İçeriğe geç

Karagül+18

Bölüm 3 · 20 dk okuma

Karagül+18

Bölüm 3

Herkes Yabancılaşır

BERÇİN TUNA

Saatler dakikaları, dakikalar saniyeleri; doğumlar da ölümleri kovaladı. Bunca zaman döngü, asla şaşmadan kendini canlı kıldı. Nedeni de basitti, sadece kural buydu. Doğacak ve ölecektik. Bu ikisinin arası rezalet bir tecrübeden ibaretti. Gerisi de lafügüzaftı.

Doğum ve ölüm... Bizim için doğumun izahı yoktu belki ama ölümün hep vardı aslında, her daim olmuştu. Yaşarken ölümün onlarca kez tasvirini işitmiş, okumuş; izlemiştik ama yine de söyleyeceğim bir şey vardı ki, o da hiçbir senaristin veyahut yazarın ölümü izah ederken yakınından bile geçemediğiydi. Binlerce yıl yaşamış olan insanoğlu, ne ölümü ne de ölümden sonraki hayatı bize doğru anlatmamıştı.

Evet, Cehennem vardı, Cennet'in de olduğu gibi. Sadece bize uzaktı, hatta o denli uzaktı ki buralarda bu iki kavramdan bırakın bahsetmeyi, ikisinin adlarının dahi anıldığını duymaz; bilmezdiniz. Çünkü biz, ölüme erken kavuşmuşlar; ölümden sonra, Cennet - Cehennem öncesinde yaşayan kansız et torbalarıydık ve hepimiz kendi niteliklerimize göre dört ayrı yere hapsedilmiştik: Omega, Nikerna, Zamerta ve Sopulis. Bir katil, günahkarsanız Zamerta'ya, masumsanız –ki bu kategoriye yalnızca bebekler ve hayvanlar girer- Sopulis'e; güçleri olan bir ucubeyseniz de Nikerna'ya giderdiniz. Ben bunlardan hiçbirine tam olarak ait değildim, Omega'dan başka hiçbir boyut beni kabul edemezdi.

Omega... Kasvetin hissizlikle yoğrulduğu, diğer bölgelerde adının dahi geçmesiyle herkesi sükuta boğan; katledilenlerin, gönülden yaralıların, ihanete uğramışların diyarı. Benim diyarım. Ve benim kalbim bir hayli kırık, öyle ki parçalarını birleştiremez oldum, hepsi neredeyse sonsuzluğa karıştı. Bilmiyorum, belki de bensizliğe, belirsizliğe...

Tam yirmi bir sene, otuz dokuz gündür evim, semtim, ülkem, dünyam burasıydı. Kız kardeşimin beni dışarı çıkartıp eğlendirme bahanesiyle götürdüğü ıssız yerde, beni on bin dolar karşılığı o soysuzlara vererek organlarımın hepsinin birer birer satıldığı; sonradan betonun sarmaladığı toprağa gömüldüğüm günden beri burada, Omega'daydım. Evet, kalleşliğin âlâsını yaşamış, görmüş; tatmıştım ve o günden beridir ne kimseyi gerçekten kalbimin surlarından içeri almış ne de zihnimin enkazını biriyle paylaşmıştım.

Ben, Berçin Tuna, Omega'nın adaletinden sorumlu Tunaların naçizane kızı, hissiz bir ceset olarak yapayalnızdım. Aslında soyadım gerçekten Tuna da değildi, sadece Tunalarla kan bağım vardı ve bu bağın yakınlığı beni muhafız koltuğuna epey bir yaklaştırıyordu. Zirveye yakındım, bu da hali hazırda yalnızlığa meftun benliğimi daha da büyük bir güçle tekliğe itiyordu; çünkü herkes bilirdi ki zirve, tek kişilikti, yalnızlıktı.

Ve şimdi bu yalnız kız, bir başka yalnızları Omega topraklarına buyur etmek için Dünya ve Diyar Kapılarının yanı başında bekliyordu. Dünya'da bir diğer eşi bulunan -Dünya'da "Kuzey Işıkları" şeklinde hitap ediliyordu- Uzun Ufuk Işıltısı'nın Yeryüzü Kapısı'nı dört bir yandan kuşatmış hali buraya her ne zaman gelsem gözümde daha da fazla ilahlaşıyordu. Bunun bir dur durağı yoktu, hiç olmamıştı da. Şayet aşk, bir şeyi kendinden fazla sevmekse ben aşıktım. Hem de ne üdüğü belirsiz bir renk karmaşasına.

Azrail'in ayağı olmadan çıkardığı "yalancı" ayak sesleri kulağıma iliştiğinde zihnim onayı verdi ve yay gibi gerildim. Evet, zamanı gelmişti. Şimdi bu kapıdan yüzlerine hapsettikleri afallama ifadesiyle iki çürümüş et kokan ceset gelecekti. Birbirinden şaşkın iki solgun ruh, soğuk bedenlerini Gökkuşağı Karanlığı'ndan geçirecek ve benim önümde, Azrail'in ise tam arkasında kalacaklardı.

