İçeriğe geç

Karanlığa Bağımlı

Bölüm 10 · 25 dk okuma

Karanlığa Bağımlı

Bölüm 10

Bölüm 4

Sevgi, aşk ve sevmek. Bunların hepsi zor şeylerdi. Sevgi bir zayıflıktı. Her zaman da öyle olmuştu. Bu ayağınıza bir halat bağlayıp arkadan sarkıtarak kaçtığınız kişinin sizi kolayca yakalayabilmesi gibiydi. Sevgi hep ayağınıza dolanan bir ayak bağı olmuştu. Sevmek ise zordu. Birini gerçekten sevmek için tüm kusurlara gözlerinizi kapamanız, sadece iyilere odaklanmanız gerekirdi. Kendinizi körleştirmeliydiniz sevmek için..

Aşk... O daha da farklıydı. Aşk, sevgi ve sevmek birbirinden tamamen bağımsız üç koca farklı şeydi. Aşk çok büyüktü. Aşık olmak kadar da zor bir şey yoktu belki de bu dünyada. Aşık olmak için kendinizi asla körleştirmemeliydiniz. Dünyada aşık olabilen çift sayısı çok azdır. Aşık olmanın zorluklarını aşabilenler sayılıdır.

Her sevgi aşk sayılır.

Değildir.

Sevgi, kalp çarpıntısı, mutluluk ve aynı zamanda bir yalan oyunudur. Karşılıklı yalanlar söylenir. Bazen farkında, bazen farkında olmadan. Kalp bazen yalandan çarpar.. İnsan bazen yalandan mutlu olur. Bazen yalandan sever ama farkında olmaz.. Bunun aşk olduğu hakkında yalan söyler. Sevgi tümüyle bir yalan oyunudur.

Sevmenin ise sözlükteki karşılığı yalan söylemektir. Sevmek, her konuda insanın özellikle kendisine yalan söylemesini ifade eden terimdir. İnsan en çok kendine severek yalan söyler. Bu, hiç şaşmayan bir gerçektir.

Aşk.. O çok derindir. Sevginin aksine gözlerinizi körleştirmezsiniz. Karşınızdakine olduğu gibi kusurlarının farkındayken aşık olursunuz. Onu her şeyi ile seversiniz. Ona bağlanırsınız. Bir kez dahi şüphe etmezsiniz.. Onunla olmak istersiniz. O da sizinle olmak ister. Aşk her zaman karşılıklıdır. Eğer karşınızdaki istemezse bu bir sevgidir, karşılıklı olamayacak kadar değersizdir çünkü. O gerçek kişi değildir o zaman..

Aşk bağımlı olmaktır. En büyük bağımlılıktır aşk. Ondan ayrılamazsınız, ondan uzaklaşınca dahi içinizde bir boşluk büyür. Onu hep yanınızda istersiniz. Onu kusurları ile birlikte yanınızda istersiniz.

Aşk bir zehirdir. Sizi sonuna kadar götürüp orada öldürecek öldürücü ve tehlikeli bir zehir.. Sizi öldürmek için en zayıf anınızı bekleyen bir zehirdir. Sizi zayıflatır. Tamamen savunmasızlaştırır. Aşık olduğunuz kişi sizin en büyük zayıflığınız olur. Sizi yıkmak için kullanılacak en açık hedef olur.

Ve siz, aşık olduğunuz kişi tehlikeye girdiğinde onu bırakıp gidemezsiniz. İşte budur aşk.

Sevgiden farkı da budur. Sevdiğiniz kişiyi kendi çıkarlarınız için ardınızda bırakabilirsiniz ancak aşık olduğunuz kişiyi asla bırakamazsınız.

Çünkü o zaman kendinizi de onunla birlikte ardınızda bırakmış olursunuz.

Aşk en iyi bu şekilde anlatılabilir..

Ben hiç aşık olmamıştım. Hiç de olmayacaktım.

Aşk tam bir zayıflıktı. Ayağıma bir halat bağlanmasına ve bu halatla yakalanmaya niyetim yoktu. Bir ayak bağına ihtiyacım da yoktu. Aşk'tan hep uzak durmuştum, hep de duracaktım. Zayıflığa yanımda ihtiyacım yoktu. Zayıflar hep ölürdü. Yalnızca güçlüler yaşardı bu dünyada.

Dünyanın kuralı buydu zaten. Zayıflar ölür, güçlüler yaşar. Denge de böylece kurulur. Birileri ölürken birileri hayata tutunur. Birileri yaşarken birileri ölür, birileri ölmek isterken birileri yaşamaya and içer. Birileri ölümden kaçarken,

Birileri yakalanır.

Ben ölüme yakalanmayacaktım. Birisine verdiğim sözü tutmadan yakalanmayacaktım. Ancak sonrasında ölüm beni istediği gibi kollarının arasına alıp kucağını açabilirdi.

Bundan önce ölüme direnecektim.

Bunun için de güçlü kalacaktım.

Güçlü kalmak için de aşka yenilmeyecektim. Aşkın beni zayıflaştırmasına, gücümü tehdit etmesine ya da sözümden döndürmesine imkan vermeyecektim.

Lowell'in düştüğü o hataya ben düşmeyecektim. Onun yaşadığı o zayıflıkları ben yaşamayacaktım. Onun gibi bir şeyi itiraf etmeyecektim.

Aşkın benim zayıflığım olmasına izin vermeyecektim.

Lowell, eşini o halde görünce tüm gereken bilgileri ortaya saçmıştı. İhtiyacımız olandan dahi çoğunu öğrenmiştim. Bu da benim için hayatta kalma avantajı olacaktı. Karadul'un arasına sızmak için yeterli bilgiler elimdeydi artık. Ayriyeten kendimi daha iyi kamufle edebileceğim bilgiler de vardı.

