Charlottesville, Virginia. 14.12.2018
“Saçların ezgilere konu olacak bir lütuf ve her bir tutamında aşıkların ağıtı var. Şimdi söyle bana güllerin en karası, gerçek aşk burada mı; ruhunda mı?”
Chris’in yazdığı dizeleri bitirmesiyle salonda büyük bir uğultu başlarken hocanın grubu susturmak için yersiz çırpınışlarını, ardından vazgeçerek, Chirs’e dönüp omzunu sıvazlamasını buruk bir yüz ifadesiyle seyrettim. Yüzümde en gerçek gülümsemelerimden biri peyda olurken içimde ona karşı engelleyemediğim duyguların bir kanser hücresi gibi çoğaldığını, arttığını sezdim. Bu, acımasızlıktı.
Kendime çizdiğim bir hayat varken bu, birinin mürekkebimi görünmez bir kalemle değiştirmesi gibi bir şeydi. Elimde ipini tutup dizginlediğim tüm atlar birer birer kaçıp gidiyordu sanki. Göğsüm sıkıştı, acıdı. Gözlerimden sicim gibi yaşlar akmaya başladığında bir çare kollarımı Chris’in boynuna sardım. Gülümseyerek yavaşça sarıldı bana, tek kolunu belimden sardı ve başını kıvırcık saçlarımın tepesine yasladı. İşte bu, diye mırıldandım içimden. Gerçek huzur bu, hayatımın sonuna kadar bu kolların arasında, böyle kalmalıyım.
Elimde olsa kalırdım. Bunu yalnız ben değil, Chris de biliyordu. Aslında o beni hep biliyordu, kaderimin ağlarını bizzat üstünde benim ördüğüm kara deftere beyaz kalemlerle bastıra bastıra yazdığım hikayemi, belki de en iyi o biliyordu.
Ama ben öğrendim ki; bilmek yetmiyor apansız, sonu gelmez bir his için. Bilmek, onun bilmesi, içimde kopan fırtınaları dindirmeye yetmiyor.
Ah, keşke yetse!
Ellerim yavaşça sarıldığım boyundan aşağı kayarken arkamdaki hocanın bozuk bir Türkçe ile adımı seslendirmesini dinledim. Yolundan çıkmam gerektiğini kibar bir dille dillendiren hoca, içten içe kibarlığı sayesinde ben tarafından büyük bir torpille ödüllendirilirken çevik bir hareketle Chris’in kollarının altında geçtim. İçimde yeşeren o güven duygusu beni yine alaşağı ederken ona olan duygularıma bir kez daha lanet ettim.
Ettim çünkü duygularımın karşılığı onda yoktu.
Ettim çünkü en azından ileride olma imkanını ben kendi ellerimle yok ettim.
Sevgilisinin ölümüne sebep oldum, daha doğrusu yalnızca sebep olduğumu sanıyorlar.
Sıcak bir el koluma dokunduğunda, “Bahar Festivalleri için elbisen ne bakalım, Türk Kızı?” diye sordu Olivia. Bu, bende de cevabı olmayan bir soruydu. Kısa bir bakışla bir anda ortadan kaybolan Chris’i arayarak tekrar ona döndüm. Kollarım göğsümde birbirine kavuşmuştu bile. “Bilmiyorum Olivia, henüz merkeze inmedim. Muhtemelen siyah bir elbise alır, gelirim.” Diyerek gözlerimi altın rengi gözlerine çevirdim. Sözlerimin karşılığı bakışlarında bir memnuniyetsizlik olarak vuku buldu. “Öyle mi?” diye mırıldandı. “Ben ikimiz de beyaz elbise giyeriz diye düşünmüştüm. En yakın arkadaşlar gibi…” Sonlara doğru kısılan sesi içimde bir yerlerin büyük bir depremle sarsılmasını sağladığında, “Ah, Livia!” diye yükselerek kollarımın arasında onun için bir yer açtım. Hiç düşünmeden, tereddüt dahi etmeden yüzü boynumun sularında kendine bir yer edindi. Ellerimse hızlıca örgülü çikolata kahvesi saçlarının arasına daldı. Şakağına bir öpücük kondurarak “Gibi fazla olmuş deli kız! Biz zaten en yakın arkadaşız,” dedim, gülümseyerek. Ve sonsuza dek öyle kalacağız.
“Hey! Mülteciler! Yolu açın da yürüyelim, değil mi ama?” Kollarım hızlıca Liva’nın vücudundan sus gibi kaydığında kaşlarımı çatarak “Git işine Coll,” diye seslendim. “Sağlığın için en iyisi bu olur.”
Kelimelerim, gözlerine doğrudan tesir etti, alay can buldu bakışlarında ve gevşek bir hareketle büyük salonun kapısına yaslandı. “Vay, vay, vay! Ayperi’cik! Görüşmeyeli cesaret dolmuşsun, bakıyordum da. Bunu neye borçluyuz? Yoksa Bayan Huddinson seni şu yetim saçmalığından kurtararak nüfusuna aldı mı sonunda?”