En nihayetinde beklediğim o an geldi.

Yüz altmış santim boylarında, esmer, her yerde görülebilecek türden ortalama bir kız; bir hayli uzun, garip bir surat yapısına sahip sarışın- ya da kumral, emin değildim- çocuğun hemen yanında dikilirken yüz ifadelerine karşı acı bir tebessüm kondurmadan edemedim dudaklarıma. Yine yanılmamıştım, oldukça şaşkınlardı ve bir o kadar da kayıp... Ayperi Çisil ve ağabeyi Chris Çisil, kuzenleri Koll Mardax Çisil tarafından tongaya düşürülerek eski usül mezar büyüsü ile öldürülmüş ve bu güzel kan ve kalp bağı dolayısıyla Omega'ya gelmeye hak kazanmışlardı. Çünkü kan bağı olan biri tarafından ihanete uğramışlardı ve bu, Omega'ya gelmek için tek yoldu.

Zavallılar, diye geçirdim içimden. Aynı kanı paylaşmaları yüzünden Cehennem ya da Cennet'e erişene kadar burada, Omega'da her şeyden bir haber yaşayacaklardı.

Sen de öylesin, diye cevap verdi bir diğer ben, nam-ı diğer iç sesim; iç felaketim.

"Kiram hanedanlığından sonraki en güçlü hanedanlıktan Berçin Tuna, bu iki sefil bedeni diğer umutsuzların yanına hapsetmemem için bana bir sebep ver." Azrail'in derinden gelen ve uzun sütunların arasından yankılanan sesine ne kadar alışmış olsam da yine diğer seferkiler gibi içimi titretti, içime işledi ama yine de cevap vermekten imtina etmedim. Korkumu en derinlere gizledim ve etkili ses tonumu kullanmak adına uzunca bir süre çürümüş ciğerlerime havayı doldurmaya çalıştım.

"Sen, Tanrı'nın Vekili Azrail, beni ölümün sessizliği ve kudretiyle dinle. Bu iki ceset Çisil hanedanlığına aittir ve benim tek emelim onları vazifelerini yerine getirmeleri adına kendilerine özgü süsledikleri bölgelerine götürmek olmasıyla birlikte bu, Arkad'ımız Pars Kiram'ın emridir. Şimdi onları bana teslim et ve rica ediyorum sana, ızdırap kokan nefesini onların acıyla bükülmüş etlerine sürmeden yap bunu." Verdiğim emir ve üslubum üzerine Azrail'in etrafındaki kara dumanlar gözle görülür bir biçimde artarken kendime korkmamam gerektiğini tembihledim. Bana bir şey yapamazdı, çünkü bir Arkad'ın emri Azrail'i bile durdurabilecek güçteydi ve aynı zamanda Pars'ın diğer tüm Arkadlardan farklı olduğu Tanrı'nın tüm Meleklerince bilinirdi. Pars Kiram, zamana hükmederdi; gerçekliğe hükmederdi.

"Cesetler senindir, Tuna. " diye huysuzca fısıldadı Azrail, ardından kara çarşafın altına sakladığı yanık suratını gün yüzüne çıkararak Ayperi'yle Chris'e döndü. Ben de ne olduğunu anlayarak göz kapaklarımı sıkıca örttüm, bir daha hiç gözlerimi açmayacakmışım gibi sımsıkı örttüm. Çünkü ilk geldiğimde görmüştüm o karanlığı, tüm uzuvlarımda hissetmiştim. Bir daha bakamazdım o lanetli gözlere. Şayet kim ikinci defa dikerse gözlerini Ölüm Meleği'nin o kara kuyularına, bir kere daha ölürdü, öldürülürdü ve acısı, Cehennem Zebanilerinin dahi hissedeceği kadar büyük; çığlığı Şeytanların işiteceği kadar güçlü olurdu.

Azrail, ıssız limanları andıran soğukluk ve kimsesizliğin tesir ettiği sesiyle muhtemelen şu anda korkudan tir tir titreyen yeni Omega sakinlerine, "İstediğinizi yapmakta özgürsünüz." dedi ve sarışın çocuğun eğer hala hayatta olsaydı tam da bu an kalp krizinden öleceğini fark edemeden Cehennem'e inmeye başladı.

Kirpiklerimi zorlukla ve ince bir sızıyla araladım. Artık görevin sinir bozucu kısmı gitmiş, en eğlendiğim kısmı gelmişti.

Gezi kısmı!

Son kalan kara dumanlar da birkaç saniyenin ardından yok olurken ikisinin bakışları üzerine dayanamayarak kahkahamı bastım ve alay tohumlarını serpiştirdiğim sesimle onların nazarında aramızdaki ilişkiye eksi puan katacak bir cümle kurdum.

"Altınıza da kaçırdınız mı bari tatlı kuşlar, hı?"