Aslında Lowell'ın bilmediği bir gerçek vardı. Bunu yakında öğrenecekti. Kamera kayıtlarından uzaklaşmasını izlerken düşünüyordum ve sırıtıyordum. Bilmediği şey şuydu ki, aslında kadının kılına dahi zarar vermemiştim. Sadece yumruklanıyor gibi göstermem ve biraz makyaj her şeyi halletmiş, Lowell'ın konuşması için yeterli olmuştu. Kadınlara ve çocuklara asla zarar vermezdim. Bu konudaki hassaslığımı tüm merkez bildiğinden bana bu tarz işler verirken masumları kullanmamaya dikkat ederlerdi. Kadın öldürmem ise çok az isteniyordu. Yalnızca gerekli olduğu, çok kötü birisi olduğu zamanlarda işi kabul ediyordum.

Lowell'ın bilgi sızdırıldığı öğrenilirse muhtemelen hem o hem de karısı öldürülecekti. Lowell her şekilde kendisini öldürtmüştü. Lowell'ın yapabileceği bir seçenek daha vardı. Onun yerinde ben olsaydım muhtemelen bu seçeneği seçerdim. Her şekilde karısına da zarar gelecekti- en azından o öyle biliyordu - kendisine de . Bu sayede en azından gururlu bir şekilde ölebilirdi. Bu seçeneği seçmesi ile karısının öleceği antlaşmayı imzalamıştı ölümle.

Onu ve karısını öldüreceklerdi.

Çocukları ise muhtemelen ortada kalacaklardı. Bir akrabaları varsa onlara gönderileceklerdi ama yoksa bir yetimhaneye gönderileceklerdi. Veronica Smith en büyükleriydi. Belki o bir şekilde yetimhaneye gitmeden başlarının çaresine bakabilirdi. İşimin bu yükümlülüğünü sevmezdim. Ama ben de böyleydim. Küçükken ben de bunları yaşamıştım.

Her ne kadar hemen göreve geçmek istesem de önce Lowell'ın söylediklerinin doğruluğunu tespit etmek zorundaydım. Bu sıkıcı kısımları hiç sevmiyordum ama giderek heyecanlılaştığı da bir gerçekti. Ancak bu yine de bu sıkıcı kısımları sevmem için iyi bir neden değildi. Bu sıkıcı kısımları her ne kadar sevmesem de yapmak zorunda olduğum gerçeğiyle yüzleşmeliydim. Hiçbir zaman işimi şansa bırakmazdım ve ayrıca Lowell'in anlattıklarına inanmamıştım.

Anlattıkları hiç de inanılacak şeyler değildi doğrusu çünkü..

Bunlar gerçekse adamların elinde tüm dünyayı değiştirecek bir teknoloji olduğu gerçeği de beraberinde geliyordu.

Buna inanmalı mıydık?

İşte şimdi tam da bunu öğrenmeye gidiyordum.

Arabamın kapısını sertçe kapattıktan sonra arabanın çevresinden dolaştım ve bagaja geldim. Bagajın düğmesine bastığımda bagaj açıldı. Eğildim ve içerisindeki koca iki çantayı aldım. Ardından anahtardan kontrol ederek tekrardan bagajı kapattım ve arabayı her ihtimale karşın kilitledim.

Kayalıklara ilerlerken çantaları da yanımda getiriyordum. İskeleyi görünce kendime bir köşe seçtim. Karanlık olmasına da her ihtimale karşı dikkat ettim. Bilinmeyen çok eski bir iskelenin olduğu bir sahil kıyısındaydım, kimsenin buraya gelmediğinden emindim ancak her ihtimale karşın sanki birisi her an gelecek gibi hazırda beklemeliydim.

Karanlık bir köşeye yerleştirdiğim çantalardan birisini açtım. Çantanın içerisindeki tüplü dalış aparatlarını çıkardım. Birer birer yere serdikten sonra bir bakış attım. Ardından üzerimdeki dalış kıyafetinin üstüne giyinme başladım.

Tüpün havasını da kontrol ettikten sonra küçük eski iskeleye doğru yürüdüm. İskelenin en sonuna geldiğimde etrafı incelemek için biraz durdum. Denizin tonu o kadar kendini belli ediyordu ki gecenin karanlığında dahi aynı olmasa da güzel br renkte seçilebiliyordu. Arada geçen balıklar da rengin uyumuna uyum katıyordu.

Yerlerde kum değil çakıl taşları vardı. Bir dağın yamacındaydım ve en yakın yerleşim yeri oldukça uzaktı. Bir şeyler ters giderse kendim halledecektim. Daha doğrusu her zamanki gibi kendim halletmek zorundaydım...

İskelenin kırıldı kırılacak çürük tahtalarının üzerinde durdukça gıcırdamaları ile kendime soğuk suya atlamak için cesaret verdim ve kendimi derinleşmiş olan suya bıraktım. Soğuk su bedenimin tüm noktalarını bir bir kuşatırken sadece soğukluğunu hissettim. Üşümedim. Ben üşümezdim, genlerimdeki bir bozukluk yüzünden bu duyguya sahip değildim. Soğuğu iliklerime kadar hissederken daha da daldım.

Görünmeyecek kadar derinliğe geldiğimde hızla ayaklarımı çırpmaya başladım. Arada hızımdan dolayı bana sertçe çarpan yosunlar hızımı etkilese de etkisi çok da büyük değildi. Hava miktarım kısıtlıydı. Fazla zamanım yoktu. Elimdeki profesyonel dalış tüpü ile ancak bir ya da bir buçuk saatim vardı.

Derinden gitmek ise bu süreyi azaltıyordu. Basıncın giderek artması kullandığım hava miktarını arttırıyor, tüpteki havayı daha hızlı tüketiyordu. Ancak yukarıdan gittiğimde ise 2 metrede bir olan keskin nişancıların beni görmesi ve vurması da an meselesi olurdu.

Biraz daha gidince Lowell'in bahsettiği ağı gördüm. Elektrikli bir ağ olduğundan söz etmişti. Elimdeki yalıtkan eldiven ve yalıtkan bir maddeden yapılan çakı ile bu ağa karşı hazırlıklıydım.

Biraz daha yaklaştım ve eldivenimle ağı tuttum. Eldivenin yalıtkanlık oranına lakin elimin altındaki titreşimi hissedebiliyordum. Bu da normal bir insanın bu elektrikle küllerine bölüneceğini anlamama olanak sağlıyordu.