Durdum, dumur oldum. Kelimelerimi tüketti kelimeleri. Kendine yakışır alçak bir hareketle alaşağı etti beni, kalkanım büyük hasar almıştı. Sessiz kaldım, nüfusuna aldı, diyemedim. Yalandan başka laf kullanmayan dilim, bu defa yalana varmadı. Bu, Coll’un kahkahalarla gülmesine sebep olurken dişlerimi sertçe dudağıma geçirerek bakışlarımı kaçırdım. Lakin Coll’un kıvırcık siyah saçları, tekrardan bakış açıma girdi. Büyük bir neşeyle, “Ah, demek hala anasız babasız küçük bir kızsın, yaşlı, çatlak kadının teki sana evini açsa da adı lekelenmesin diye seni nüfusuna almamış!” dedi ve sertçe koluyla koluma vurdu. Başka zaman olsa engellerdim ve hatta böyle bir şeye kalkıştığı için onu pişman edebilirdim ama bu defa elimden yalnızca sendelemek geldi. Karşılık veremedim. Sırtım Olivia’nın göğsüne çarptığında beni korumak ister gibi doladı kolunu belime. Sık sık soluyordu, sinirden deliye dönmüş olmalıydı. Altın gözleri bir kurşun misali Coll’un kısa bedenine saplanırken “Ayperi yetim olsa bile en azından ailesinin kim olduğunu biliyor, senin gibi annesi belli olmayan bir piç değil!” diye haykırdı. Sözleri ağırdı, gerçekten ağır ama en az bunun kadar önemli olan bir şey daha varsa o da etrafımızdaki insan çokluğuydu, yalnız değildik ve bu bir sırdı. Coll’un herkesten saklamaya çalıştığı ama benim gazeteci arkadaşımdan, eski sevgilisinden saklayamadığı bir sır.
Coll’un sarsıldığını hissettim, yer ayaklarının altından kaydı ve sendeledi. Parmağı tehditkarca üzerimize doğru konumlandığında, kekeleyerek “Bunu ödeyeceksiniz,” diye mırıldandı. Ardından etrafındaki topluluğa döndü “İşinize bakın salaklar!” dedi yüksek bir sesle. Sonrasında sendeleye sendeleye salonu terk etti. Meraklı topluluk da hızlıca dağılmıştı onun ardından. Şimdi hepsi bir kenara çekilecek ve okulun en zengin çocuklarından birinin bu sırrı hakkında dedikodu yapacaktı. Ellerinde ve dillerinde büyük bir malzeme vardı ve bunu bizzat o çocuğun eski aşığı vermişti.
Kolumu Livia’nın koluna geçirerek “Gidelim,” diye fısıldadım. “Depremlerin artçısı olur.” Livia yalnızca başını sallamakla yetindi. Okulun çıkışına doğru sessizce yol aldık.
Bugün aralığın on dördüydü, buraya gelişimin tam yedinci yılı. Zamanın oldukça hızlı akması bir yana dursun, hayat, tuzaklarla doluydu ve siz bu tuzaklara düştükçe zamanın akış hızını kestiremiyor; altı delik bir kutuya geçmişinizi ve geleceğinizi atıyordunuz. Ölümün çığlığı yankılanıyordu son zamanlarda zihnimin duvarları arasında. Mermer taşının arasındaki boşluktan önce bir soğuk sızıyordu bedenime ve onu takip eden bir zelzele… Titriyordum. Her yanım deliler gibi titriyordu. Zihnim, bedenim, göz bebeklerim… Canım yanıyordu yanmasına ama bu acı tanıdıktı. Küçükken annem ve babamın bedenini yaktığım gibi kendi ruhumu da yakmıştım. Kor alevleri bilirdim, sızısını çok iyi bilirdim. Ateş çemberleri arasındaki vicdan mahkememde urganı birçok defa ince boynuma geçirmiştim.
Adım yalnızca Ayperi’ydi, Yozgat’ta doğup büyümüş, on üç yaşında ailesi de evin içindeyken evini yakarak yetim kalmış bir kızdım. Sonra bir vakfın yardımıyla Virginia Üniversitesine yaptığım ilkel robot modeliyle kabul almış Charlottesville’e taşınmıştım. Hikayem buydu, bu kadardım. Her ne kadar başarılarım okulun gazetesinde boy gösterse de ben okulun ucube kızıydım, katildim ve Coll’un esprisine göre ise mültecinin tekiydim. Bu sıfatların hepsiyse kesinlikle tartışmaya açıktı.
Nereden çıktığını kavrayamadığım Chris, bir anda dibimizde biterek Olivia ile beni kolları arasına aldığında hafif bir kıkırtı döküldü dudaklarımızdan. Geniş omzu enseme yaslandığında kitaplarımı daha da sıkı kavradım, zira avuçlarımın içi yangın yeriydi. Kumral saçlarını iki yana sallayarak tekrar önüne döndüğünde, “Ee kızlar, okulu yine kaynatmışsınız!” diye coşku dolu bir alayla ilgisinin tamamını bize yönlendirdiğinde sırıtışım genişledi. “Olayın asıl mimarı Olivia’ydı. Coll’un yüzünün aldığı şekli görmeliydin, Chris!”
Chris’in bakışları Livia’ya kaydığında göz kırparak “Şeytan’ın Kızı!” diye Liva’nın lakabını dile getirdi. Ailesi için lakabı örgülü saçından dolayı Tanrıça Demeter iken bizim için kesinlikle Şeytan’dı. Olivia’nın bakışları sokakta birbirine sığınarak ısınmaya çalışan köpeklere kaydığında “Plan ne, ne yapıyoruz?” diye derin bir nefesi seslice vererek sordu. Eteğimin açıkta bıraktığı kısım soğukla sınanırken çizmemi yukarı doğru çekmeye çalıştım. Soruyu boşuna sormuştu, mezarlığa gideceğimi ikisi de biliyordu. Bugün günlerden cumaydı ve benim dinimde bugün, yediğin haltların temizlenmesi için en ideal gündü. Burnumu kırıştırarak “Biliyorsunuz,” diye başladım söze. “mezarlığa gideceğim bugün, plana beni dahil etmeyin.”