Ayperi, kaskatı kesilmiş vücuduyla bana cevap vermekten kaçınırken sarışın olan için sonuç aynı olmamıştı. Ne yazık ki, diye konuştum içimden. Kızın sessizliği bir silah olarak kullandığı açıkça belli olurken Chris'in fevriliği ne kadar toy olduğunu gözler önüne seriyordu.

"Kızım, ne diyorsun? Tanrı aşkına açıkla bize, ben neden şu an mezarımda değilim mesela? Nerede şu büyük(!) Cehennem? Ayrıca niye annemin soyadıyla hitap ediliyor şu an bana?!" diye çatallaşan sesiyle bağırarak tüm diyarların giriş kapılarını titretti, sarışın oğlan.

Bundan böyle tüm diyarların iletişiminden, ulaşımından, boyutlar arası geçitten sorumlu Chris Çisil, gerçekten bu muydu? Aslında bana sorduğu sorulara takılmamıştım, hayır; benim asıl takıldığım şey bu soruyu söyleyiş biçimi ve sesine ektiği korku tohumlarını gizlemekten imtina etmesiydi. Yirmi bir yıl boyunca burada birçok soyluyu ağırlamıştım Arkad'ın emriyle ve ilk defa böylesine bir korkakla karşılaşıyordum ya da başka bir deyişle korkusunu gizleyemeyen bir çürük halkayla. Elimde olmadan bittik biz, diye geçirdim içimden. Burada sonumuz iyi olsaydı bari!

Sesimi temizleyerek "Yanlış anlatılan gerçekler, Chris Çisil, yanlış anlatılan gerçekler. Burası Omega, Cennet ve Cehennem'den önceki cansız hayat. Kuzeniniz Koll tarafından ihanete uğradınız ve sonucunda buraya uzunca bir süre kalmak üzere mahkum edildiniz. Size Omega'yı takdim ederim. " ve ikisinin de karmaşık yüz ifadelerine bakarken parmağımın ucunda tam bir daire çizip, dönerek etrafı gösterdim. "Ee, başlayalım mı? Zaten bir an önce bu karanlıktan kurtulmak istiyorum. Daha sizi yeşil gökyüzümüzle tanıştıracağım! Daha işin nasıl yapıldığını göstereceğim!" Hızlıca arkamı dönerek o ikisinin arkamdan gelmesini bekledim ve nihayet harekete geçtiklerinde onlara Omega'nın iç ürperten güzelliklerini göstermeye başladım.

Omega. Zehir. Yeşilin ihaneti.

AYPERİ GÜL

Yalan, yalan, bu bir yalan. Soğuyan tenim, nefessiz saatlerim, imkansız hayallerim...

Hepsi birer yalan.

Ben öldüm. Karşılaştığım yeşil sular yansımamı sundu bana. Tenimin koyusunu çalmış ölüm, belki de Azrail. Bir ceset gibi yürüyorum şimdi oradan oraya. Bekleyin, gibisi fazla oldu. Ben zaten bir cesetten ibaretim, kaybolmuş bir ceset. Korktuğumu söylemeliyim öncelikle. Bir set dizilmiş gibi hatıralarımın önüne. Zaman kavramını şimdiden yitirmiş gibi hissediyorum. Öleli ne kadar oldu, emin değilim. Berçin bana bunu Omega'nın Arkadı'nın yaptığını söyledi, adam zamana hükmediyormuş. Her kimse artık! Beni ilgilendirmiyordu. Burada olmaktansa Bayan Huddinson'ın vazosunu tamir etmeyi yeğlerdim ya da Bay Silwine'nin şişko, aylak köpeğini tuvalete çıkartmayı. Aslında bu ıssız ve gerçeküstü yerde olmaktansa şu an her yerde olmayı yeğlerdim. Cehennem bile daha iyi bir seçenekti, en azından beni neyin beklediğini biraz da olsa tahmin edebiliyordum ama burası... Tarifsizdi. Antik çağlardan kalma yapıtlarla dolu, renklerin, özellikle de yeşilin her yeri süslediği devasa bir diyardı. Şimdi üstünde bulunduğum toprak bile koyu mordu. Göller parlak yeşilden, taşlar düpedüz kırmızının bin bir tonundan yaratılmıştı. Her yanım bana adeta fantastik bir evrene dahil olmuşum gibi hissettiriyordu. Bedenim tamamıyla ölümü hissederken çevrem, daha önce hiç böylesine canlanmamıştı sanki. Yeşil gökyüzü, uçsuz bucaktı; mavi kubbeyi kıskandıracak kadar.

Ve elimi belki de yüzüncü kez göğsümün üstüne koydum. Hiçbir hareketlilik yok. Birkaç saatten beridir ne bir değişiklik olmuştu ne de heveslenebileceğim bir gelişme. Kalbim, sol göğsümün en değerli kısmı, atmıyordu. Omega topraklarına indiğimden bu yana böyleydi, suskun ve ümitsiz...

Hala yaşadıklarıma, buranın varlığına inanamıyordum.