Çakı ile sertçe ağı kesmeye başladım. Ancak ağ fazla kalındı. Biraz uğraştıracaktı. Çakıyı farklı açılarla tutarak kesmeye çalıştım. Uzun bir uğraş sonucunda çakı amacına ulaşmıştı ve bir delik açabilmiştim. Hızla delikten geçerken sadece eldivenlerin ağ ile temas etmesine özen gösterdim. Ölümümün burada olmasını istemezdim.

Geçer geçmez biraz daha derinlere indim. Nişancılar beni fark ederse sonum olabilirdi. Iskalayacaklarını sanmıyordum ve denizde de kaçabilme kabiliyetlerim zayıftı. O an Lowell'ın bahsettiği girişi gördüm. Normal kayalıkların olduğu bir alana kocaman betondan duvarlar örülmüştü. Kare bir alan yarattığından içerisini göremiyordum. Muhtemelen giriş kısmının devamı olmalıydı.

Biraz yaklaştım ancak çok da değil. Birisinin beni görmesini istemezdim. O an gördüğüm şeyle gözlerimi şaşkınlıkla açtım. Bir adam dimdik durarak denizi yarıyordu. Derinliğin basıncına uğruyormuş gibi ya da herhangi bir şekilde ıslanıyormuş gibi görünmüyordu. Kaşlarımı çattım ve gözlerimi kıstım. Bu da neydi böyle? Adam bir cam kabinin içerisindeydi! Altındaki raylar da camdan olmalıydı öyleyse.. Ama bir cam nasıl böyle bir basınca dayanabilirdi? Bu nasıl mümkün olabilirdi?

Adamın peşine takılacaktım. Bu sayede Lowell'in söylediğinin doğruluğunu tartabilirdim. Cam kabin, yüksek bir hızda ilerledi. Bende ardından ilerlerken paletleri hızlı hareket ettirmekten bacaklarım ağrımaya başlamıştı.

Kabin biraz yukarı çıkmaya başladığında ben de hafifçe yukarı yöneldim. Üstümüze bir gölge düşmüştü sanki.. Çok karanlık olan deniz daha da kararmıştı. Ve o an, onu gördüm.

Bu devasa bir denizaltıydı. Demirden olan yüzü hafifçe aşınmıştı. O kadar büyüktü ki aynı anda her tarafını göremiyordunuz. Böyle bir denizaltı kim bilir ne kadar ederdi? Neredeyse 3 adet Migaloo Denizaltısı boyutunda olduğu düşünülebilirdi. Böyle olduğunda ise bir Migaloo altı buçuk milyar dolar kadardı. Yani her durumda buraya felaket bir para harcanmıştı.

Devasa deniz altının içi görünmese de oldukça büyük olduğundan içerisinde çok şey olduğunu anlamak zor değildi. Bu mafya nasıl bir iş yapıyordu da böyle bir denizaltıya dahi sahip olabiliyorlardı? Daha da korkuncu bunun daha hiçbir şey olduğunu fısıldayan iç sesimdi.

Cam kabin daha da yükseldi ve denizaltının altındaki bir bölmeye girerek gözden kayboldu. Daha yakından bakmak için biraz yaklaştım. Bu yükseklikten beni göremezdi nişancılar. Hafifçe alttan baktığımda kabinin denizaltının o bölmesine tam oturduğunu gördüm. Denizaltının altına biraz daha yaklaşmak istiyordum ancak kameraların beni görmesi bir olurdu. Bir dakika.. Ya sonarlar?

O anda yanımdan geçen kurşunla sonar ekranlarında ya da uzun mesafeli kameralarında gözüktüğümü anladım. Çünkü kurşun yukarıdan dik olarak değil de denizaltından gelmişti. Hızla geri döndüm ve ayaklarımı çırpmaya başladım ancak amacı belli olan bir sürü kurşun hızla yanımdan geçiyordu. Hepsini atlatsam da öyle hızlı geliyorlardı ki yetişemiyordum. Su altında kullanabileceğim bir kaçış hızı imkanı yoktu.

Kaçmaya çalışırken bir yandan da deniz altından çıkmış üzerinde dalgıç kıyafeti olan ve durmaksızın ateş eden 5 adamın kurşunlarından sakınıyordum. En sonunda belimden su altında kullanılan silahlardan çıkardım ve karşılık vermeye başladım. Adamlar hızla kurşunlarımdan kaçmakla beraber ateşide kesmiyorlardı.

Keskin nişan alma becerimi kullanarak adamlardan birisinin bacağına ateş ettim. Adam bağırmış olacak ki ağzından bir sürü baloncuk çıktı. denizin içerisinde koyu renkli bir sıvı dağıldı. Diğer adamların bakışları ona dalmışken diğerinin de ayağına ateş ettim. Kurşun ayağına sıkışınca onun da ağzından baloncuklar çıktı. Hızla diğerlerinin dikkati yerine gelmeden ayaklarımı çırparak ilerledim.

Diğer üç adamdan birisi arkadaşlarını denizaltına götürmeye yardım ederken diğer ikisi peşime takıldı. Önüme geri döndüğümde ağa bir hayli az kaldığını görünce gülümsedim. Gülümsemem arkadan birisinin bileğimden tutması ile sonlandı. Hızla bileğimden tutan adama bir tekme geçirdim. Eline bir kurşun yollarken bağırdı ancak su sesini içine tıkadı. Son nefesi ile bir anda ateş etmesi ile bir kurşun koluma girdi.

Acıyla bağırmak istesem de bunu yapmadım ve dişlerimi sıktım. Kurşunlu eline acıması için bir tekme daha geçirdim.Arkadaşının hızla yaklaşması ile ateş dolu bakışlarımı ona yönelttim. Hızla tüpüne nişan aldım ve tüpünü patlattım. Adam gözlerini korkuyla açtıktan sonra hızla yüzeye yönelirken diğeri de denizaltına dönmeye çalıştı.

Hızla ağdan geçtim ve iskeleye doğru yüzdüm. Kolumdaki acı dayanılamaz bir şekilde acıyordu ancak bekleyecek zamanım yoktu. Pansumanımı arabada yapmak zorundaydım. İlerledikçe canımın yanmasıyla gözlerimi kıstım acıyla.

