İçeriğe geç

Karanlığa mahkum

Bölüm 2 · 22 dk okuma

Karanlığa mahkum

Bölüm 2

1. Bölüm

16 Mayıs 2017 Artık hayatımı kendi ellerimle yönetiyordum. Devasa bir evde, görünürde yalnız yaşıyordum. Ama aslında tam anlamıyla yalnız değildim. Çünkü bu evde hâlâ babamın zamanında güven duyduğu, benim de güvendiğim birkaç sadık yardımcı vardı. Zira dünyayı göremeyen biri için her şeyi tek başına yapmak, bazen imkânsızın ta kendisiydi.Devlet yetkililerinden zor kurtulmuştum. Babamın ölümünün ardından, beni Körler Yurdu’na yerleştirmek için ikna etmeye çalıştılar. Sanki bir yükmüşüm gibi… Ama avukatım, Selin Arman, bu konuyla yakından ilgilendi.Varlıklı bir evde büyütülmüştüm. Hiçbir şey eksik olmamıştı hayatımda. Babam bana hiçbir zaman işinden açıkça söz etmedi. Adını hiç koymadı, hiçbir zaman açık açık konuşmadı… Ama ben, içten içe her zaman biliyordum. Babam, karanlık bir dünyanın adamıydı. Fakat onun yalnızca bir mafya üyesi değil, ülkenin en bilindik yeraltı örgütü olan Kör Nokta’nın kurucusu olduğunu bilmiyordum.Evet, yanlış duymadınız…Ben, babamdan geriye kalan mafya örgütünün kör varisi Serra’yım.Ama itiraf etmeliyim ki, kendimi bu dünyanın lideri olmaya hazır hissetmiyordum.Görmeden bir silahı nasıl tutabilirdim?Bir tehdit anında yönü nasıl kestirebilirdim?Bir adamın yalanını, bakışlarındaki kıpırtıdan değil, sadece ses tonundan yakalamak ne kadar mümkündü?Ben, tam anlamıyla bir Lady olarak yetiştirilmiştim. Babamın küçük prensesiydim.Ve şimdi tahtı bana bıraktı…Her gece odamda, sayıklayarak ve gözyaşlarımı yastığıma silerek geçirdiğim uzun saatlerde, babamın bana bıraktığı son mektubun üzerinde parmaklarımı gezdirip duruyordum.O mektup, Braille alfabesiyle yazılmıştı. Kör alfabesiyle…O, bana gözleriyle değil, kalbiyle seslenmişti.Her bir harf, onun parmak izinden dökülmüş gibi…Her kelime, sanki tenime kazınıyordu.Karanlığa doğmuştum belki ama o karanlıkta parlayan bir ışık olmak da benim kaderimdi.Mektup Canım Kızım,Eğer bu satırları okuyorsan, artık bu dünyada sana seslenemeyecek kadar uzaktayım. Ama sesim kalbinin içinde bir yerlerde hâlâ fısıldıyor olmalı… Tıpkı çocukken sana masal anlatırken duyduğun o sıcaklık gibi.Sana en başından beri doğruyu söylemedim. Bundan utandım, korktum, belki de seni kaybetmekten çekindim.Ben sadece senin baban değilim, karanlık bir imparatorluğun sahibiydim.Evet Serra’m…Ben bir mafya lideriydim.Ve bunu senden sakladığım için beni affet.Sana hep en temiz tarafımı gösterdim. Karanlığımdan, ellerimi kana bulayan gecelerden, adamlarıma fısıldadığım emirlerden utandım. Senin masumiyetinin yanında ben karanlığın ta kendisiydim. Ve seni bu karanlığa bulaştırmamak için kendimle savaştım. Ama şimdi, artık savaşma sırası sende.Bu çete, bu gölgelerle örülü taht, sana emanet.Evet, gözlerin görmüyor belki… Ama Serra’m, sen bu dünyada en çok görebilen insan oldun.Çünkü görmenin ötesinde bir şey var:Sezmek. Anlamak. Hissederek hükmetmek.“Mantık, çoğu zaman görmenin önündedir.”Bunu ilk fark ettiğimde sen daha bebek bile değildin. Parmaklarınla yüzümü yoklarken, içimdeki tüm karanlığı o küçük ellerinle aydınlatmıştın. O gün karar verdim. Bir gün bu çeteyi, gözleri değil kalbi gören birine bırakacaktım.Ve o gün bugün, o kişi sensin.Ne zaman hazır hissedersen…Ne zaman gölgelere sesini duyuracak kadar güçlendiğini düşünürsen…Taht senindir.Senin adınla anılacak.Senin kurallarınla işleyecek.Senin sessizliğinle titreyip, senin adımlarınla yeniden şekillenecek bu dünya.Ama acele etme, benim yolum senin yolun olmak zorunda değil.Yine de bil ki, eğer bu karanlığı yönetecek biri olacaksa…O, ancak sen olabilirsin.Çünkü senin içindeki ışık, onların karanlığını yakacak kadar güçlü.Seni hep sevdim.Ve hâlâ seviyorum.– Baban(“Gözleri kapalı bir adamdan, açık yürekli bir veda.”)Kapım çaldığında düşüncelerimden sıyrılıp, “Gir,” dedim. İçeri Aysu Teyze girdi. Hafifçe tebessüm ettim. Birkaç dakika önce onu odama çağırmıştım.O evde en çok güvendiğim ve teyzem gibi gördüğüm kişiydi.“Beni çağırmışsın, kızım,” dedi.“Aysu Teyze…” dedim ama cümlenin devamını getiremedim, yutkundum.“Bir şey mi oldu yoksa?” Sesinden endişelendiğini anladım.“Hayır…” dedim tereddütle. “Sadece… bugün babamın bana yakıştırdığı renkleri giymek istiyorum.” Duraksadım. “Yani lacivert ve beyaz… Bana yardım eder misin?” dedim çekinerek.Beyazın ve lacivertin nasıl renkler olduğunu bilmiyordum ama babam, sarı saçlarıma çok yakıştıklarını söylerdi.