Bazı sözler vardır, birkaç harfin yan yana gelerek oluşturduğu ahengi bozan, sihirle açılan yaraların eş anlamlısı; sözler. Kelamlar dudaklarınızdan dökülür dökülmez etrafına buzdan bir kalkan örülür, ucu sivrileşir ve karşınızdaki için bir bıçağa dönüşür. Sizi bağlayan bir durum yoktur, çünkü bariz bir şiddet yoktur ortada ama siz yine de bir katile dönüşebilirsiniz. Ruh katili olabilirsiniz.
Chris sertçe yutkundu. Sevgilisinin ölümüne sebep olduğum gerçeğiyle yeniden yüzleşti ve bu defa o çıkardı beni kendi vicdan mahkemesine. İçi yansa da beni aklamaya çalıştı. “Senin suçun değildi, Ayperi.” Dedi. Benim suçumdu. “Yangını sen başlatmadın, ya!” diye devam etti sözlerine. Ben başlattım.
Yine de gülümseyerek “Haklısın,” diye konuştum. “Kendime fazla yükleniyorum.”
Chris kolunun tekini Livia’dan çekerek tamamen bana sarıldığında, “Seninle geleyim bugün,” dedi. “Ben de ne vakittir görmüyorum sevgilimi. Birlikte dertleşiriz onunla, olur mu?”
Öldürdüğüm kızın yanına sevgilisiyle gitmek istemiyorum, sevgilisini seviyorken onun yanına öylece gidemem. Henüz kalbim tamamen taşlaşmadı, diyemedim. Sadece bir evet, döküldü dudaklarımdan. Olivia ile kısaca vedalaşarak devam ettik. Chris konuşmayı severdi, oldukça sosyal biriydi benim aksime. Bir rock grubunun gitaristiydi, yakışıklı ve centilmendi. Herkesin imrenerek baktığı bir adamdı. Sanırım tek kabul edilemez tarafı Coll’un kuzeni olmasıydı.
Ardından kaçınılmaz diyalog gerçekleşti, yılların tozlanmış kelimesi tekrar dudaklarının esaretinden kurtuldu. “Suskunsun,” dedi. “Bugün fazla suskunsun.”
“Konuşmak boş geliyor bazen. Özellikle böyle günlerde…” diyerek üşüyen ellerimi paltomun cebine yerleştirdim. Hava kararmaya başlıyordu, gecenin incisi gökyüzündeki yerine konumlanmıştı. Birkaç adım arkamda kalan Chris, tekrar bana yetiştiğinde, “Nesi var böyle günlerin?” diye sordu. Peşi sıra bir şemsiyeyi zorla elime tutuşturdu. “Ayrıca yağmur çiseliyor, muhtemelen şiddetlenecek de. Hızlı olalım, Kalp Surat.”
Chris söyleyene kadar düşen taneleri fark etmemiştim. Ela gözlerim kızgın bulutlarla buluştu. Aslında onlara kendimi çok benzetiyordum; onlar sinirlenince etrafı sularla çevirirken ben, sinirlenince kor ateşlerle yakıyordum. En büyük ortak noktamız, öfkemiz ve onun yegane nedeni olan kırgınlığımızdı. Bir anda yükseliyor ve kasıp kavuruyorduk her bir yanı.
Chris’in bir cevap beklediğini fark ettiğimde, bunu yüzüme yaklaştırdığı yüzüyle fark ettirdiğinde istemsizce elimi kalbime koyarak “Tamam, hızlı olalım.” Diye mırıldandım. Bir yandan da atışları hızlanan kalbime lanetler savuruyordum. O çim yeşili gözlerine zaafım vardı, kalbimin bir alıp veremediği vardı bu yeşilin tonuyla. İçim gidiyordu, koşup kaçıyordu her defasında. Üstüne üstlük bir de dört bir yanımı huzursuzluk sarıyor, beni tuzaklar altında bırakıyordu. Derince bir iç çektim. Ayaklarımın altında ufak çakıl taşları ezilirken kollarımı etrafıma sardım. Mezarlığa çıkan patika yol dardı, sadece küçük bir kısmına asfalt ile kaplanmıştı ve bu, haliyle yürümeyi bir hayli güçleştiriyordu. Çizmenin her yanı çamura batmıştı ve adımlarım ağırlaşıyordu.
Yağmur, Chris’in de dediği gibi şiddetlenmeye başladığında gözlerimi kırptım, görüş alanım daralıyordu ve şu anda kullanmaya en çok can attığım duyu organım gözlerimdi. Chris’in de başını şemsiyenin altına soktuğunu gördüğümde, sular içinde kalmış yüzünü sıvazlayarak yağmurdan korunmak adına tek gözünü kıstı. Ardından gür sesiyle, “İllaki bugün mü gitmemiz gerekiyor, Ayperi? Bu işi sonraya bıraksak olmaz mı, bence tadından yenmez.” Diye konuştuğunda başımı olumsuzca salladım. Nedeni yalnızca bugünün Cuma olmasından değildi, içimde bir his vardı ki bugün oraya gitmemi şiddetle emrediyordu. Bu artık içimde bir yerlerde bir ihtiyaca dönüşmüştü, bunu gidermeliydim.