Sonunda iskeleye geldiğimde hızla kıyıya çıktım ve karanlık köşeden eşyaları alıp siyah Porsche'a kapıyı açıp fırlattım. Bagajdan ilk yardım çantasını aldıktan sonra ön koltuğa geçtim ve gazladım. Arkamdan geleceklerine emindim. Pansumanımı burada yapamazdım. Biraz uzaklaşmalı izimi kaybettirmeliydim.

Arkamdaki siyah Maserati'yi görmem ile kaşlarımı çattım. Takip ediliyordum ve arkamdakinin de normal rütbeli bir insan olduğunu sanmıyordum. Bu arabaya sahip olup da normal rütbeli olan birisi tanımıyordum.

Hızla arasokaklara daldım. Arkamdaki siyah Maserati de hızlanmış benimle birlikte tüm sokaklara dalmıştı. Ne kadar manevra yapsam da arkamdakini atlatamıyordum. Son bir çarem kalmıştı. Sağlam kolumla direksiyonu tutarken diğer yaralı kolumla zorla hareket ettirerek torpidoya uzandım ve açtım. İçerisinden yuvarlak bir şey çıkardım. Çok ağır olmasa da kolumdan dolayı canım acımıştı. Hızla acıyan koluma rağmen yuvarlak nesneyi açtığım camdan atabildiğim kadar uzağa attım.

Yuvarlak sis bombasının patlaması ile arkamdaki arabanın görüşü iyicene kapandığında tekrardan ara sokaklara girdim ve ne olur ne olmaz diye biraz dolandım. Ardından otobana çıktım. Kolumun acısı bir hayli artmıştı. Bu nedenle otobanın bir çıkışından çıkarak bir orman yoluna girdim ve karanlık bir köşede arabayı durdurdum. Torpidodaki normal çakı ile hızla dalış kıyafetini parçaladım ve yaraya baktım.

Çok kan kaybetmiştim ve kurşunun çıkarılması gerekiyordu. Hızla koluma döndüm. Bunu yapmaktan nefret ediyordum. İşaret ve baş parmağımı hızla yaranın içerisine daldırdım. Acıyla haykırırken kurşunu kavradım ve dışarı attım. Acıdan gözlerim kararmıştı ve canım çok yanmıştı. Hızla kutudan sargı bezini ve pansuman aletlerini çıkardım. Pansumanını yaptıktan sonra sargı bezi ile sardım. Bu beni ancak merkeze kadar tutardı. Kan akışını durdurmam gerekiyordu.

Hızla arabayı tekrardan otobana çıkararak gazı kökledim. Merkeze bir saat uzaklıkta olmalıydım ve bu kolum için kötüydü. Ancak şimdilik elimden gelen tek şey buydu.

O denizaltı da neydi öyle? Bu nasıl bir delilikti? Adamlar ne işle uğraşıyorlardı da böyle bir şeye sahip olabiliyorlardı? Ve zenginlikleri ne ölçüdeydi..?

🕯

Merkeze gelir gelmez ilk yardımım yapılmıştı ve uyuşturucu etkisi büyük olan kremlerden sürülmüş ve de görevde aksaklık olmaması için yanıma verilmişti. Aslında ihtiyar biraz dinlenmem ardından göreve gitmem görüşündeydi ancak bunu reddetmiştim. Daha fazla eğlenceden uzak kalamazdım. Yaram kötü olabilirdi ama uyuşturucu etkisi olan kremlerle geçmeyecek kadar da kötü değildi.

Yazardan

Merkezde koca bir kargaşa hakimdi. Herkes koşuşturuyor, işleri halletmeye çalışıyordu. Bu iş merkezin alacağı tüm işleri geçerek en büyük işleri olacaktı. Kimse Liora'nın işini şansa bırakmaktan hoşlanmadığını bilirdi. Herkes aceleyle üzerlerine düşenleri yapıyordu.

Liora geldiğinde her şey hazır olmalıydı.

General son dokunuşlara baktı. Her şey yerindeydi. Bir aksaklık çıkmayacaktı. Liora görevi başarı ile tamamlayarak onları daha büyük bir üne kavuşturacaktı. Bu konuda ona güveniyordu. Liora bunu başarabilirdi.

Genç kadın merkeze gelir gelmez, direkt olarak görev odasına gitti. Önemli bir göreve gidenlerin tüm ihtiyacı olanlar bu odada toplanır, burada hazırlandıktan sonra gidilirdi.

Görev odasına girdiğinde ilk gördüğü şey bir kafası olmayan bir mankenin üzerinde bulunan görev kıyafeti oldu. Biraz inceleyince kaşlarını çattı ve suratını buruşturdu. Kendi görev kıyafetinin daha güzel olduğu bir aşikardı. Kıyafet yine vücudu saran sıkı bir kıyafetti. Bir kemeri vardı. Kemerde ise bir silah koymak için bölme, bir dikdörtgen bölge- muhtemelen telefon içindi-, bir de kare bölge vardı. Uzun kollu bir kıyafetti. Vücudun tüm hatlarını olduğu gibi belli ettiği belliydi. Yakası ise kapalıydı.

"İşte. Karadul'un savunma ekibinde çalışan birisisin. Bu da giyeceğin üniforma. Dikdörtgen bölme de ihtiyaçlar için. Örneğin yanına vereceğimiz şeylere bir göz at." General bir masaya yürüdü. Eline bir ruj aldı. "Rengini değiştirebildiğin bir teknolojik ruj, Gözlerinin her an rengini değiştirebildiğin lensler, katlanılabilir küçültülmüş peruk ve yanaklarını değiştirecek bir kalıp. Bunlar, bir acil durumda hızla kılık değiştirebilmen için. Bu küçük bölmeye sığdırıldılar."

"Diğer ajanlardan da bilgiler topladığımızı biliyorsun." Kemerde genç kadının daha önce görmediği bir bölmeyi gösterdi. "Karadul'un formasında ayrıca gizli bir hançer için ve bir de kendi ajan ürünlerinden bir tanesi için de yer var." Dediği garip şeyi aldı eline. İki tarafında yuvarlaklar olan koca bir ipti. "Kopmayan bir ip, bir yere tırmanmakta yada asılı kalmakta kullanılabiliyor. Onların üretimi."