En çok da öldüğüme, bunca yıldır kandırıldığımıza inanamıyordum.

Hiçbir kitapta Omega'dan söz edilmemişti, hiçbir kitapta Cehennem-Cennet öncesi böyle tasvir edilmemişti. Bunun beni derinden sarsmasının yanı sıra hiçbir şeyi hala anlayamıyordum, kavrayamıyordum. İmkansız, diye fısıldadı içimde yaşayan beyaz saçlı kadın, diğer yanım. Daha fazla vaktimiz olmalıydı, çok erken, çok erken.

Ölmek için çırpınan ve her koşulda bir yöntem bulan ben, ölmüştüm. Ben başaramamıştım ama şimdi, ölmüştüm. Yine de bedenim dışında bu... Hiç de ölüm gibi hissettirmiyordu.

Daha çok fantastik bir evrende kapana kısılmış gibiydim. Hatta ve hatta Morty ölmüş de Rick'in yaveri ben olmuşum gibi... Bu düşünce ister istemez kıkırdamama yol açtı ve etrafa tekrardan bir göz atmamı sağladı. Mor taşlarla bezeli, kasvetli havanın hakim olduğu ve yalnızca küçük, kare şeklinde -hiçbir üstün güç veya mekanizmayla açılmayacak şekilde tasarlanmış- camı bulunan içinde oturduğum bu evde kafayı yememeye çalışıyordum bir bakıma. Duvarlar hissizdi, mor, bir virüs gibi her yana nüfuz etmişti sanki. Denilene göre mor ve tonları, Çisillere aitti. Nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde ait olduğum, Chris'in kardeşi olarak adlandırıldığım bu Çisil hanedanlığının bir parçası oluvermiştim bir anda. O an öyle bir andı ki dilim lal olmuştu, hayır, dilimiz. İkimiz de reddetmedik bu ağabey-kardeş meselesini ve şimdi ben, tüm Çisil kasabalarını gezmiş halde, bana sunulan evde Chris'i bekliyordum. İçimden bir ses onun bir şekilde bu olanları halledeceğini söylüyordu. Yani en azından ben öyle umut ediyordum. Sonuçta umut etmek bedavaydı, fakirin ekmeğiydi ve benim elimden gelen yegane şeydi. Fakirin tekiydim de zaten!

Oturduğum merdivende bana giydirdikleri mor elbisenin eteğini düzelterek ayaklarımı uzattım ve Koll'un varlığının zihnime sızmasına izin verdim. Öğrendiğimize göre Koll, buraya girip çıkan tek adammış ve bir de Berçin'in anlattığı garip bir muhafız olayı da var tabii. Chris buraya adım atar atmaz Koll'un muhafızlığı düşmüş çünkü Koll, Chris'in aksine ikinci dereceden soyluymuş. Bu da Koll'un suikastının ardındaki sebebi açıklıyordu bana göre. Muhtemelen Koll daha fazla şu ne halta yaradığına emin olmadığım muhafızlığı istemiyor olmalıydı. Böylece bir plan yaptı ve tahtını bilerek kaptırdı. Ben de bonus olarak eklenmiştim herhalde!

Benimle birlikte zihnimde yaşayan kadın, seni buna iteni unutma diye fısıldadığında, kaşlarımı ister istemez çatarak bir küfür savurdum. Cehennemlerde yanasıca tuhaf yarı kadın yarı erkek insan! Hepsi onun başının altından çıkmıştı.

Eteğimi savurarak sinirle ayaklandığımda küçük evin küçük camına doğru ilerledim. Yalnızlık yaşarken epey bir güzeldi ama bilmediğim bir yerde ve ölmüş haldeyken biraz can sıkıcı olduğunu itiraf etmek durumundaydım. Uçları boyalı tırnaklarım pencerenin pervazına tutunduğunda vücuduma ağırlık yapan kadife, uzun kumaşı ayağımla iteledim. Evet, herkes ölüydü ama bu haldeyken bile hayat devam ediyordu. Herkes bir koşuşturmacanın peşindeydi ve hep aynı tiplerdi aslında. Herkes de benim gibi soluk, bir o kadar da ruhsuz duruyordu. Çoğunun vücudu morarmıştı, birkaçının eti gözlerimin önünde toz haline gelerek ufalandı bile. Korkuyla olduğum yere sinerken bakışlarımı baktığım yönün tersine çevirdim. Beş-altı kadın bir araya gelmiş, çamaşır yıkıyordu. Birbirlerinden tek farklı yanları göz, saç ve dudak renkleriydi ama aslında bu renk skalası da oldukça dardı, çok bir farklılık olduğu söylenemezdi. Bir süre dalarak kadınları incelerken bir anlık hissiyatla izlendiğimi düşündüm. Gözlerim anında karıncalanmayı hissettiğim yöne doğru kayarken haklı olduğumu biliyordum. Bir kadın, sarı, küt saçlara ve suratına bir hayli yakıştığını düşündüğüm ince pembe dudaklara sahip bir kadın dikmişti gözlerini bana. Gözleri virane bir şehir gibiydi, yıkık, dökük ve kimsesiz hissettiriyordu baktığına.