“Tabii ki kızım, gel sana güzel bir elbise bulalım,” dedi. Göremesem de büyük bir tebessümle baktığını hissedebiliyordum.Oturduğum yataktan kalktım. Aysu Teyze nazikçe kolumdan tutarak beni geniş elbise dolabıma yönlendirdi. Dolabın kapaklarını araladığını, içinden giysileri çıkardığını işittim.Elime verdiği kumaşa dokunduğumda, hemen tanıdım. Bu kesinlikle saten bir elbiseydi. Yerde sürünecek kadar uzundu. Göğüs kısmında birkaç inci vardı ve bacak kısmında derin bir yırtmaç… Bu elbiseyi unutmam mümkün değildi.Babam, 20. yaş günümde hediye etmişti. Çok zarifti, tenimdeki dokunuşu bile kendimi iyi hissettiriyordu. Gözlerim doldu. Bir damla yaş, irademin dışında süzüldü yanaklarımdan.“Serra kızım, yanlış bir şey mi yaptım?” dedi üzgün bir sesle.Hafifçe burnumu çektim. “Hayır… Babam bunu bana geçen doğum günümde almıştı. Biraz duygulandım, sadece…”Hiçbir şey söylemeden beni kollarına çekti.“Bunu atlatacağına eminim. Sen güçlü bir kızsın,” dedi, beni içtenlikle sararak.Kollarında, artık tutamadığım gözyaşlarımı sessizce bırakmama izin verdim.Gece saat 1’i gösteriyordu ve ben hâlâ uyuyamamıştım. Çoktan sabah giydiğim elbiseyi çıkarmış, üstüme kısa bir şort ve tişört geçirmiştim. Lacivert elbise yanımda, yatağımın üzerindeydi. Bir hışımla yataktan çıktım ve elim beyaz bastonuma uzandı. Ama orada yoktu. Yere eğilip elimle aramaya başladım. Her bir köşeyi taradıktan sonra yeniden doğruldum.Yoktu.Neredeydi?Bastonum bana yolumu gösterirdi. Ben onsuz şu an odadan çıkamazdım. Cesaretimi toplayıp tam öne doğru bir adım atıyordum ki… duvara yapıştım. Acıyla inledim. “Sersem duvar, burnumu acıtıyor,” diye mırıldandım.“Ben duvar değilim,” dedi kalın, çatalı bir ses. Sesin geldiği yön tam önümdeydi. Yutkundum.“Ne… şey, uykusuzluktan her şey. Uykusuzluktan… Hiçbir şey yok.”“Yatağıma geri dönüyorum, sadece hayal…”Tabii ki hayal değildi ama önümdeki adamın fark ettiğimi anlamasını istemiyordum. Kendi kendime konuşuyordum. Elim, şortumun altındaki silaha uzandı. Bir çırpıda elime alıp doğrulttum.Nasıl kullanıldığını bilmiyordum ama bu bilgiyi es geçebiliriz.“Eğer bana yaklaşmaya çalışırsan, seni vururum,” dedim tehditkâr bir ses tonuyla.“Vay vay vay…” dedi yakından gelen ses. “Güzel performans.”Kahkaha attı.Ayak sesleri geldiğinde, silahı o yöne doğru çevirdim.“Hislerin çok kuvvetliymiş,” dedi.“Silahı doğru yöne tutuyorsun. Sevdim bunu.”Bir çakmak sesi geldi ve içeri sigara dumanı doldu. Şu an gelişigüzel bir şekilde koltuğuma oturmuş olmalıydı. Korkudan silahı tuttuğum elim terliyordu, kalbimin ritmi hızlanmıştı.“Benden ne istiyorsun?” diye sordum.Sorumu umursamadan konuşmaya başladı:“Biliyor musun, yakında kör insanlara engel getirilecek,” dedi, sesi oldukça umursamazdı. Sertçe yutkundum. Bundan nasıl şu an haberim olabilirdi?Sigarasından derin bir nefes aldığını duydum.“Seni koruyacak biri kalmadığına göre, büyük ihtimalle diğerleriyle birlikte bir tımarhaneye tıkılacaksın.”Sözler kalbime bıçak gibi saplandı. Boğazıma bir yumru oturdu.Baba… Bırak kızın güçlü olmasın, bırak o da senin yanına gelsin… Hiç mi özlemedin onu?Silah elimden kayıp yere düştü. Cümlelerin ağırlığıyla dizlerim çözüldü, yere yığıldım. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.“Babama layık biri olamadım… Olmuyor, hayır, dayanamıyorum,” dedim hıçkırıklarımın arasında.Titreyen ellerim yerde gezindi ve silahı sağımda buldum. Kafamı onun olduğu yöne çevirdim.“Bu aptal şey nasıl çalışıyor, bana öğretir misin?” dedim neredeyse anlaşılmaz bir sesle.“K-kendimi vurmak istiyorum… Babamın yanına gitmek istiyorum…” diye sayıkladım.Bana yaklaştığını hissettiğimde irkilerek geriledim.“Yaklaşma bana!” diye haykırdım.“Tamam, sakin ol,” dedi bu sefer sesi yatıştırıcıydı.Birkaç dakika öylece durdu, hiç kıpırdamadı. Sonra konuşmaya başladı:“Ben devletten geliyorum. Aslında seni almaya geldim,” dedi ve duraksadı.“Dediğim gibi, görme engelli insanları bir alana toplayıp teker teker öldürecekler.”Derin bir nefes aldı.“Sen onlar için çok önemlisin çünkü baban, ülkenin en azılı mafya çetesinin kurucusuydu. Seni bir an önce yok etmek istiyorlar.”Yutkundum.“Sana zaman kazandırmaya çalışacağım. Elini çabuk tut ve bir çözüm yolu bul,” dedi.Ayak seslerini duydum, kapıya doğru yöneldiğini hissettim.“Bir ay sonra geri döneceğim. Ama bu sefer kaçış olmayacak,” dedi kararlılıkla. Kapıyı arkasından çarptığında, öylece kalakaldım. 