Olumsuz yanıtım Chris’in yüzünün düşmesine neden olurken o da derince bir iç çekti ve başını ileriye çevirerek ellerini kahverengi deri ceketinin cebine soktu. Huzursuzluk, bir kelepçe gibi ikimizi de bileğimizden kıskıvrak yakalamış, sanki sonsuz bir fırtınanın göbeğinde bırakmıştı. Hep böyle anlarda kısık bir şarkı kulaklarıma dolanır, gözyaşlarımı yağmur damlalarına karıştırırdım. Bu defa bir Teoman şarkısının içinde kendimi kaybederken dilimin bozulduğunun farkında olmama rağmen kendimi şarkıya eşlik etmekten alıkoyamadım. Ben söyledim, Chris dinledi. Aslında ona şarkıda çok şey anlattım ama o anlamadı. Gerçek aşkın dili olmaz zannederdim ben, ya olurdu ya da gerçek değildi belki de.
Sesim nakaratın bitişiyle kısıldığında Chris, koluyla kolumu dürttü. Gözyaşlarımı savuşturarak ona döndüm. “Ne,” diye fısıldadım. Burukça gülümsedi. Sonra çim yeşili gözlerini benden ayırmadan başıyla ileriyi işaret ederek “Şu dev ve deli gibi görünen adama mı ağlıyorsun?” diye sordu. Başımı iki yana sallayarak “Ne adamı, ne alaka ya! Ben şarkıya şey ettim,” diye çemkirdim ama bahsettiğim ilk husus bir anda ilgimi öylesine çekti ki bu da Chris’e şiddetle dönerek ona çarpmama neden oldu. Sesimi yükselterek “Ne adamı!” diye tekrar sorduğumda parmağıyla burun kemerini sıktı. Peşi sıra yüzünde bir sırıtış peyda olduğunda beni kolumdan tuttu ve hafifçe çekerek yolun bizim geçmediğimiz tarafındaki adamı işaret etti. “Şu adam,” diye fısıldadı ve en nihayetinde benim gördüğümü de görerek “Yaralı mı o?” diye mırıldandı.
Ve gök gürledi.
İplerimin çözüldüğünü, kollarımın sardığım vücudumdan aynı onun vücudundan akan kan gibi kayıp düştüğünü fark ettim iki yanıma. Boğazıma öyle bir yumru tutundu ki ellerim gayri ihtiyari boğazımı buldu, belki benim değil ama ellerimin bana kastı vardı ki sıkı sıkıya tutundu oraya. Adamın her bir uzvunu kaplayan kana ise dehşetle baktım. Kuzguni renkle bezelenmiş saç tutamlarına bile sıçramıştı kırmızı. Yağmur bile o kanı bedeninden alıp götürmemiş, sanki onun hak ettiği bu, dercesine kızıllar içinde terk etmişti bu adamı. Bir kez daha yutkundum ve ojesiz kısa tırnaklarımı avucumun içine saplayarak hafifçe çıkardım cebimden. Bir süre sonra sorular silsilesi zihnimi ele geçirdi.
Yarası ölümcül müydü?
Neden bu haldeydi?
Dahası, bu adam kimdi?
Chris’in elini bir anda omzumun üstüne atıp sıktığında ve “Nereye gidiyorsun?” diye sorduğunda, bu adama doğru yürüdüğümü yeni fark ediyordum. Saçlarım rüzgarla önümü kapattığı müddetçe cevap vermedim. Bir şey buna izin vermedi sanki.
Sanki… Biri bedenimin kontrolünü ele geçiriyordu.
Sesimi en nihayetinde bulduğumda, “Yardım etmemiz gerek,” diye konuştum. “Baksana, adam kanlar içinde!”
Gözleri hızlıca gözlerimi buldu, o gözlerde buzdan dağlar yer edinmişti harelere. Sertçe beni kendine çektiğinde, “İşte tam da bu yüzden buradan defolup gideceğiz, Ayperi.” Dedi ve kolumu daha da sıktı. Canımın acısı ruhumun yanında bir hiç kalırdı. İçimde büyüttüğüm o kadın beni o kadar zorluyordu ki ne kolumda izini çıkardığı parmakları ne de bakışlarının uzaklığı önemliydi. Şimdi tek önemli olan, kim olduğunu bilmediğim bir adamın sağlık durumuydu. O nedenle hiddetle çektim elimi ve üzerine yürüdüm, bağırdım. Beni bırakması için bağırdım. Oysa ben onun üzerine yürüdüğüm an o beni bırakmıştı bile. Eminim ki şu anda dışarıdan bir ruh hastası gibi görünüyordum ama bu önemli değildi. Dediğim gibi, önemli olan tek şey bu yabancıydı şimdi.
Elimin altındaki şemsiyeyi sertçe Chris’in göğsüne yasladığımda üzerine doğru eğildim. “Seni bilmiyorum ama ben bu adama yardım edeceğim, Chris. Sen istersen evine dönebilirsin bile,” Sözlerim gözlerine acıyı emanet ederken başını olumsuzca salladı. Ardından “Başımıza iş alıyoruz be Kalp Surat!” diye isyan etti. Yalnızca omuz silktim ve yönümü dev gibi olmasına rağmen kendini küçük bir deliğin içine sıkıştıran adama döndüm.
