çıkmadan önce kovada kalan suyu cesedin üzerine attım. Bu yaptığım sandalyedeki elektrik mekanizmasını devreye soktuğunda bütün ceset elektrik aldı ve saniyeler içinde kül oldu.

İçimdeki yangın az da olsa dindiğinde cebimden bir sigara daha çıkardım ve yanan cesede yaklaşarak yakıp derin bir nefes eşliğinde içime çektim.

Düşüncelerim dalgın, zihnim bulanıktı ama vicdanım az da olsa rahatlamıştı. Adımlarım deponun çıkışını bulduğunda aklımda dönüp duran tek şey beni kendine bağlayan kahve saçlı kızdı.

Bölüm benden beklenmeyecek derece uzundu.......bu kez cidden uzundu

Arel yapılanların hepsini hak etti mi tartışılır ama sonuç olarak ölmeyi hak etti. Umarım bu yazdığım sahne 'masum yazar' imajımı zedelemez:))

Okuyan herkese şimdiden teşekkürler, son bir rica olarak beni hem buradan hem de Instagram'dan takip ederseniz çok sevinirim. Hem kitabın daha hızlı büyümesi için hem de daha fazla etkileşim alıp bölümlerin daha sık gelmesi için.

Instagram: beyzanuria_

Bir sonraki bölümde görüşürüz

;)

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.