20 Mayıs 201726 günüm kalmıştı… Onun gelmesine tam 26 gün vardı. Bugün için büyük bir toplantı ayarlamıştım. Yapmak istediğim plan için örgütümden yardım alacaktım. Üstüme uyumlu renkler seçebilmek için kıyafetlerimi renklerine göre kategorilere ayırmıştım. Artık işim çok daha kolaylaşmıştı ve yardım almadan kendi başıma ne giyeceğimi seçebiliyordum.O gün, beyaz bastonumun nereye kaybolduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Yeni bir baston aldırmıştım; bu kez rengi koyu kırmızıydı. Bastonumu elime alıp giyinme dolabıma doğru yürümeye başladım. Dolaba geldiğimi hissettiğimde elimle öne doğru bir hamle yaptım. Evet, tam karşımdaydı. Dolabımı açtım ve içinde Braille alfabesiyle kategorilere ayrılmış giysilere uzandım.Çok fazla kıyafetim olduğu için birkaçını yatağıma serdim. Bir tanesinin üzerindeki yazıya elim değdi: “Kısa beyaz etekler” yazıyordu. İçinden bir etek seçtim. Diğer bir etiketi okuduğumda ise “Koyu kırmızı bluzlar” yazısını hissettim. Sırıttım. Koyu kırmızıya zaafım vardı. Ne kadar göremesem de, bu rengin güzelliğini hissedebiliyordum. Zarif bir bluz çıkarıp üzerime geçirdim. Aynı şekilde eteğimi de giydim. Son olarak yardımcılarıma makyajımı ve saçımı yaptırdım, güneş gözlüğümü taktım.Gitmeye hazırdım.Güvenliğim, mesafeli bir şekilde elimden tutarak beni ayarlanan arabaya yönlendirdi. Şoföre adresi verdim ve yola koyulduk.Varış noktasına geldiğimizde arabadan indim. Şoförüm, büyük salona girmemde bana eşlik etti. En baştaki sandalyeyi çekerken centilmence bir hareketle yerimi gösterdi. Tebessüm ettim.Oturup herkesin gelmesini beklemek açıkçası biraz sıkıcıydı.Herkesin geldiğinden emin olduğumda ayağa kalktım ve konuya girdim:“Öncelikle hepiniz toplantıya hoş geldiniz,” dedim, tebessüm ederek.“Bugün burada toplanma nedenimiz, size planımdan söz etmek ve bazı konulara açıklık getirmek.” Derin bir nefes aldım.“Babam, Ayberk Yalınay, kısa süre önce vefat etti… ve bana bu örgütü emanet etti.” Herkes dikkatle beni dinliyordu. Bu saygı hoşuma gitmişti.“Örgütün lideri olarak size ihtiyacım var.” Yutkundum.“Yakında görme engelli bireylere ülkemizde engel getirilecek. Onlar birer yük gibi görülmeye başlanacak,” dedim ve duraksadım.“Beni ve birçok kişiyi esir alacaklar. Biz de bunu koz olarak kullanacağız. Ancak zamanımız kısıtlı.”Devam ettim:“Esir alınacak yerlere aramızdan birkaç kişiyi, benimle birlikte, sızdıracağız. Hepimize dinleme ve takip cihazları yerleştirilecek.”Bu sözlerimin ardından örgüt üyeleri aralarında fısıldaşmaya başladı. Yanımda kim olacağını tartışıyorlardı.“Ben!” dedi bir ses.Kafamı o yöne çevirdim.“Ben gelebilirim! Bu kitaplarda okuduğumuz türden çok havalı bir görev!” dedi heyecanla.“Bu arada ben Zeynep, tanıştığımıza memnun oldum. Çok güzelsin,” dedi hayranlıkla.Yan tarafımda biri fısıldadı: “Biz alıştık, o çok deli doludur. Başının ağrımasını istemiyorsan onu götürme.”Kıkırdadım. Tam da böyle bir tipe ihtiyacım vardı.“Zeynep benimle geliyor. Başka kim gelmek ister?”Salonda bir telefon sesi yankılandı.“İnanamıyorum Deren! Kitaplarda okuduğumuz gibi bir göreve çıkıyorum!” dedi İlayda heyecanla.“Gerçekten mi? Keşke ben de gelebilsem,” dedi Deren oflayarak.“Melise de haber verecektim ama yine cevap vermiyor. Lara zaten tatilde…”Hafifçe öksürdüğümde Zeynep telefonu apar topar kapattı.“Ben de gelebilirim,” dedi başka bir ses. “Ben Kumsal,” diye ekledi, çekinerek. Sanırım biraz utangaçtı. Yanımdaki adam yine fısıldadı: “Baban hepsini kızı gibi görüyordu. Onlara kıyamayıp örgüte aldı.”Yüzümde bir tebessüm belirdi. Çok iyi bir üçlü kurmuştum:SerraZeynep KumsalEk olarak, yanımda yorumlarıyla destek olan Burak amca da bizimle gelecekti.Beni rehin alacakları yere bu üçlüyle birlikte sızacak, planımı adım adım uygulayacaktım.Planım… harika ilerliyordu.27 Mayıs 2017Beyaz salonda oturmuş, haberleri dinliyordum.Ayak sesleri duyduğumda başımı o yöne çevirdim.“Serra Hanım, siparişiniz geldi,” dedi güvenliğim.Tebessüm ettim. Planımızı uygulamak adına üç adet beyaz lens almıştım. İlayda, Kumsal ve Burak Amca bu özel lenslerle kör insanları andıracaklardı. Onları diğer görme engelli bireylerin arasına sızdırmanın en iyi yolu buydu.Güvenlik kutuları elime uzattığında, onları alıp şekillerini inceledim. Üç adet lens kutusuydu.“Lütfen Zeynep Serin, Kumsal Irmak ve Burak Baran’ı çağır,” dedim nazikçe.“Elbette, efendim,” dedi ve Beyaz Salon’dan ayrıldı.“Son dakika haberiyle karşınızdayız!” diyordu spiker.“Görme engelliler artık kendi başlarına dışarı çıkamayacak. Devlet tarafından uygun görülmüyor. Yanlarında en az iki kişi bulunması gerekiyor.”Şaşkınlıkla dinliyordum.Yavaş yavaş her şeyden koparılacaktık. En sonunda da bizi esir alıp yavaş yavaş yok edeceklerdi.Görme engellilerin soyunu tüketmek istiyorlardı.Buna izin vermeyecektim.