İlk adımı attım ve arkasından ikinciyi, üçüncüyü…
Dört. Dördüncü adımda vardım ona. Ellerim karıncalandı. Soğuktan kesilmediler ama heyecandan kesildiler. Nedenini asla anlayamadım. Neden yaralı bir adamın beni etraflıca kuşattığını anlayamadım.
“S-siz, iyi misiniz?” dedim ürkek bir sesle. “Arabamız yok ama yardım çağırabilirim isterseniz, arkadaşım da burada.”
O anda hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu. Toprak aşığı mavi kubbeyi yeşil bir ışık sardı. Karanlığı bölerek ilerledi. Birkaç saniye için yeşil, herkesin üzerine kefen oldu ve o, “Sus,” dedi bana. “Dedikleri gibi sihirli değil; zehirliymiş sesin.” Akabinde kaldırdı başını. Kol kasları gerildi ve kemikli yüzünün imkanı varmışçasına daha da belirginleştiğini fark ettim. Canı gerçekten fena halde yanıyor olmalıydı.
Ve o tarihi an, gerçekleşti. Bu anın Tanrı tarafından özenle hazırlandığını hissettim. Zira bu hissin başka açıklaması olamazdı.
Bana doğru döndü tamamen, gözleriyle gözlerimin en içine baktı. Bakışlarım donuklaştı.
Sağ bileğimi saran gümüş saatin yelkovanından çıkan tok ses, kasvetli bir haneye doğan güneş gibi dikkatleri üzerine çekerken güzü bahara, günü akşama katabilecek kudrete sahip adamın elleri kan havuzunun içine daldı. Karşımdaki dev gibi olan adamın harelerine hapsolmuş yeşil alevler acının ahengiyle dans ederken duruşunun artan sertliği karşısında sertçe yutkundum. Bunca zamandır yakamdan düşmeyen huzursuzluk safsatasının arkasına dahi bakmadan koşup gittiğini hissettim, benim zamanım doldu dedi. Rüyalarını süsleyen yeşil gözler, bu gözlermiş, dedi gitmeden önce bir de.
Chris’in adımı seslenmesini göz ardı ederek gerçeği kendime ve hislerime hatırlatmak istercesine, “Yaralısınız,” dedim. “Bırakın, yardım edelim.” Kaslı çıplak göğsü yağmur damlalarıyla sınanmaya devam ederken ıslanan kıvırcık tutamları güç bela kulak arkası ettim. Konuşmak için dudaklarımı araladığımda Meleklerin gözyaşı ağzımın içine doldu, buna rağmen zorlukla nefeslenerek ikna etmeye koyuldum onu. “Lütfen, gelin de hastaneye gidelim. Çok kan kaybetmiş olmalısınız.”
Dudağının bir kenarı beni sersemletmek istercesine kıvrıldığında bir adım geri attım. Güzel manzaraydı, hayır, buna yalnızca güzel demek Tanrı’nın sanatına hakaret olurdu. Bu, eşsiz bir manzaraydı. Elim ben dahi farkına varmadan evvel karşımdaki Dev’in –evet, ona böyle seslenecektim- kolunu bulduğunda o hızla atan göğsü, durdu. Yeşil gözleri kahve gözlerimden çekildi ve doğrudan soğuktan buz kesmiş parmaklarıma kaydı. Zaman, avuçlarımın arasından kayıp giderek sonu olmayan engebeli bir yola hiç bulunmamak üzere girdi, kendini bilinmezliğe hapsetti. Vücudumu saran titreme onun her bir uzvuna baktığımda biraz daha şiddetlenirken zorlanarak yutkundum ki; konuştu. “Dokunuşun bile zehirli, “ dedi ve ardından alaya aldı beni. “Kötü Peri!”
Ellerim ateşe değmiş gibi kolunun üzerinden çekildiğinde, “Anlamadım,” dedim. “Ki bu önemli de değil. Sizin yardıma ihtiyacınız var.” Diyerek karnının üstünden adonislerine kadar uzanan yarayı boştaki elimle gösterdim ve ona acıdığımı gizleme gereği dahi duymadan şefkat dolu bir tonlamayla “Hem hangi cani bunu yaptı size!” diye bağırdım. Bir insan bir insana bunu yapmazdı, yani bence yapmamalıydı. Bu, bu… Çok kötüydü. Gördüğüm onca şeyden sonra bile bu yara, en kötüsüydü.
İçim yana yana bakışlarımı bileğime sarılan büyük ele kaydırdığımda tenimizin birleştiği noktadan bir kıvılcımın çıktığını sandım. Dokunuşu öyle yakıcı ve öyle tanıdık geldi ki bir an için onu yüzyıllardır tanıyor gibi hissettim. Gözlerim artık sıcak bakmaya başlayan zümrüt dolu gözlerine kaydığında onun da öyle hissettiğine emin oldum. Acıyla zar zor bir nefesi ciğerlerine hapsetti ve konuştu en nihayetinde. “Zamanım dar, küçük kız ama seni kırmak sanırım yapacağım son şey olurdu.” Diye gülerek konuştu ve bolca kanın ev sahipliği yaptığı asi saç tutamlarını salladı. Adamın dibine girdiğimi kanlı saçlarının suratıma çarptığında fark ettim. “Bunu… Tanrı’n yaptı. İlla da çıkacakmışsın karşıma. Melekler seni bana yazmış,” dedi ve kolundaki elimi hafifçe kaldırdı oradan, sonrasında izin ister gibi gözlerimin içine baktı.