Ne kadar süre birbirimize diktik gözlerimizi, bilmiyorum. Sadece bakışlarının donukluğu kalbimi de taşa çeviriyor gibi. Saçları ise çok tanıdık. Buna rağmen ellerim titremeye başladı bile. Ölü vücudumda hüsran kol geziyor ve ben, kadına içimden bir merhaba yolluyorum. Gözlerim selamımı vermiş olmalı. Birkaç saniyenin ardından kapıya doğru adımladığını fark ediyorum kızın ve evet, diyorum yine kendi kendime. Kız selamımı almış.

Soğuk parmaklarım eteğimi avuçlarken yönümü direkt olarak kapıya döndürdüm. Birkaç saniye sonrasında tahta kapı, zorlanarak açıldı ve elinde kapının paslanmış sapıyla kısa boylu, bedeniyle birlikte ruhu da ölmüş olan kız içeri girdi, sonrasında "Merhaba," dedi bana. Güçlükle gülümseyerek başımı salladım, peşinden tozdan geçilmeyen yeni(!) evimi göstererek "Girsene," diye mırıldandım. Kısa bir tereddüt yaşadı ama girdi içeri, elinde kapının sapı ve sırtında yüküyle.

Birkaç adımda eski sandalyeye tünediğinde ve sırtındaki yükünü yanına bıraktığında, "Başka bir evrende, başka rollerde yine tanıştık işte." diye kısık bir şekilde konuştu. Bir dakika, ne?

Bir merhabadan sonra ilk söylediği şey bu muydu yani?

İstemsizce sırıtarak ben de bir sandalyeye oturduğumda, "Aaa, öyle mi olmuş?" dedim, deliyle deli olmak gerekti sonuçta. Bacağımı diğerinin üstüne attığımda ise gözleri yavaşça üstümde gezindi. Bu parlak gözlerinin rengi sanıyordum ki elaydı.

Ellerini kucağında kavuşturup "Hiç değişmemişsin, bu iyi haber ve bana hala aynı bakıyorsun aslında ki bu; daha da iyi bir haber. Sırrını örtbas edip bir tavan arasına atabiliriz demek oluyor!" dediğinde, karmakarışık bir yüz ifadesiyle izlemeye başladım onu.

Allah aşkına, neden bahsediyordu bu kız?! Delilik de bir yere kadardı!

İç sesimi elbette duymayarak "Chris'le kardeş olmadığınızı kimse bilmemeli, burada kalabilmen için gerçek bir ihanet gerek ve bunu yalnızca ailen sağlar. Bir de sakın ama sakın Zamerta'nın Arkad'ı ile uzun süre aynı yerde bulunma. Katilleri kokusundan tanır ve Peri, inan bana katillerin burada işi yok." diye devam etti. Şimdi ise karmaşık bir ifadeden ziyade tamamen karmaşadan oluşmuş halde ona bakmaya devam ediyordum. Başımda gerçeklerden oluşmuş gerçek bir kasırga vuku bulmuştu. Topraklarımın karış karış işgale uğradığı hissine kapıldım. Evet, dedim; aitlik ve ait olmama, aynen böyle hissettirirdi. İkisinin birlikteliği felaketti, başka birlikteliklerin doğuracağı felaket kadar kötüydü hem de.

Yine de ona düz bir şekilde bakarak "Anlamıyorum," diye fısıldadım. Başını hızla iki yana salladı. Elleri gayri ihtiyari ellerimi buldu. Soğuk. Ortak noktamız soğuk ellerimizdi. Diğer tüm ölü olan insanlar gibi...

"Yapma," dedi bana. Yalvarır gibi söyledi bunu. Elimden alınan canımın, Azrail'in elinde kasıldığını biliyordum. Acımıştı. Ellerim bilinçsizce ellerini sıkarken "Neyi," diye bir soru yönelttim ona ve böylece acı sindi gözbebeklerine. "Benim, Helen." diye fısıldadı. "Biliyorum, bir yanın beni hissediyor, beni tanıyor. İzin ver."

Sustum. Kıyılarıma hırçın dalgalar vurdu. İçime akan gözyaşlarının ateşimi harladığını hissettim. Evet, ateş burada, benimleydi. Nefeslerim bile beni yarı yolda bırakmışken alevlerim benimleydi.

Adının Helen olduğunu söyleyen kız sessizliğimi izin olarak saydı, akabinde ellerini ruhuma sardı. Vücutlarımızı birbirine yaklaştırdı ve duyguları üfledi bana, anılarıma. Çok uzaktan gelen hisler tüm uzuvlarımı çepeçevre sararken anıların kilidini açamadı zihnim ama atmayan kalbim, bu kızı tanıdı.

Nasıl oldu bilmiyorum ama Helen, içime işledi. Hayır, doğru tanım bu değildi.