"Hançerini seçebilirsin. Silah olarak her zamankini kullanacaksın biliyorum, sormayacağım. Ama daha iyilerinin olduğunu da bilmelisin. Belki de artık vazgeçmelisin ondan." Genç kadının attığı öldürücü bakış ile ellerini havaya kaldırdı. "Unutmanı söylüyorum sadece bana öyle bakma."

"Pekala, sırada aracın var. Lowell'ın normalde geri döneceği yol ile döneceksin. Ondan bunun bilgisini almışsındır muhtemelen." genç kadın kafasını salladı. "Motorunu seçebilirsin, her zamankini tercih etmen sıkıntılı olabilir."

"O daha donanımlı, üzerinde kendim yaptığım türlü eklemeler var." General kaşlarını çattı. "Örneğin normal bir motorun çıkabileceği hız katının 10 kat fazlasına erişebilir. Sağlamlıkta da bir motorun 5 kat daha fazla güçlüsüdür." General sıkıntı ile başını salladı. Bu kadına bir şeyi ikna etmek çok zordu.

"Birde son bir şey." Genç kadına döndü ve gözlerini kıstı. Ellerini kadının saçına götürdü. "Bunların rengini değiştirsen daha iyi olur, çok dikkat çekiyorlar." Genç kadının eli de saçlarına gitti. "Rengini değiştiremediğimi biliyorsun. Boyalar bir saat içinde yok oluyor.."

"Peruk tak o zaman." Genç kadın baygın bir bakış attı. "Alttan görünüyor." adam sinirle bir nefes verip gözlerini devirdi. "Nasıl bir saçtır kızım bu?" Genç kadın adamı duymazdan geldi. "Üstümü değiştireceğim. Çık." Adam bir kez daha ikiletmeden odanın kapısını kapatıp çıktı. Genç kadın modelin üstündeki kıyafeti çıkarıp Üzerine geçirdi. Modelin üzerinde rahatsız gibi gözükse de malzemeden olacak ki çok rahat olduğunu fark etti.

Ardından silahını ve telefonunu eski kıyafetten alarak yeni kıyafetine yerleştirdi. Botların kelepçesini de sıktıktan sonra neredeyse başka bir şey kalmamıştı. Akıllı lenslerini de takarak son rutuşları yaptıktan sonra kapıyı açtı. General bakışlarını ona döndürdü ve başından sonuna kadar gözleri ile süzdü. Tamam olduğuna karar vermiş olacak ki başını salladı. Eline bir kimlik tutuşturdu. "Bunu yakana tak. Hazel Rossi. 23 Yaşındasın ve evli değilsin. Doğum günün eski doğum günün. Bu kartı her zaman yanında taşıyacaksın, kaybetmek istemezsin."

Genç kadın kafasını salladı. "Feribot, bir buçuk saat içerisinde kalkacak. Gidiyorum artık." dediğinde arkadaki birisi öne çıktı. Bay Kato'nun somurtan yüzünden başkası değildi bu. "Generalin emri ile kıyafete ve lenslere iletişim bağladık. Her zaman bize ulaşabilirsin. Bu da kat planları, bilmediğin bir şey için işine yarayacak. Merkezde yedi yirmi dört bağlı birisi olacak. Ayrıca lenslerinde gelişme uygulandı. Yapay zeka yardımcın da her an hizmetinde. Ona da sorabilirsin. Lena'ya seslenmen yeterli" Genç kadın kafasını salladı tekrardan. "Bu kadar. Kendine dikkat edeceğinden eminim ajan Hill."

"Güvenini boşa çıkarmayacağım ihtiyar."

Genç kadın yeni üniformasının altına aynı topuğu yüksek botlarını giymişti. Asansöre giderken ardında tok topuk sesleri bırakıyordu. Ardındakilerin gözlerini halen üzerinde hissedebiliyordu. Kato, bunu başaramayacağını düşünüyordu. Leonidas ise ona sinir oluyordu.

Asansör ile telefon kulübesinin katına bastı. Asansör olağan dışı bir hızla yukarı çıkarken kulakları tıkandı basınçtan dolayı. Bir yandan da merak duyuyordu. Karadul'da ne ile karşılaşacaktı? Onu neler bekliyordu? Karadul'da ne yapıyorlardı? Neden bu kadar gizliydi?

Merkeze gelirken kullandığı motora yürüdü. Simsiyah bir motordu. Tekerleri ise yine buna tezatlık oluşturmak istercesine beyazlara kuşanmıştı. Üzerinde oynamalar yapmadan önceki modeli Kawasaki Ninja ZX-14R idi ancak sonrasında birçok modifikasyon geçirmişti. Ayrıca boyanmıştı. Artık bu model olduğunu anlamak son derece zordu.

Motoruna atladı ve kaskını taktı. Hızlı gittiği için olan kemerini de taktıktan sonra yavaşça motoru çıkardı. Cadde bu saatte çok boştu. Oradan gidebilirdi. Ardından da otobana çıkarak feribotlara ulaşabilirdi. Motoru çıkarır çıkarmaz gaza köklenmesi ile sokağa bir gürültü bıraktı. Yandaki hanın sahibi merakla dışarı baktığında görebildiği tek şey bozuk sokak lambası oldu.

Cadde tahmini üzerine bomboştu. Bu da hızlı gitmesi için önünü açan bir etken olmuştu. Genç kadının normalde varacağı yer buraya oldukça uzaktı, arabayla gidildiğinde dahi iki buçuk saati bulan bir yerdi ancak bu motorla oraya oldukça hızlı bir şekilde ulaşabilirdi. Gittiği yeri daha önce araştırmıştı. Kaçan uyuşturucuların, insan ticaretinin yapıldığı türden pis işlerin olduğu bir limandı. Genelde yalnızca orada işi olanlar kullanırdı. Aksi halde kimse oraya gitmeye tenezzül etmezdi. Teslimatlar ve feribotlar genelde geceleri olurdu ve sabahları kimse bulunmazdı civarda. Zaten limanın çevresi büyük ormanla donatılmıştı. Ayrıca istanbul dışında bir kasabada olduğundan rahatlıkla gidilebiliyordu.