İyi de bu adam ne için izin istiyor, diye sordu içimdeki beyaz saçlı kadın. Ve neden bahsediyor?!
Dev Adam beni duymuş gibi “Yaramı iyileştirir misin?” diye sordu. Ardından “Ne böyle tahta oturabilirim ne de meclisin önüne çıkabilirim. Böyle dönersem nasıl bir kral olurum?” diye kesinlikle büyük bir alayla konuştuğunda “Ne?” diye yükselttim sesimi. “Kral mı?”
Ve bir izin beklemeyi bıraktı. Ellerim büyük ellerinin arasında kayboldu, sonrasında da kan göletinin içine daldı. Ellerim yarasına değer değmez rahatlamışçasına bir nefes verirken “Kral tabii,” dedi. “Senin kralın,”
Ardımdaki Chris’in bir küfür savurduğunu duyduğumda elimi yarasından kurtararak “Ne kralı be! Aklını mı yitirdin sen?” diye adeta cırladım ve birkaç adım gerisine gittim. Kısa bir bakışla yarasına baktığında beni kâle almadı ve sırıtarak yarasına dokundu benim ardımdan. “İyileşmiş bile!” diye şakıdı. Evet, diye geçirdim içimden. Bu adam kaçığın tekiymiş. Allak bullak olmuş bir yüz ifadesiyle geriye çekildiğimde ellerimi tekrardan paltomun cebine soktum ve alelacele, kaçmak için bu saçmalığa ortak olarak “Yaranız iyileştiyse ben gideyim o zaman. Zaten pek zamanım yok,” diye mırıldandım. Gözleri bende konaklarken ona arkamı dönüp bir adım uzaklaştım.
Dağlar yükselip tekrardan suların içine gömüldü. Aramıza bir bahçe serdi Tanrı, güller dolu bir bahçe. Kokuları burnuma çalındığında istemsizce duraksadım. Yağmur durmaksızın yağıyordu ama sanki benim gökyüzümü biri ateşe vermişti.
Biri değil, dedim kendi kendime. Yeşil gözlü dev gibi bir adam geldi, gökyüzüne sihirli bir mum hediye etti ve sonrasında maviliği ateşe verdi. Geriye kül kalmasını bekledim, bekledik ama mum söndüğünde arkasında sadece yemyeşil bir kubbe bıraktı. Benim gökyüzüm bugün yeşile boyandı. Gözlerinden zümrütleri de çalıp dünyamın her bir yanını onlarla süsledim.
“Senin için yaptıklarımdan sonra,” diye tekrardan başladı söze. Sesinin keskin kılıçları vardı, her konuştuğunda vücuduma bir darbe indiriyordu. “gerçekten bana ayıracak hiç zamanın yok mu?”
Gözlerim artık o kadar da ilgi çekici gelmeyen Chris’in yeşil gözlerine karıştığında sertçe alnımı ovaladım. Anlamsız bir savunma içgüdüsüyle “Hiç değil,” dedim. “Pek zamanım olmadığını söyledim.”
Yağmur bardaktan boşalır gibi yağmaya devam etti. Avuçlarımda hala onun kanı vardı. Su damlaları da onun kanını ellerime yakıştırmış olacak ki bir türlü silinip gitmiyorlardı ellerimden. Derken gölgesi üzerime devrildi. Yanında herhangi bir insan küçücük kalırdı zaten ama ortalamaya göre bile minyon kalan ben, iriliği yüzünden ürkek bir ceylana dönmüştüm. Kirli elleri kirli ellerimi buldu sonrasında. O kir, bulanık kanıydı.
Derken büyük elleri omuzlarımı kavradı. Daha önce bu duygunun bu denli yoğun bir şekilde beni sarıp sarmaladığı hiç olmamıştı. Duygunun adı, güvendi. Karşımdaki dev gibi olan adama duyduğum yersiz ama kuvvetli bir güven duygusu beni kollarımdan ve ayaklarımdan bağlayarak yeşile boyanmış denizlerin hakimi olan bir geminin güvertesinde şaşkınlıkla bırakmıştı. Ve elleri, kollarıma sıkıca tutundu. Başı başımın hemen yanında kendine bir yer buldu ve burnu saçlarımın arasına girdi. “Umalım ki Peri, döndüğümde karagüllerim kendi kokusunu yitirip bana bulanmasın; çünkü bana bulanrsa,” dedi ve derin bir nefes çekti saçlarımdan, “sana da bulanmış olur. Zira Tanrı bile bana baktığında seni gördü.”
Pekala, diye geçirdim içimden. Bir daha dualarımı daha çok ayrıntı vererek dileyeceğim. Beni Chris’ten kurtaracak yakışıklı bir adam diledim, ultra yakışıklı kaçık bir kral değil.
Anladığım kadarıyla kendisi kokumla ziyafet çekerken ve ben tamamen donakalmışken Chris’in gür sesi ikimizi de kendine getirdi. Chris, boğazını yırtarcasına bağırıyordu. Diyordu ki; Çek elini üzerinden, Şeytan!
Şeytan mı?