Karşımdaki sarı saçlı kadın sanki yıllardır benimleydi, bendeydi ama ben yoktum. Sanki ruhum uzun yılların ardından bedenimi tekrar bulmuş gibiydi. Tam olarak ifade edemiyordum içimi, bir çocuğun saf duyguları kaplamıştı kalın duvarlarımı. Dostluk, dedi beyaz güllerini kucağına hapseden kadın. Onayladım onu, bu hissettiğim onun dostluğuydu.

Kollarım hızla dolandı boynuna. Sözler benden bağımsız, dudaklarımdan fırladı. "Yokluğunda kimleri dost diye yanıma aldım, biliyor musun sen!" diye azarladı zihnim onu. İlk defa tanıştığım bu yanım, ona bir hayli kırıktı. Şimdi konuşan ben değildim, başka bir kadındı sanki. Sadece karşımdaki kızın tanıdığı bir kadın. Onun da elleri en nihayetinde benim ellerimi bulurken "Buradayım artık aptal! Başkasının yanına kaçma, anlatacağım sana her şeyi." diye konuştu saçlarımın arasına doğru. Başımı hafifçe salladım. Pek sonra ise anca ondan ayrılacak gücü buldu dermansız kollarım. Ardından mantığım kıskıvrak yakaladı beni ve bir soru sormaya zorladı: Aslında kimsin sen? Duygularım burada ama anılar kayıp.

Ela gözleri parladı, gül kurusunu andıran dudakları gergince iki yana doğru kıvrılırken elleri sakince boğazını buldu. Bir süre nefeslenmeye çalıştığını fark ettim ama göğsü kıpırdamadı. En az benim kadar ölüydü. "Yaşadığım süre boyunca bir maden işçisinin zengin adamlara yamayarak kullandığı küçük kızı Helen Spark'tım ama gel gör ki o gün, geldi." dedi ve duraksadı. Gözleri pencereden dışarıya kaymıştı şimdi. Hüzün aramızda bir ip gibi gerildi ve bir ucunu Helen, diğerini de ben tuttum. "Babam," diye fısıldadı. "doğum günümden bir önceki gün bir adamla eve geldi. Elinde mavi bir balon vardı, o bana ilk aldığı hediyeydi, Peri. Biliyor musun? Biliyorsun..." Nasıl olduğunu o an bilemedim ama biliyordum. Haklıydı.

İç çekerek güç almak istercesine elimi sıktığında "Devam etmek zorunda değilsin, farklı şeylerden bahsedelim," dedim ona. Kafasını iki yana sallayarak devam etti. "Babam dizinin üstüne eğildi ve bana bunun doğum günü hediyem olduğunu söyledi. On yedime basacaktım yine de küçücük bir çocuk gibi heyecanlandım ama bir şart sundu; getirdiği adamla bir gece geçirecektim..." Hayır, diye haykırdı iç sesim. Neler olduğunu biliyoruz, anlatmasın.

Acı dolu gözleri bana kaydığında, bana kendini izah etmek ister gibi, anlamamı ister gibi "O hediyeyi çok istemiştim, Peri." dedi. O an sanki bir ordu insan, beni ezip geçmiş gibi hissettim. Elleri imkanı varmışçasına daha da soğurken "Kabul ettim," dedi. Kabul ettiğini biliyordum, bunu da rüyalarımda anlatmıştı bana. İçim cayır cayır yanarken vücudumdaki ateşin yükseldiğini hissettim. Titreyerek kollarıma yığıldığında "ama o bana balonu vermedi, balona bağladığı kalın iple boğdu beni ve ben, buraya gelerek Helen Kiram oldum. Pars Kiram'ın manevi kızı ya da kardeşi... Sen artık ne dersen!"

Sessiz hıçkırıkları yüreğimi dağlarken "Biliyor musun," diye sordu bana. "Pars bana kara sarayında mavi balonlarla dolu bir oda hazırlattı. O gün çok sevinmiştim," Bana oldukça yabancı gelen kadın, rüyalarımda ağırladığım bu eski dostumun intikamı için bana yalvarırken konuyu değiştirmemi emretti Ayperi. Peri, hala kana susamış halde izliyordu beni. "Pars Kiram da kim?"

Bir süredir kederi hapseden gözleri şimdi haylaz bir ışıltıyla parlarken "Şeytanların ve Tanrı'nın tek ortak düşüncesi, en güçlük Arkad Meleği ve..." dedi ve hızla sırnaştı bana. Elleri beni gıdıklamak için bel oyuntumu turladığında, "senin adının yan yana yazıldığı o mitlerden fırlama adam!" diye bağırdı kulağımın dibinde.

Adımın yan yana yazıldığı adam mı?

"Ne?! Adımın yan yana yazıldı-"

"SESSİZ OL! BÖYLE ŞEYLER YÜKSEK SESTE SÖYLENMEZ!"

"Ama sen de bağırıyorsun..."

"EN AZINDAN KEHANETTEN YÜKSEK SESLE BAHSETMİ-" dediğinde bir anda ağzına vurarak "Ha siktir!" diye bağırdı. "Kara Cadılar bizi duyduysa yandık!"