“Devlet, tüm görme engelliler için olan eğitimleri iptal etti. Artık eğitim almaları uygun görülmüyor. Devlet onları yormak istemiyor.”Devlet, görme engellilerin geleceğini de elinden alıyordu. Her şeyimiz birer birer yok ediliyordu.Kaşlarımı çattım. Bu kadar hızlı başlayacaklarını öngörmemiştim.Zeynep, Kumsal ve Burak Amca gelene kadar biraz silah dersi almayı düşündüm.Beyaz Salon’dan çıkıp bahçeye inmeye koyuldum. Basamakları yavaş ve emin adımlarla indim.Spor ayakkabılarımı çıkarıp çimene bir adım attım. Çıplak ayaklarım çimenle buluştuğunda içimi bir huzur kapladı.Kendime hazırlattığım eğitim alanına geldiğimi hissettiğimde durdum.“Merhaba Serra Hanım. İlk silah eğitiminize hoş geldiniz. Ben eğitmeniniz Murat Kılıç,” dedi bir ses.Sesin geldiği yöne döndüm, gülümsedim.“Tanıştığıma memnun oldum, Murat Bey.”Eğitmenim söze girdi:“Bugün, isteğiniz üzerine size ilk olarak silahla nasıl ateş edilir onu göstereceğim.”Elime bir silah tutuşturdu.“İlk ve çok önemli detay, silahın şarjörünü takmaktır.”Verdiği şarjörü inceledim. Merakla dokundum. Kutu şeklindeydi.Silahın boş olan şarjör kısmını bulup taktım.‘Klik’ sesi geldiğinde doğru yerleştirdiğimden emin oldum.“Size dokunmamda bir sakınca var mı?” diye sordu.“Hayır, sorun yok,” dedim, onu rahatlatmak için.En ufak hatadan kaçındığını fark edebiliyordum.Sonuçta ben Ayberk Yalınay’ın kızıydım. Sağım solum belli olmazdı.Beni omzumdan hafifçe tutup başka bir yöne çevirdi, ardından ekledi:“Önünüzde hedef noktanız var.”Silahı önüme doğru doğrulttum.Diğer elimi kaldırdı, silahın üstündeki çıkıntılı noktayı parmaklarıma değdirdi.“Tetiği kendinize doğru çekerek ateş edeceksiniz,” dedi.Dediği gibi yaptım ve tetiği kendime doğru çektiğimde, hedefin yönüne doğru ateş ettim.Silah sesinin bu kadar gürültülü olacağını tahmin etmiyordum; irkildim.“Bir ilk için fazlasıyla iyi. Hedefi tam ortasından vurdunuz!” dedi şaşkınlıkla.Her şey, babamın dediği gibi işliyordu:Sezmek. Anlamak. Hissederek hükmetmek.Yazarın anlatımıyla Evran, Serra’ya neden zaman kazandırdığını hâlâ bilmiyordu.Belki de kendine bile itiraf edemediği o şey yüzündendi: Serra’dan büyülenmişti.Görme engelli olmasına rağmen silahı doğru yöne çevirmesi… Bu onu derinden etkilemişti.Kör bir insan nasıl bu kadar görüyormuş gibi davranabilirdi? Kafasını çevirişindeki kararlılık, gözleriyle göremese de etrafı hissediyormuş gibi bir duruş…Evran’ın aklından, son günlerde adını bile zar zor öğrendiği o kız çıkmıyordu.Acaba ilk karşılaştıklarında çok mu sert davranmıştı? Bu düşünce içini kemiriyordu.Davranışları yüzünden pişmandı.Bir mafya kızına göre fazlasıyla masumdu Serra.“Babası ona hiçbir şey öğretmemiş miydi?” diye düşünmeden edemiyordu.Silahı tutmayı bile doğru düzgün bilmiyordu.Beyaz bastonunu o gün ondan almıştı. Şimdi o baston, odasının bir köşesinde duruyordu.Peki, yeni bir bastonu var mıydı?Odasından çıkarken zorlanmış mıydı?Bir çözüm yolu bulabilmiş miydi?Belki de çoktan ülkeden kaçmıştı…Tüm bu düşünceler zihnini işgal etmişken Boran kapıyı açtı:“Evran, bu aralar çok dalgınsın,” dedi.Evran düşüncelere öyle dalmıştı ki, Boran’ın odaya girdiğini bile fark etmemişti.Sertçe yutkundu. Haklıydı.Ona yalnızca kaçamak bir bakış attı, sonra gözlerini tekrar bastona çevirdi.Boran yatağa oturup bastonu göstererek gülümsedi.“Bütün gün şu bastona bakıyorsun. Hayırdır, ne derdin var dostum?”Evran’dan yine ses çıkmadı.Boran kısa bir kahkaha attı:“Biliyor musun, en iyisi bu bastonlu nineme vereyim. Kurtulmuş oluruz.”“Hayır!” dedi Evran, ani bir refleksle.Boran gülümsedi.“En iyisi bu akşam biraz dışarı çıkıp kafa dağıtalım.”Evran kolay kolay dağılan biri değildi, bunu Boran çok iyi biliyordu.Birlikte büyümüşlerdi, ruh halini en iyi anlayan oydu.Bu sessizliğin, dalgınlığın bir nedeni vardı ama ne zaman sorsa Evran hep sustu.“Sanırım buna gerçekten ihtiyacın var,” dedi Boran ve odadan çıktı.⸻Akşam olmuştu. Evran, dışarı çıkmak için hazırlanıyordu.Beyaz bir gömlek ve koyu renk pantolon giydi.Saçlarını hafif dağınık bıraktı.Evden çıktığında Boran, arabada onu bekliyordu.Arabaya bindiğinde Boran göz ucuyla onu süzdü.Evran, sanki sinemaya değil de bir davete gidiyormuş gibiydi.Boran ise üzerindeki eşofman takımıyla kendini fazla rahat hissediyordu.“Hey, sadece sinemaya gidiyoruz. Bu ne şıklık? Rahat bir şeyler giyseydin ya,” dedi hafif bozulmuş bir ifadeyle.Kıskançlığı gizlenemeyecek kadar barizdi. Evran gömleğin içinde gerçekten dikkat çekiciydi.“Senin böyle giyineceğini bilseydim ben de eşofmanla çıkmazdım,” diye homurdandı.Evran pis pis sırıttı.