Arkamdaki adamın beni daha sıkı sardığını ve kıkırdadığını hissettim. Akabinde hafif kıkırdaması, yüksek perdeden kahkahaya dönüştü. Nedenini bilmesem de gülüşü karşısında istemsizce ben de gülümsemiştim.
Tanrım, kesinlikle bir daha dua etmeyeceğim!
“Bir Tanrı Meleği’ne böyle hitap etmek seni deliliğe götürür, Çisil.” Diyerek Chris’e annesinin kızlık soyadıyla hitap ettiğinde, Chris’in bariz bir şekilde gerilediğini gördüm. “S-sen ne-nerede…” diye konuşmaya yeltendi Chris. Dev ise anında cevapladı onu. “Ben her şeyi bilirim,” dedi kibirle. “Bir dahaki sefere ilimin yeryüzündeki koruyucusuyla konuşurken kelimelerini seçerek konuşmalısın belki de.” Diye de devam etti peşi sıra.
Melek, Koruyucu, Kral?!
Göğsüm bir savaş alanı, ellerim birer silah haline gelmişken kollarının arasından hızla çıktım. Buradan derhal gitmeliydik! Ellerimle paltomu düzeltmeye çalışarak ondan biraz uzaklaştığımda, arkamı dönmeden “Biz artık gidelim,” dedim sakince. “Size de kaçırdığınız aklınızla hayatta başarılar dilerim.” Sözlerim karanlığın kucağına düşer düşmez bir sessizlik hüküm sürdü cihanda. Öyle ki kuşlar ötmeyi, sular çağlamayı bıraktı.
Evet, bazen gerçekten kendi ağzınıza gelişigüzel bir kere çakmak isterdiniz.
Ben, Dev’in kelamlarımla sinirlenip; üstüme yürüyeceğini düşünerek, hızla ondan uzaklaşırken yine o melodik gülme sesini duydum. “Ardına bakmaya cesaretin yok ama atıp tutmaya var, öyle mi Peri Kızı?” dediğinde, “Sadece yüzüne bakmak istemedim,” diye hızlıca bir cevap verdim.
Yalan. Külliyen yalan.
Hayatımda gördüğüm en yakışıklı adam oydu ve ne kadar korkutucu ve birazdan beni öldürecekmiş gibi dursa da kesinlikle ona bakmak istiyordum ama biliyordum ki bakarsam biraz daha ezberime girerdi yüzü, vücudu. Onu oradan kazarak bile olsa atamayacağım gerçeği sarardı dört bir yanımı.
Chris’in eli saniyeler içinde benim elimi kavrarken “Bence bak,” dedi Dev. “Ne de olsa hatırlamayacaksın beni.” Bakışlarım inanmazca ona dönerken görünmez bir gücün Chris’le ellerimizi ayırdığını hissettim. İçimi kaplayan, daha önce tatmadığım bir duyguyla yönümü Dev’e çevirdiğimde o, doğrudan Chris’in gözlerine bakıyordu. İşte tam bu an beni öldürmeyi arzuladığını düşüncesini bir çöp kutusuna atarak üzerine de kilit vurduğum andı. Zira asıl öldürme arzusu şimdi gözlerinde yer edinmiş, doğrudan Chris’e bakıyordu. Yutkunmak istedim, başaramadım. Yağmur şiddetini azaltmış olsa da yağmaya devam ederken kollarımda sıcak ellerinin varlığını aradım bir süre. Dokunduğu yerlerinse kaşındığını hissettim.
Merak ediyordum da bu lanet yerde gerçekten neler oluyordu? Birinin gelip bana bunun yalan olduğunu söylemesine çok ihtiyacım vardı şimdi!
En nihayetinde, sesimi bulduğumda, “Ne unutmasından bahsediyorsun?” diye isyan bayraklarını krallığımın en tepe noktasına dikerek sordum. Can alıcı yeşilleri ve sarsılmaz duruşu Chris’in dizlerini titretirken “Kadere müdahale ettim,” diye başladı söze. “İlk başta seninle hiç tanışmamak için, şimdi de seni yazılandan erken gördüğüm için… Bu, dengeleri değiştirecek. Ömrünü uzattım belki de böylelikle. Ya da…” dediğinde büyük bir sinirle dişlerimin arasından “YA DA NE?” diye adeta cırladım. Sesim zümrütlerin bana dönmesine sebep olurken yine güldü. Chris’e bu kadar sert ve kabayken niye gülüp duruyordu bu adam bana?
“Ya da kısalttım,” dedi. Sonra gülüşünü derinleştirerek “Yani ömrünü,” diye devam etti.
İçimdeki beyaz mermerden olma tahtında tırnaklarını sürterek gri gözlerini bana çeviren, bana benzeyen kadın “Kısaltmış mı? Aptal Kral!” diye yükseldi. Başımı her iki yana sallayarak gitmesini sağladığımda tekrardan Dev Adam’a döndüm ve benden çıktığına emin olamadığım bir sesle vurgulaya vurgulaya “Bencil bir adamsın o zaman,” dedim. “Kendi isteklerinden başka bir şeyi umursamayan bencil bir adam… Gerçi siz Melekler(!) adam sayılıyor musunuz, bilmiyorum ama…”
Her erkeğin zayıf noktası o övünüp durdukları adamlıklarıdır. Bu herif her ne cinsse fark etmezdi, erkek erkekti sonuçta.