Gözlerim şaşkınlıkla açılırken "Onlar kim be!" diye inledim. Karşılık olarak kolunu koluma geçirdi ve üzerime eğilip "Senin hanedanlığının sadık elçileri canım, başka kim olacaklardı!" Zihnim sözleri karşısında kasılırken yüzümü buruşturdum ve "Anlamıyorum!" diye isyan ettim. "Her şey çok fazla geliyor."

Gerçekten de öyleydi. Bir yanım adlandıramadığım bir şekilde buraya aşinayken diğer yanım tüm bu ölüm safsatasını kaldıramıyordu. Parmaklarım bitkin bir edayla saç diplerime tutunduğunda yavaşça kaşıdım deriyi. Saçlarımdan bile can gitmişti sanki. Helen ayaklanarak küçük odada turlamaya başladığında, "Bilmiyorum," dedim. "Kendimi bildim bileli hata yaptım, kendime ölümü layık gördüm ama kahretsin, bu ölüm değil ki! Ölüm böyle olamaz! Kaldı ki içimde bir his var göğsümü darlıyor. Şey gibi..."

Helen saçma bir fil heykelini eline aldığında, "Özlem mi?" diye sordu. Evet, anlamsız geliyordu ama bu his özlemdi. Pencereden yansıyan görüntüsüne gözlerimi diktiğimde, "Ne biliyorsun daha?" diye sordum. Fil heykelini ametist taşından oluşmuş rafa geri koydu. "Çok şey," dedi. Bir emir peyda oldu dudaklarımda, "Anlat." dedim.

Kısa saçlarına elini geçirip yönünü başka bir rafa yönlendirdiğinde, "Lanetlenmemi mi istiyorsun deli kız!" diye karşılık verdi bana. Bu, histerik bir şekilde gülmeme sebep oldu. "Basit bir insan kızına verdiğin sır başına bela olmaz, Helen." diye düz bir sesle konuştum ki bu, çılgınlar gibi kahkaha atmasına sebep oldu ve "Ateşle oynuyoruz, başımız yanacak." dedi, gülme sırası bana geçti böylelikle. "Yanmaz, ateş beni de seni de yakmaz," diye mırıldandım tekdüze bir sesle. Kaşları alayla havalandığında, "Ya, tabii!" diye şakıdı. İçimden bir-bir, diye fısıldadım. Demek benim de onun bilmediği sırlarım vardı.

Kısa sürelik sessizliğin sonunda tekrar sandalyeye oturduğunda, "Her neyse, şimdilik boş verelim. Sen de geberdiğin gerçeğini sindirirsin." dedi keyifli bir sırıtışla. Kollarım öfkeyle göğsümde birleştiğinde, "Sürtük," diye hırladım. Sadece göz kırparak "Dinime küfreden Müslüman olsa," dediğinde "Bu deyimi sen nereden biliyorsun?" diye bağrındım. Kaşlarını çattı ve işaret parmağıyla beni hedef aldı bunun üstüne. "Hey, bir rüyamda sen demiştin bunu!" dediğinde elimi boş ver dercesine salladım. Biz bu işin içinden çıkamayacak gibi duruyorduk. Kaldı ki her şey çok yeni ve yoğundu. Bilinmezlik tenimi keskin bir soğukla sınıyor, yalanın varlığı kaderimin ipini yakıyordu ve Allah sesimi duysun ki; her şey çok fantastikti!

Avuçlarımı kollarıma sürterek, camdan dışarıya bakıp morun ahengine daldığımda Chris'in çim yeşili gözleri bir sisin ardından bir dağ gibi yükseldi içimde. Acaba şu an ne yapıyordu? Beni burada tek başıma bırakıp bu muhafızlık saçmalığının ardından koştuğu için pişmanlıkla boğulmasını diliyordum. Aksi takdirde onu gördüğüm yerde ellerimi boğazına saracak, "Ya beni de götür ya da kaybolma bir daha, Sarı Bidon!" diye bağıracaktım yüzüne doğru.

Mor elbisemin eteklerini avucuma alıp sıktım. Bir yanım gülmek istedi, bir yanım ağlamak. Hep gece olsun istedim bu süre zarfında ve hep de gündüz. Güneş yüzüme vursun, Ay benim gökyüzümde parlasın istedim.

Ben bir katildim ama kurbanların hüküm sürdüğü yerde kapana kısılmıştım.

Adalet, diye geçirdim içimden. Ne de yalan bir kelime!