“Artık başka zamana…”Boran dişlerini sıkarak gülümsedi.“Bu seferlik kalsın ama bir daha beni böyle yarı yolda bırakırsan, seni öldürürüm.”Evran kahkahayla karşılık verdi.Araba çalıştı, yolculuk başladı.⸻Sinemada hareketli bir film oynuyordu.Salonun tamamı heyecanla ekrana kilitlenmişti.Herkes… ama Evran değil.Onun gözü filmde değil, ön koltuklardaydı.Serra oradaydı.Bu nasıl bir tesadüf olabilirdi?Bir çözüm yolu aramak yerine sinemada mı takılıyordu?Ama ya filmi nasıl anlıyordu?Demek ki olayları yanındakiler anlatıyordu.Serra’nın yanında iki kız daha vardı.Kumral olanı, gerilim filmine rağmen kahkahalarla izliyordu.Serra onu susturmaya çalışsa da her defasında daha çok gülüyordu.Diğeri ise filmdeki olayları Serra’ya fısıldıyordu.Üçü yan yana oturuyordu: arkadan kumral, sarı ve kızıl saçlı üç siluet.Evran’ın gözünde bu görüntü, kakaolu-vanilyalı-kirazlı dondurma gibi renkli ve ilginçti.Gülmemek için kendini zor tutuyordu.Gözlerini tekrar ekrana çevirdiğinde, olan biteni anlayamadığını fark etti.Çünkü şimdiye kadar bir saniye bile filmi izlememişti.SerraGünün sonunda sinema salonunda oturuyorduk.Ben, Zeynep ve Kumsal.Sabah Zeynep’le Kumsal’a lens kutularını vermiştim. Burak Amca’nın acil bir işi çıktığı için ona lenslerini ancak ertesi gün verebilecektim.Sohbet sırasında, hayatımda hiç sinemaya gitmediğimi söylediğimde kızlar şok olmuş, sonra da beni ikna edip buraya getirmişlerdi.Evet, perdeyi göremiyordum ama olan biteni hem dinleyerek hem de Kumsal’ın fısıltılarından takip edebiliyordum.Zeynep yeniden kahkahalarla gülmeye başladığında, kaşlarımı çattım. Film başladığından beri neredeyse her şeye güler olmuştu.“Serra, adama bak! Gerçek anlamda donuna kadar soydular,” dedi, gülmekten karnını tutarak.“Zeynep, yeter artık. Lütfen… çok dikkat çekiyoruz.”Gerçekten de geldiğime pişman olmaya başlamıştım.Zeynep bir an duraksadı.“Koskoca sinema salonu bomboş zaten. Kim böyle aptal bir filmi izlemeye gel—”Cümlesini tamamlayamadı.Kulağıma doğru eğildi.“Arkamızda bir grup erkek var. İkisi bize bakıyor. Biriyle göz göze geldim,” diye fısıldadı.Şaşırmadım. Muhtemelen onları rahatsız ediyorduk.“Tamam, kabul ediyorum… fazla dikkat çekiyoruz,” dedi pişman bir edayla ve sessizliğe gömüldü.Derken arkamızdan bir ses yükseldi:“Çıkalım artık, bunaldım.”Tanımadığım bir erkek sesiydi.Bir diğeri cevap verdi:“Hayır, sonuna kadar buradayız.”O ses…Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi.Bu sesi tanıyordum.Yutkundum.Bu… oydu.Bir başka ses araya girdi:“Hayır Ervan, çıkalım artık. Bir kafeye gidelim.”İsmi… Ervan mıydı?Daha önce hiç duymadığım bir isimdi.Kumsal sabırsızlandı:“Biz onlardan önce çıkalım. Bu rezilliğe daha fazla dayanamam.”Ben, ikisinin arasında oturuyordum ve şu an bana baktıklarına emindim.Bir karar vermemi bekliyorlardı.“Çıkalım,” dedim net bir sesle.Elim yanı başımdaki koyu kırmızı bastonuma gitti. Ayağa kalktım. Benimle birlikte kızlar da kalktı ve salonu terk ettik.⸻Bugün hayatımda daha önce hiç yapmadığım şeyleri yapma günü müydü?Büyük ihtimalle öyleydi.Şimdi de pijama partisi için eve dönmüştük.Kızlar dedikodu yapmak ve biraz eğlenmek istiyorlardı.Ben de onları kırmak istememiştim.Kimin dedikodusunu yapacaklarını bilmiyordum ama hâlâ yaşadığım o karşılaşmanın etkisindeydim.Evran’la aynı sinema salonunda bulunmak… inanılmazdı.Belki o beni daha önce fark etmişti. Ama ben onu görememiştim.Keşke gözlerim görebilseydi…O zaman, daha salonun kapısından dönüp giderdim.O adam bana bir ay süre vermişti, bir çözüm bulmam için.Ve şimdi beni sinemada görmüştü. Ne düşündüğünü tahmin bile edemiyordum.Yere oturmuştum, müzik çalıyordu.Kızlar saçımı örüyordu.Zeynep arada şarkıya eşlik ediyor, ritmi kaçırmadan eğleniyordu.“İşte bitti!” dedi Kumsal heyecanla.İlk başta çok çekingen olan Kumsal, bize alıştıkça açılmıştı.Elimi saçımda gezdirdim.“Çok güzel olmuş,” dedim tebessümle.“Hadi kalkın, dans edelim!” dedi Zeynep.Artık içinde tutamıyormuş gibi bir hali vardı.Elimden tuttu ve beni ayağa kaldırdı.Nasıl dans edilir bilmiyordum.Ama bildiğim birkaç hareketle müziğin ritmine uyum sağlamaya çalıştım.“Ooo,” dedi Zeynep yapmacık bir şaşkınlıkla.“Serra, sen harika dans ediyorsun!”⸻Dansın ardından yüz maskelerimizi yaptık ve yatağın üzerinde daire şeklinde oturduk.Kızlar, sabırsızlıkla bekledikleri dedikodu anına geçmişti.Zeynep söze girdi:“Kızlar, kendimden çok utanıyorum.”Derin bir nefes aldı.“Ben salonda yalnızız zannetmiştim. Oysa arkamızda resmen bir ordu varmış,” dedi sesi kısık bir fısıltıyla.Gerçekten, o an yerin dibine geçmek istiyordu.