Haklıydım ki; gülüşü suratında dondu. Vücudu gözle görülür bir şekilde irileşti ve irisleri parladı. Karanlık, bir anda çöktü üstümüze. “Beni yanına almak zor, karşına almak çok kolaydır Ayperi.” Dedi. İlk defa tam adımla seslendi bana. Ardından “Bir dahaki karşılaşmamızda sen bu anı hatırlamayacaksın ama ben hafifçe kıvrılan yaralı dudak kenarına kadar her şeyi hatırlayacağım. Pişman olacaksın,”
Bir tanrı gibi efsuna bulanmış bedeni ve çevresi beni şimdiden pişman etmişti zaten. Bu yüzden aslında bu kadar konuşmasına gerek yoktu. Gözlerim zümrütlere dalmış kaybolup, gidiyorken etrafı tekrardan yeşil bir şimşek kapladı, akabinde her yanı saran o gök gürültüsü… Dev’in güldüğünü gördüm ama bu defa ne yazık ki alay doluydu. “Çığlıklarının gökyüzünün isyanından bile daha gürültülü olacağına eminim. Kimi insan belki de senin yüzünden kıyametin yaklaştığını düşünerek yolunu Tanrı’ya çevirecek. Eh, bir yerden günahları silmeye başlamak lazım,” dediğinde ve büyüklüğünü hesaplayamayacağım kadar devasa kara kanatlar, bir anlık sırtında yer edinip kapandığında öylece kalakaldım.
Sanırım küçük dilimi yutmuştum.
“Şimdi gidin ve yağmurun zihninizi temizlemesine izin verin.” Dedi.
Sözleri biter bitmez heybetli vücudu dumana döndü. Tamamen dumana karışmadan evvel gözlerinin her bir uzvumu ezberlemek istercesine utanmadan vücudumda gezdiğini fark etmiştim.
Ellerim gayri ihtiyari boynumu buldu, ifadesiz yüzümle Chris’e döndüm. Varlığı reddedilemez bir güç beni ondan iterken bakışlarının yere daldığının farkındaydım. Bu sebeple dudaklarımda adı vuku buldu. “Chris,” dedim, sesimin kısılacağının farkında olsam bile adını bağırmaya devam ettim.
Dört dakika on saniye.
Tüm sevaplarım üzerine yemin ederim ki tam dört dakika on saniye boyunca ona seslenmeye çalıştım. Etrafımızı kaplayarak burnumuzdan, ağzımızdan ve kulaklarımızdan girmeye çalışan yeşil dumanı aşmaya çalıştım. Kulaklarımla burnumu aynı anda kapatıyor, dudaklarımı zorlayan hayali güce artık dayanamıyordum. Görünüşe bakılırsa Chris de dayanamıyordu, onun halinin benden daha kötü olduğu bile söylenebilirdi çünkü; Dev’in gidişiyle ortaya çıkmış olan dumanın ona doğrudan temasına izin veriyor, hiçbir sesli komuta karşılık vermiyordu.
Zaman geçti, tırnaklarımın uçlarından kararmaya başladığını fark ettim. Kararmaya ve çatlamaya… Tırnaklarım adeta siyaha boyanmış porselene dönüştü. Tenimin soluklaştığını ellerimden fark ediyordum. Bu duman, bizi içten içe bitiriyordu sanki. Bir plan yapmam gerektiğinin farkındaydım lakin ne artık dizlerimin üzerinde duracak gücüm vardı ne de bu dumanı engelleyecek. Belki bir arabayla gelmiş olsaydık içine sığınır, dumanın içerideki atmosferden çıkışını sağlayabilirdik ama öyle görünüyordu ki şu anda hiçbiri imkanlı değildi.
Ve ben de bir korkak gibi yalnızca suçlamaya ve lanet etmeye karar verdim. İlk, kutsal Cuma gününe –ki bü yüzden yanacağım aşikardı- ardındansa öldürdüğüm kıza, Chris’in sevgilisine. O lanet kızı görmek istemesem böyle şeyler olmayacaktı. Aptal kız. Doğmaması gereken aptal bir kız.
Düşünceler beni pençesine almış kanatırken saniyeler içerisinde bıçak kesiği gibi açıldı toprak yol, yağmur bu defa yalnızca oraya akmaya başladı. İşte, dedim. Kıyamet geldi. Gözlerim yavaşça sevdiğim çocuğa kaydı yeniden, az önce dik dik baktığı yerde kocaman bir delik oluşmuş olan çocuğa.
Burada aklımın dahi almayacağı, hayallerin ötesinde şeyler dönüyordu. Ne zihnimin ne de hislerimin izni vardı bu sır kapısını aralamaya. Tanrı’nın gazabı, bugün bizim üzerimizdeydi. Şeytanlar ve Melekler hileli kartlarını dağıtmış, masadaki son oyuncuyu bekliyordu sanki. O oyuncunun ben olduğumu biliyordum, takatim kalmamıştı çünkü dayanmaya. O tahta, sol bacağı kırık sandalyeye oturacak ve her şeyi unutacaktım.
Son kez gerçekliğin nefesini buyur ettim göğüs kafesimdeki tahtına. Etraflıca baktım umudun kanayan yarasına. Chris’in solgun yüzüne ve titreyen çenesini seyre daldım kısa bir süre. Sonrasında koca bir karanlık karşıladı beni.
Yeşilin zehri, kefenim oldu bu gece.