Helen yeşil eldiveniyle kolumu tuttuğunda sakince ona döndüm. Renk kapışması. Aramızdaki gerilim tam olarak buydu, onun yeşili benim mor rengime hükmen galip geliyordu. Sarışın gülümsedi, "Yeşil biz Kiramların rengidir," dedi. Yorgunlukla gülümseyerek "Mor da Çisillerin, artık benim rengim." dedim ona. Sadece kendisinin bildiği bir gerçeği avuçlarının arasına alarak bana doğru uzattı ama avucunu açmadı. Saklı tuttu onu. Sırra erişemedi ruhum. "Şimdilik öyle." ve bunun üstüne bana eğilerek fısıldadı. "Mor rengine çok alışmasan iyi olur. Tanıdığım bir Melek, sahip olduklarını kıskandıklarıyla paylaşmayı sever."

Helen'in bu sözlerinin içine hapsolan bir kar soğuğu vardı. Her yanım alev alev yansa bile bu kar soğuğunun, esip sinen meltemin her bir kıvılcımı ilelebet söndürme yetisi vardı sanki. Kahve harelerim küçülerek siyaha büründü. Boğazımı temizleyerek avuçlarımla yüzümü örttüm. Boğuk bir sesle "Cümlelerin en aklı başında olan insanı bile deliliğe sürükleyecek raddede kafa karıştırıcı. Çok tanıdık ve çok bilinmez. Sorularım var, ardı arkası olmayan sorularım. Cevaplamanı istesem Dünya'da bir insanın tüm ömrü kadar sürer herhalde! Yine de denemek istiyorum, anlatmanı istiyorum; anlatır mısın Helen?" diye konuştum yeniden.

Sarışın, zincirlerini kırdı. Soğuk elleri soğuk ellerimi kafesledi. "Oyun yok," dedim ona. Başını hafifçe salladı. "Oyun yok." diye tekrar etti beni.

Bir süre o anlattı, ben dinledim. Oyun yok dedik ama biliyorum, bu bir oyun. Tanrı'nın masasında Şeytan'ın oyuncaklarıyız. Bunu Helen'in her bir cümlesinde daha da iyi kavradım.

Ne kadar süre böyle el ele, göz göze konuştuk, bilmiyorum. Kapının alacaklı gibi çalındığını duyana kadar biraz da olsa keyfimiz yerindeydi bizim. Kulübem büyük bir kuvvetle sınanırken Helen "Bekle!" diye bağırdı bana. Elimi derhal kurtardım ellerinden ve "Beklemek için bir sebebimiz yok," diye mırıldandım.

Üç adım.

Üç adımda kapıya vardım ve grinin hissizliğini morun kasvetine davet ettim.

Bay Silwine bana bir keresinde her şeyin kokusu vardır, Nympha, demişti. En çok da kokusu yoktur dediğin şeylerin. Hissedersin. Anlar ve kabul edersin.

Ben belki de ilk defa o yaşlı adama bu kadar katılıyordum.

Çünkü ben, ihanetin kokusunu soluyordum şimdi. Bu ihanetin kimden taraflı olduğunu pek bildiğim söylenemezdi. Yalnızca hissediyordum. Kemiklerim sancıyordu.

Karşımdaki gri pelerinli kadın kaplan gözlerini gözlerime dikerek adımladı. Yeşil göğün ortadan ikiye yarıldığını düşündüm o an için ve bir koku daha doldu ciğerlerime; kaos. Evimin duvarlarında şimdi kaosun çığlıkları yankılanıyordu.

Kadın, "Helen," diye mırıldandı ahenkli bir sesle. "Demek suç ortaklığı için bir çömezi seçtin."

Helen'in elleri kollarıma dolandığında, "Onun bir alakası yok!" diye ikna etmeye çalıştı kadını. "Beni bile yeni hatırladı! Nasıl onun da bu işin içinde olmasını beklersin Eyşan?"

Göğsüme hapsettiğim mezarlıkta, yıllar önce gömdüğüm bir kadın ayaklanıp kalp kaslarımı sıkıştırdığında ellerinden kanların yukarı doğru aktığını fark ettim ve zihnim fısıldadı: Pusu. Düşme.

Adının Eyşan olduğunu Helen'in siteminden öğrendiğim kadın birkaç adımda Helen'in getirdiği paketin önüne geldiğinde duraksadım. Paket gözlerimizin önünde hiçbir güç olmadan kendiliğinden açıldı. Bu, altın bir madalyondu.

Helen avucunun içiyle alnına vurarak "Sikeyim!" diye inledi. İblislerin elleri ses tellerimden çekildiğinde şaşkınlığın yer ettiği sesimle bir soru yönelttim ikisine. "Neler oluyor?"

Helen cevap vermeyi es geçtiğinde Eyşan pelerininin başlığını indirdi. Gri gözlerinde fırtına benim kurak topraklarımı talan ettiği sırada "Sizi Hanedanlık Madalyonlarından birini çalma suçuyla zindana atıyorum." dedi.

Pardon?!

Çirkin elleri pelerinini çektiğinde ve bedenini sağ tarafa doğru yönlendirdiğinde birkaç iskelet kulübemin içine doldu. Akabinde Eyşan son kez konuştu.

"Ruhunuzun Sırat Köprüsü'nde asılı kalmasını sağlamak için elimden geleni ardıma koymayacağım."

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

4. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

1 yorum