“Abartma Zeynep. Sadece dört kişilerdi,” dedi Kumsal hafif alayla.Bu olaya gülmem gerekirdi belki ama gülemiyordum.Aklımda hâlâ Evran vardı.“Biliyor musunuz…” dedim sessizce.“Tam arkamda oturan, size bahsettiğim o devlet adamıydı.”Yutkundum.Daha önce onlardan gizlemiştim ama artık saklamanın anlamı yoktu.“Ne?!” diye bağırdılar aynı anda.“Ciddi misin?” dedi Zeynep şaşkınlıkla.“Bilseydim onun orada olduğunu, o salona adımımı bile atmazdım,” dedim kaşlarımı çatarak.“O adam senden gözlerini ayırmıyordu. Demek o pislik oydu, ha?” dedi Zeynep hiddetle.“Keşke orada söyleseydin. Onu paramparça ederdim!”Omuzlarımı silktim.“Bilmiyorum… Bana bir ay fazladan zaman verdi. Bir çözüm bulmam için. Ama şimdi sinemada karşılaşmamız… tuhaf oldu.”Sesim iyice alçaldı.O an herkes sustu.Sadece müzik çalıyordu.Ama içimizde fırtınalar kopuyordu.10 Haziran 2017 Bugün Burak Amca, Zeynep, Kumsal ve ben; derimizin altına dinleme ve takip cihazları yerleştirilecekti.Sadece ilgili bölgeye lokal anestezi uygulanacak, cihazlar yerleştirilecek ve kesi yeniden dikilecekti.Her ne kadar dışarıdan kolay bir işlem gibi görünse de, içten içe korkuyordum.Zeynep’in de korktuğu belliydi; bana fısıltıyla acıyıp acımayacağını soruyordu.Kumsal’ın ise umursadığı pek söylenemezdi — zaten bunu kendisi de açıkça dile getiriyordu.Burak Amca’nın ne hissettiğini anlayamıyordum. Belki de gurur yapıyor, korkmuyormuş gibi davranıyordu.Derin düşüncelerimin arasından özel tuttuğum doktorun gelişiyle sıyrıldım.Onu görür görmez bunun artık geri dönüşü olmadığını bir kez daha anladım.Doktorla selamlaştık. Ardından o sessizliği bozan ilk sözü söyledi:“Kimle başlamamı istersiniz?”“Benle başlayabilirsiniz,” dedim, korkusuz görünmeye çalışarak.Doktorla birlikte işlem yapılacak odaya geçtik.Beni muayene masasına yatırdı.“Bu iğneyi vurduğumda hiç acımayacak,” dedi, beni rahatlatmaya çalışarak.Sadece tebessüm ettim.Dinleme ve takip cihazları, sağ koluma yerleştirilecekti.Doktor, kolumu dezenfekte etti.Metal, tenimle buluştuğunda, soğuk bir sıvının damarlarıma yayıldığını hissettim.Birkaç dakika sonra doktor, anestezinin etkili olup olmadığını kontrol etmek için koluma hafifçe bastırdı.“Acı hissediyor musunuz?” diye sordu.“Hayır,” dedim, rahat ve kendinden emin bir sesle.“O zaman başlayabiliriz.”Koluma küçük bir kesi attı ve cihazları yerleştirdi.Ardından yarayı dikmeye başladı.Dikiş.Dikiş.Dikiş.“İlk üç gün kolunuzda şişlik ve ağrılar olabilir. Kolunuzu mümkün olduğunca ani hareketlerden koruyun,” dedi uyarıcı bir tonla.“Zamanla geçecektir. Bağışıklık sisteminize bağlı olarak iyileşme süreci uzayabilir,” diye ekledi.Ervan’nın gelmesine altı gün kalmıştı. SenO gelene kadar iyileşeceğimden emindim.Benden sonra Zeynep’in alınmasını rica ettim. Korkusunu yenmesi gerekiyordu.Zeynep içeri girdiğinde benim yanından ayrılmamı istemedi. Elimi sımsıkı tuttu.“Serra, bana savaş de savaşırım ama yalvarırım, bir daha böyle bir şey isteme,” dedi çaresizlik içinde.“Resmen gözüme baka baka beni kesecek!”“Korkma, bir şey olmayacak,” dedim onu sakinleştirmeye çalışarak.Tam o anda Zeynep’in ağzından bir çığlık yükseldi.Doktor, soğukkanlılıkla karşılık verdi:“Daha iğneyi batırmadım bile, Zeynep Hanım.”“Prova yapıyorum.” Kendimi gülmemek için zor tuttum.Bu sefer doktor gerçekten iğneyi yapmış olmalıydı ki, Zeynep daha sert bir çığlık attı.Ancak sonrası onun için daha kolaydı. Anestezinin etkisiyle artık acı hissetmiyordu.Bir süre sonra Zeynep’ten hiç ses çıkmayınca şüphelendim.“Niye sustu?” diye sordum doktora.Doktor, neredeyse beklemem gereken o cevabı verdi:“Bayıldı.”———Kumsal ve Burak Amca’nın işlemi tamamlandıktan sonra, Zeynep’i ayıltmakta epey zorlanmıştık. Şimdi arabadaydık.“Çok az vaktimiz kaldı,” dedim sessizliği bozarak.“O yüzden planımdan önce son hazırlığı yapmamız gerekiyor.”⸻Dört Saat Sonra“Yalvarırım, bana bir şey yapma…” diye sayıklıyordu Uğur.“Olacakların sorumlusu sensin,” dedim öfkeyle.“Hiç mi vicdanın yoktu? Onca masum insan…”Sözlerim titreyen sesimle birlikte havaya karıştı.Dişlerimi sıkarak devam ettim:“Bakalım baban seni elimden nasıl alacak.”Adamlarımdan birine sadece ellerimle işaret verdim.Bir kırılma sesi duyulduğunda Uğur acı içinde haykırdı.⸻Şimdiki zaman Devlet, görme engellileri yük olarak görüyordu belki de…Ama Başkan’ın ellerinde büyüttüğü, canından kıymetli şımarık çocukları da kördü.Onları elbette rehin tutup öldürmeyecekti.Aksine, çocuklarının bu engeliyle halkın gözünde yücelmelerini istiyordu.Onlar, Başkan’a göre “ülkenin gözdeleri” olmalıydı.Ve günü geldiğinde, ülkenin başına geçmeliydiler.Ne var ki bu çocuklar, babalarının bu zalim düzenine ses çıkarmıyor, göz yumuyorlardı.Babalarının ilgisini kaybetmemek uğruna, ülkedeki diğer görme engellilerin yok edilmesini destekliyorlardı.