Liora, çok sessiz bir kadındı. Gerekli şeyler dışında konuştuğunu duymazdınız. Bazen gerekli zamanlarda dahi konuşmazdı. Bu bazen diğer ajanları sinir ederdi ama onları da umursamazdı. Sessiz birisi olmaya çalışmamıştı hiçbir zaman, insanlar onu sessiz olmaya zorlamışlardı. Sessiz olduğunda da sesini içinden çıkarmayı öğrenmişti sonradan ise bunun daha rahat ve temiz olduğunu görmüştü. Sessiz insanların negatif özelliği de buydu işte. Düşünceleri birbirine düğümlenebilecek kadar fazlaydı. Dudaklarının arasından geçirmedikleri cümlelerini düşüncelerinden geçiriyorlardı.

Eğer görev sırasında talihsiz bir şey olur ve görevdeki ajan yakalanırsa diye ajan, görevde geçirdiği her gününü sadece generalin görebileceği bir sisteme kaydederdi. Sisteme girmek karşılarındaki Karadul olsa dahi imkansızdı. Bir açık yoktu ve bir açık bulamazdınız, açık yaratamazdınız da aynı şekilde. Bu sayede ajanın yakalandığı güne kadar bulduğu bilgiler alınıyor, ölürse ölümünün gereksiz olmaması garantileniyordu.

Genç kadın şimdiye kadar gittiği görevlerin hiçbirini eklememişti sistemine. General de bunun farkındaydı ancak belli etmiyordu. Genç kadının kendine olan özgüveninin bir gün patlayacağını biliyordu ama o günün sadece bir ders olarak kalması için elinden geleni ardına koymayacaktı.

Daha pahalı şeylere patlamasını önlemek zorundaydı.

Cybill Liora Hill ağzından

Sonunda Lowell'in belirttiği mekana geldiğimde etraf tam da anlattığı gibi kapkaranlıktı. Denizi göremesem bile denizin kokusunu burnum en ince ayrıntısına kadar alabiliyordu. Ekşi, aynı zamanda ferah bir koku olan deniz kokusu hem unutulmayacak, hem asla karıştırılmayacak, hem de her yerde bulunabilen bir koku değildi. Daha önce geldiğim yerden 2 kilometre kadar uzaklıktaydı.

Karadul'dan edindiğimiz bilgilere göre hepsi büyük sınavlardan geçerek seçilmiş ajanlardı ancak ne için seçildiklerini Karadul dışında hiç kimse bilmiyordu. Bunu bir sır olarak saklıyor, canları pahasına koruyorlardı.

Motorumun ses çıkarmaması için özel bir modifikasyon ayarı yapmıştım. Bu sayede karanlığın içerisinde gölgelere bürünebilmiştim. Biraz inceleyince Lowell'ın bahsettiği güvenlik kulübesini gördüm. "Kulübeden sağa dön ve 100 metre ilerle" demişti. Dikkatli hamlelerle kulübeye ilerledim ve sağa dönerek biraz düz ilerledim ancak hala görebildiğim bir şey yoktu.

"Daha sonra duvardan başlayarak 13. konteynıra ilerle." Motorumdan indim ve biraz ilerledim. 13 adet konteynır boyunca motorumu yanımda yürüterek saydıktan sonra 13. Yü buldum ve önünde durdum. "13 saniye sonra şifreyi soracaklar, şifre yok. Sadece deniyorlar." Beklediğim sesin gelmesi için kapının önünde tam 13 saniye bekledim. Ardından beklediğim oldu ve konteynıra güzelce kamufle edilmiş sadece gözlerin gözüktüğü bir kapak açıldı. "Kimlik, şifre." Sahte kimliği uzattım, ardından da konuştum. "Şifre yok." Adam şüpheci baktı. "Seni daha önce hiç görmedim. Görsem hatırlardım." diyerek geriye çekildi ve saçlarımı gösterdi.

"Noelde boyattım. Bunu sorgulamak için izniniz olduğunu sanmıyorum Bay Coelho." Güvenlikteki adam hakkında gereken tüm bilgileri almıştım. Lowell'dan gereken tüm her şeyi almıştım, bir soruna karşı çıkacak A planından Z planına kadar planlarım vardı. Her olası kötülüğü planlamıştım.

Dave Coelho, soyadını dışarıdan birisinin bilemeyeceğini düşünecek kadar aptal bir güvenlikçi olsa da güvenliğin yalnız bununla kalmayacağını tahmin edebiliyordum. Sadece tahmin etmiyordum, asla işimi tahmine bırakmazdım.

Coelho, kapıyı açtığında motorumla içeri sıvıştım. Ardından konteynır tekrardan kapandı. Etrafı incelediğimde önümdeki koridoru gördüm. Koridorda hızlı ancak sessiz adımlarla ilerledim. Koridorun sonuna geldiğimde aşağı inen merdivenleri gördüğümde etrafa bakındım ve motorumu koyacağım yeri gördüm. Motorumu sıkıca kemeri ile bağladıktan sonra merdivenden indim. Bu konteynır görünümlü sığınak hiç hareket etmiyor olmalıydı. Bu merdivenleri böyle açıklayabilirdim ancak.s Merdivenden inince buz gibi bir hava beni karşıladı.

Yerin altına indikçe gün ışığının asla girmemesinden dolayı yer altına yapılan odalar hep soğuk olurdu. Bana bunu bilinçli yapmışlar gibi gelse de omuz silktim ve karanlıktan hiçbir şey göremediğim geniş odada ilerledim. Ses yankılanmasından dolayı bir garaj olabileceğini düşünüyordum.

En sonunda garajın bir köşesine gittiğimde tekrardan bir merdiven beni karşıladı. Garajın dört köşesinde de ayrı ayrı merdivenler vardı. Bu merdivenlerden yalnızca birisi doğru yere çıkıyordu diğerleri ise ölüme. Lowell sayesinde doğru merdiveni bulmak pek de zor olmamıştı. Biraz daha aşağı inecektik anlaşılan.