Örgütteki adamlarıma, Başkan’ın oğulları Uğur ve Özgür’e dair ne kadar belge varsa toplamalarını emretmiştim.Ve başardılar.Bana ulaştırdıkları belgeler her şeyi kanıtlıyordu.Uğur, babasının bu katliam planına bizzat imzasıyla onay vermişti.Özgür ise, bu sürecin daha erken başlaması için aktif rol almıştı.Bu belgeler, onların kör insanlara karşı duyduğu düşmanlığı ve rekabeti açıkça gösteriyordu.Şimdi sıra bendeydi.Başkan’ın en kıymetlilerini, yani oğullarını elinden alacaktım.Tıpkı onun masum insanları rehin aldığı gibi, ben de oğullarını rehin tutacaktım.Ve daha da fazlasını yapacaktım:Oğullarının yalvarışlarını, ses kayıtlarını, görüntülerini sosyal medya platformlarına sızdıracaktım.Tüm dünyanın gözlerini Başkan’ın üzerine çevirecektim.Baskı, belgeler ve bu yayınlar üst üste geldiğinde Başkan köşeye sıkışacaktı.Son olarak ona açıkça şunu söyleyecektim:“Eğer bir masumun daha canı yanarsa… senin oğullarının kanı da dökülür.”Kendi çocukları için yola çıkan bir adam, onları feda etmeyi göze alabilir mi?Zeynep, Kumsal ve Burak Amca her şeyi biliyorlardı.Başkan’ın oğulları şu an farklı toplantıdaydı…Ama bundan sonraki toplantıları, kaderleriyle yüzleştikleri yer olacaktı.Kumsal, düşüncelerimden koparıp seslendi.“Hep devlet tarafından engel getirildiği söyleniyordu; başkan ve oğulları nereden çıktı? Bu soru içimi kemiriyor…” dedi düşünceli bir sesle.“Devlet için zaten görme engelliler başlı başına bir masraf ve yüktü. Başkan böyle bir şey önerdiğinde, hiç düşünmeden kabul ettiler.”dedim, net bir sesle.Şoförün sesi arabayı doldurdu:“Serra Hanım, şirketin önüne gelmiş bulunmaktayız.”Tebessüm edip arabadan sadece ben ve Kumsal indik. Burak Amca ve Zeynep, başka bir şirketten Özgür’ün icadına bakacaktı; biz ise Uğur’unkine. Şirkete doğru ilerledik. Arkamda üç adamım vardı. Hepimiz günlük kıyafetlerimizle sıradan çalışanlar gibi içeri girecektik.Ama benim, görme engelli değilmişim gibi davranmam gerekiyordu. Bu konuda ne kadar iyi olduğumu bilmiyordum. Güneş gözlüklerimi takmıştım ve Kumsal’ın koluna girerek yürüyecektim.İçeri beş sıradan çalışan gibi girmemiz için sahte kimliklerle başvurmuştum. Güvenlik kontrolünden kusursuz bir şekilde geçtikten sonra, dikkat çekmemek adına adamlarım, ihtiyaç halinde hazır bulunmak üzere şirketin farklı noktalarına dağılmıştı.Kulağımdaki kulakçığı aktif hale getirip mırıldandım:“Silahlar hazır mı?”“Hazır efendim. Şirketin arka bahçesinde, çalıların arkasına bıraktık.”Kumsal’la birlikte arka bahçeye geldiğimizde, iki silah çalıların arkasında bizi bekliyordu. Silahı alıp koyu yeşil saten elbisemin altına sıkıştırdım.Her şey asıl şimdi başlıyordu.⸻Toplantı Odası — Ervan’ın AnlatımıylaYaklaşık beş dakika önce, geleceği belirleyecek büyük toplantı başlamıştı. Bütün gece nöbetteydim, şimdi ise toplantıda koruma olarak görev yapıyordum.Yorgun bakışlarım Uğur Kaya’ya döndü.“Kardeşim Özgür Kaya şu an kendi şirketinde, başka devlet vekilleriyle iletişim halinde. Bu toplantıları kendi şirketimizde yapmamız, halkın dikkatini daha az çeker,” dedi, kırkıncı kez aynı şeyi tekrar ediyormuş gibi.“Babamın talimatı üzerine, bir aydır rehin tuttuğumuz insanları yok etmeye başlamamız gerek,” diyerek söze girdi.“İtiraz edenler, nedenlerini de açıklasın.”Milletvekili Zeki Karahan itiraz etti:“Ölümlere başlamadan önce Serra Yalınay’ı bulmamız lazım.”Sertçe yutkundum. Tam o esnada toplantı odasında bir telefon sesi duyuldu. Toplantıya telefon sokmak yasaktı; ama bu yasak Uğur Kaya için geçerli değildi.“Bir saniye,” dedi Uğur Kaya.“Koruma, şu telefonu aç,” dedi sert bir sesle. Söylediği gibi telefonu açıp ona uzattım.Telefonu kulağına tuttuğunda yüz ifadesi bozguna uğramış gibiydi.“Hoparlöre al,” diye mırıldandı.Telefona uzanıp hoparlöre aldım ve masanın üzerine bıraktım.“İyi insan lafın üstüne gelirmiş ha?” diyen ses bana çok tanıdık geliyordu…Bu Serra’ydı.“Ama o iyi insan tabii ki benim… ve siz de kendini akıllı sanan yaratıklar,” dedi alaycı bir sesle.Herkes, anlamaz gözlerle birbirine bakıyordu.“Anlamadıysanız söyleyeyim: Ben Serra Yalınay,”dedi kendinden emin bir sesle.“Ve ben, dağ gibi planlarınızı yıkmaya gelenim. Dikkat edin de sizi yok etmeyeyim.”Hayranlıkla dinliyordum.“Lafı fazla uzatmayacağım. Eğer bana Uğur Kaya’yı teslim etmezseniz, toplantı odasına yerleştirdiğim bombalarla sizi havaya uçururum,” dedi tehditkâr bir edayla.“Tamam, teslim oluyorum,” dedi Uğur Kaya.“Güzel. Hemen oradayım.”Birkaç dakika sonra Serra, adamlarıyla birlikte toplantı odasına girdi.⸻SerraTelefonu kapattıktan sonra Kumsal’a döndüm.“Uğur Kaya’nın bu kadar çabuk pes edeceğini bilseydim, bomba düzeneğine hiç uğraşmazdım,” dedim alayla.Kumsal’ın hafifçe kıkırdadığını duydum.“Toplantı odasının önündeyiz. Ben seni burada bekliyorum,” dedi.Kapıyı ardıma kadar açıp içeri daldım. Adamlarım sessizce arkamdan girerken, ben silahımı çıkarıp odada gezdirdim.“Kimse kımıldamasın. Küçük bir hareketinizde bile kurşunlar konuşur,” dedim, kararlı bir sesle.Ayak sesleri duyuluyordu. Baston sesiyle birleşince, bunun Uğur olduğunu hemen anladım. Yavaşça silahımı o yöne çevirdim.Sonra başımı çevirdim, adamlarıma baktım.“Sakın vakit kaybetmeyin… Alın onu,” dedim, sesim tehditkâr ve netti.4 Saat SonraZeynep ve Burak Amca, Özgür’ü çoktan attığım konuma getirmişti. Bizse henüz içeri giriyorduk. Burası babamın en gizli ve en korunaklı bodrumlarından biriydi. Adamlarım Uğur’u bayıltmış, şimdi de benim emrimle onu içeri taşıyorlardı.Kumsal’la birlikte koridorun derinliklerine ilerlerken, Zeynep’in sesi boş bodrumda yankılandı:“Hoş geldiniz!”Gülümsedim. Özgür’ün olduğu odanın önüne gelmiş olmamız lazımdı. Başımı adamlarımın olduğu yöne çevirdim.“Uğur’u başka bir odaya alın,” dedim.Ayak sesleri uzaklaşırken önüme döndüm ve Özgür’ün bulunduğu odaya adım attım.“Ayaklarından ve kollarından bağladık,” dedi Burak Amca.Odada beş koruma, kapının dışında beş kişi daha ve girişte üç koruma daha vardı.Başkanın oğullarını kaçırmıştım; elbette tedbirli olmamız gerekiyordu.“Kamera kaydını başlatıyorum,” dedi Zeynep.Bir klik sesi duyuldu. Özgür’e doğru birkaç adım attım, ellerimi önümde kenetledim. Sakince sordum:“Diyecek bir şeyin var mı?”Cevap yoktu.“Madem öyle,” dedim soğukkanlılıkla, “başlıyoruz.”Adamlarımdan biri harekete geçti. Anlamıştı. Özgür’ün yanına geldi ve yüzüne sert bir yumruk indirdi.Darbelerle birlikte Özgür yalvarmaya başladı:“Yalvarırım… Beni bırakın… Ben suçsuzum…”Alayla başımı eğdim.“Duyamadım? Kim suçsuzmuş, tekrar eder misin?”Sessizlik.“Bayıltana kadar vurmaya devam et,” dedim.Kayıtlarda sadece ben görünüyordum. Zeynep, Kumsal ve Burak Amca’nın görüntüde yer almaması bizim için çok önemliydi. O videoyu rehin alınan yere dışarıdan biri tarafından sızdırılmış gibi gösterecektim. Onların bu olayla hiçbir bağlantısı olmayacaktı.Herkes onları kör bilecekti. Kimse ne gördüklerini öğrenecekti, ne de gördüklerini anlatabilecekti.Odadan çıkmadan önce Burak Amca eğilip kulağıma fısıldadı:“Kamerayı kısa süreliğine kapatıyorum. Dayanamıyorum… Benim de vurmam lazım.”Başımı sallayarak onayladım.Kapıdan çıkarken arkamdan Burak Amca’nın sesi yankılandı:“Gel buraya, şerefsiz!”Ardından gelen yumruk ve inleme sesleri, sözlerin yerini aldı.Zeynep ve Kumsal’la birlikte Uğur’un yanına gittiğimizde, kardeşinin aksine bizi görür görmez yalvarmaya başladı:“Ne olur beni bırakın… Ne isterseniz veririm…”Odada bir hareketlenme oldu. Zeynep’in Uğur’un yanına gittiğini hissettim. Ardından tükürme sesi geldi. Zeynep, yüzüne tükürmüştü.“Bu, evlerinden kopardığın tüm insanlar için,” dedi nefretle.Bir tekme sesi duyuldu ve Uğur inledi.“Bu da içimde kalmıştı…”Kumsal kamerayı yeniden başlattığında Zeynep kadrajdan çıktı.“Yalvarırım, bana bir şey yapma…” diye sayıklıyordu Uğur.“Olacakların sorumlusu sensin,” dedim öfkeyle.“Hiç mi vicdanın yoktu? Onca masum insan…”Sözlerim titreyen sesimle birlikte havaya karıştı.Dişlerimi sıkarak devam ettim:“Bakalım baban seni elimden nasıl alacak.”Adamlarımdan birine sadece ellerimle işaret verdim.Bir kırılma sesi duyulduğunda Uğur acı içinde haykırdı.“Efendim, sanırım kemiğini kırdım,” dedi adamım.Sırıttım.“Sorun değil. Devam et.”⸻16 Haziran 2017Özgür ve Uğur’a yaptığımız işkence videolarını sosyal medya platformlarına yükledim. Altına sadece şu cümleyi yazdım:“Küçük bir bedel… Daha yeni başlıyoruz.”Video kısa sürede yayıldı. Bazı insanlar beni desteklerken, bazıları küfürler savuruyordu. Ama onların ne düşündüğü umurumda bile değildi. Arada sırada Zeynep heyecanla gelip güzel yorumları okuduğunda yüzümde farkında olmadan bir tebessüm beliriyordu.Video dünya çapında ün kazanmıştı. Başkanın da izlediğinden neredeyse emindim.Bugün 16 Haziran’dı.Verilen bir aylık sürenin sonuna gelmiştim.Gece yarısını bekliyordum.Ervan beni almaya gelecekti.Bu yüzleşmeye hazır değildim.Ama artık… her şey tam anlamıyla başlıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.