Merdiven tünelinin duvarlarına meşaleler monte edilmişti. Bu sayede hafif bir loşluk vardı ancak bunun bir oyun olduğunu tahmin edilebilirdi. Işığa alıştırarak karanlığa çıktığında insanların görüş duygusunu tamamen körleştirmek için yapılmış bir oyundu.

Merdiven bittiğinde tahmin ettiğim gibi olduğunu görünce fısıldadım. "Gece görüşü." Anında görüş açım değişmişti. Artık gerçekten biraz daha yeşil bir şekilde görüyordum ancak gerçek renklerini ayırt etmem için bir engel değildi. Merdivenden çıkarak boş odamsı yere baktığımda gerçekten de tamamen boş olduğunu gördüm. Ancak bu sadece mobilya açısındandı. Çünkü odanın her bir yanı aralarında birer metre olan silahlı ve maskeli adamlarla doluydu.

Sanki görüş açım körleşmiş gibi sarsak adımlar ile dümdüz ilerledim. Adamlardan birisi kimliğimi kontrol edecekti Lowell'in dediğine göre. Dümdüz ilerlerken adamlardan birisinin bana yaklaştığını gördüm. Muhtemelen maskelerinin üzerine taktıkları gözlükler gece görüş gözlüğüydü. Bu sayede hızla yaklaşırken adımları sarsak değildi. Adamın yaklaşması ile fısıldayarak gece görüşünü kapattım. Lensteki küçük bir yeşil parıltı dahi beni ele verebilirdi.

Adam geldi ve bir süre önümde dikildi. Kafama bir silah dayaması bir oldu. Soğuk metali görmesem dahi tanıyabilecek kadar profesyoneldim. "Kimlik." Dediğiyle soğukkanlı bir şekilde yakamdan kimliğimi çıkardım ve karanlığa doğru rastgele uzattım. Eğer Karadul çalışanları hep bu testten geçiyorlarsa hep soğukkanlı olmalılardı. Bunu hep yaşadıklarından sadece bir kontrol olduğunu anlıyor olmalılardı. Bu yüzden soğukkanlı kalmak zorundaydım.

Adam kimliğime ve bana baktı. "Gerçek kimliği de ver." Dediği ile kaşlarımı çatacak gibi oldum ancak son anda kendimi tuttum. "Senden seni denemek için gerçek kimliğini isteyecekler." Yüzümdeki her mimiğin teker teker izlendiğini bildiğim için hiçbir açık vermedim. Hiçbir harekette bulunmadım. İstediğini alınca bu sefer silahı geri çekti. "3101141213"

Verdiği sayıyı aklımda tuttum ve dediklerini uyguladım

Önce, sağa döndüm ve 13 adım ilerledim.

Sonra tekrardan düz tarafa döndüm ve bu sefer 2 adet 13 yani 26 adım ilerledim.

Daha sonra ise sola döndüm ve 13 adım ilerledim.

Önümdeki şey bir merdiven olmalıydı.

Son olarak merdivenden 13 basamak aşağı indim ve sağa döndüm.

Bu söylediği sayı bir koddu. Karadul çalışanlarının kullandığı bu kod, nereye gideceklerini belirtiyordu. Ancak Karadul'Un başındakilerin 13 ile bir alıp veremediği olacak ki burada da 13 karşımıza çıkmıştı. 3 komutu sağa dönmekti, 1 komutu 13 adım ilerlemek, 0 düz dönmek, 4 sola dönmek ve son olarak da 2 komutu da basamak inmekti. Elimle yokladığımda tahmin ettiğim gibi kapı kolunu buldum. Aşağı doğru iterek kapıyı açtım.

Kapıdan girdiğimde uzun ancak geniş bir koridorla karşılaştım. Koridor, siyah duvar kağıdı ile ve geniş tahta parkelerle döşenmişti. Siyah, asil görünüşlü bir halı boylu boyunca koridora serilmişti. Halıdan çok uzak olmayacak bir mesafede aralarında yarım metre olan silahlı adamlar dizilmişti. Gözlerindeki güneş gözlükleri kimliklerini saklıyordu. Üzerlerinde takım elbiseler ve elleri ile bedenlerine yapışık tuttukları taramalı olduklarını anladığım büyük silahlar taşıyorlardı.

Topuklu botlarımın ses çıkarmasına izin vererek koridordaki siyah halıda sessizce yürürken gözlerimi tek bir nokta olan koridorun sonuna dikmiştim. Hızlı adımlarla geçerken adamların bakışlarını saçlarımda hissettim. Buna alışıktım. İnsanlar doğuştan beyaz ve biraz da neon gibi olan saçlarla hiç karşılaşmamışlardı. Bunun yüzünden de bakışlarında bir anormallik yoktu. Saçlarımın neden böyle olduğunu hiçbir zaman öğrenememiştik.

Ben hep yalnız değildim. Benim de bir zamanlar bir ailem vardı. Ancak bu sadece kelime üstündeydi. Hiçbir zaman bana gerçek bir aile olamayan insanlar vardı. Onlar, saçlarımın neden böyle olduğunu araştırmışlardı, bir sürü doktora götürmüşlerdi ancak hiçbirinde nedeni çözülememişti. Henüz insanlığın sahip olduğu bu teknoloji bunun için yeterli değildi..

Koridorun sonuna geldiğimde artık sonuna geldiğimi biliyordum. Siyah demir kapının kırmızı parlak kulbunu tuttum ve sertçe indirdim. Kapıyı ittirmem ile deniz kokusu burnumdan içeri doldu. Adımımı dışarı attığımda beklediğimden biraz farklı olduğu için kaşlarımı çattım. Benim beklediğim dışarıdan da gördüğüm gibi kare bir beton odada olmaktı ancak adamlar sadece etrafına bir beton örerek içerideki suyu boşaltmışlardı başka bir şey ellenmemişti. Kocaman bir mağaradaydım, mağaranın zemininde siyah halının geçtiği yerlerdeki taşlar işlenerek düzleştirilmiş bir patika yaratılmıştı ancak diğer taşlara hiç dokunulmamıştı ve bu karanlık bir estetik katıyordu.

Işık neredeyse hiç gelmiyordu ancak dokunulmamış kayaların arasından açılmış birkaç oyuk vasıtasıyla küçük miktarlarda ışıklar içeriye sızarak içeriyi aydınlatıyordu. Bu yeterli olmadığı için küçük meşalelerle birlikte loş ışık ortamı yaratılmış. Patikanın sonunda ise iki silahlı adam dikiliyordu. Bir şeyin başında beklediklerine yemin edebilirdim. Ki öyleydi de.

Emin ancak dikkatli adımlar ile aşağı doğru inmeye başladım. Topuklu botlarımın sesi daha az çıkıyordu, neredeyse duyulmuyordu. En sonunda patika yolun sonuna geldiğimde adamlar yavaşça kenara bir adım atarak ortada bir boşluk bıraktılar.

Ve sonra o şeyi su üzerindeyken gördüm.

Kocaman bir cam kabin, denizin içerisinden yükselerek yüzeye çıkarken hayranlığımı saklamakta zorlanıyordum. Gerçekten de cam kabin olarak düşüncelerimi doğrulamıştı. Kabinin tamamen şeffaf olması da görünmesini imkansız kılıyordu. Deniz ise fazla bulanık ve derin gözüküyordu. Bunun bilerek yapıldığını anlamak zor değildi. Alttaki yolun görünmemesi için olduğu çok belliydi ve bu beni giderek korkutuyordu. Bu adamların nasıl bir teknolojisi vardı böyle?.. Bu tarz bir asansör kabin yapmak çok pahalıya patlardı çünkü kabinin deniz içerisindeki derine gittikçe artan basınç değerine kafa tutması gerekiyordu.

Kabinin kapıları sessiz bir şekilde açıldığında adamların bakışları altında kabine ilerledim. İçine girerek saydam duvardaki kart okutma yerine kartımı okuttuktan sonra kapılar kapandı ve asansör aşağı inmeye başladı. Bu sırada da asansörün mekanizmasını izlemeye fırsatım oldu. Asansör bir raya bağlı olarak çalışıyordu. Ray da duvara yan bir şekilde sabitlenmişti. İşi garip ve ilginç kılan ise rayın dahi saydam muhtemelen camdan olmasıydı. Adamlar kendilerini iyi gizlemişlerdi, buna şüphe yoktu. Bir polis baskınına uğrasa dahi- ki buraya kadar ilerlemeleri imkansızdı.- bu asansörü bulamayacaklarına adım kadar emindim.

Bu sefer gözlerimi asansörün dışına çevirdim. Bu bölgede yetişmediğine yine adım kadar emin olduğum boyu neredeyse beş metre ile sekiz metre arasında değişen uzun sarmaşıklarla doluydu denizin içerisi. Bunların sonrada ekildiğini anlamak için bir botanikçi olmaya gerek yoktu. Rengarenk balıklar yosunların arasından alay edercesine geçiyordu. Görüntü gerçekten de çok hoştu. Aynı bir halüsinasyon gibiydi.

Asansör sonunda zemine temas ettiğinde bu sefer de yerdeki rayları takip ederek ilerlemeye devam etti. Görüntü giderek berraklaşıyordu. Bu insanın daha da büyülenmesine vesile oluyordu.

En sonunda asansörün yüksek hızı giderek hafifledi ve hafifledi. Yavaşlayarak ilerlerken önümüzdeki karaltıya doğru yaklaştı. Kocaman karaltıyı nasıl fark edemediğimi sorgulayacaktım ki nedenini anladım. Karaltı o kadar büyük bir şeydi ki, tüm görüşümü kapatabiliyordu.Denizaltını ikinci görüşüm olsa bile hayranlığımı saklamak zor olmuştu. Nasıl bir teknolojinin ürünüydü böyle?

Cam kabin, denizaltının altındaki bölmesinin kapağına yapıştı. Ardından kapaklar senkronize bir şekilde açıldılar. Bu sayede denizaltının içerisine su girmiyordu ve bu sayede de batmıyordu. Cam kabinin içerisine bir halat uzatıldı. Halattan tırmanarak denizaltına olan ilk adımımı atmış oldum.

Bu, görev için harekete geçtiğim ilk adımdı. Bu görevde nelerle karşılaşacaktım bilmiyordum ama kolay olmayacağına artık ikna olmuştum.

Halatın ucundaki kişinin kahverengi gözleri mavilerime odaklanmıştı. Rütbeli birisi gibi gözüküyordu. Üzerindeki forma benimle aynı olduğuna göre savunma ekibinde olmalıydı. Yapılı bir askerdi. Kasları formasından dahi belli oluyordu. Kumral saçları yüzüne düşerken gözlerinden birisi göz bandı ile kapatılmıştı.

Dolgun dudakları gülümsemek için yaratılmış gibi dursa da hiç de gülümseyen birisine benzemiyordu. kahverengi gözleri tehditkar bakmakla birlikte sert ve kesiciydi. Halattan çıkar çıkmaz halatı bıraktım. Etrafı dikkatlice incelemek istedim ancak bu çok dikkat çekebilirdi. Karşımdaki kişinin gözlerinden gözlerimi çektim.

Odada benim dışımda toplamda 4 kişi vardı. İki tanesi kapıda bekleyen silahlı korumalardı ve diğer kişi de arka tarafta dikilen silahlı ancak koruma olmadığı belli olan kadındı. Kadının simsiyah boya olmadığı belli olan saçları önüne düşmüştü. Beline kadar uzanan saçları gözlerinin üzerinden de hafifçe geçerek yeşilin güzel bir tonu olan gözlerini tamamen saklı bir hazine görüntüsü vererek ortaya koyuyordu.

Üzerindeki kıyafet tamamen herkesten farklıydı. Göğüs dekoltesi diğerlerine göre fazlacaydı. Boynunda siyah bir gerdanlık vardı. Göğüs dekoltesi ile uyan gerdanlık karanlık bir hafa katmıştı. Ayağında ise topuğu oldukça yüksek olan stilettolar vardı. Bu kadını görür görmez tanımamak elde değildi.

Bu kadın slayttaki kadındı.

Agnes Gold.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.