İçeriğe geç

Kar Küresi

Bölüm 3 · 5 dk okuma

Kar Küresi

Bölüm 3

Kar Küresi (Kar Taneleri)

Yalnızlıktan yanan kalbimi söndürecek tek şey kar taneleriydi...

Burktuğumu düşündüğüm ayak bileğimin üzerine basa

basa bana tarif ettikleri "yeni odama" doğru ilerlediğim sırada Eldivenli Çocuk'u gözden kaçırmıştım. Muhtemelen

ikinci kata çıkmış olmalıydı. Çünkü Füsun Hanım'ın söylediğine göre erkekler ikinci katta kalıyordu. Merdivenler yerine acınacak bir halde asansöre yöneldim. Bacağımı tuta tuta

asansörün açılan kapısından içeri doğru adımımı attığım sırada içerideki kısa, siyah saçlı kızla göz göze geldim. Kız gözlerini benden kaçırıp başını çekingen bir tavırla yere eğdi.

Açıkçası ben de asansörün içinde birinin olmasından rahatsız olmuştum. Kapalı bir yerde biriyle üst kata çıkacak olma fikri rahatsız ediciydi. Kızın da aynı rahatsızlığı hissettiğine

emindim. Bu satırları okuyan sizin ise, "Sadece birkaç saniye

aynı yerde duracaksınız!" dediğinizi duyar gibiyim. Eh, pek

normal sayılmadığımızın farkındayım... Derin bir nefes alıp

asansörün kapısını tuttum.

"Eğer çok rahatsız olacaksan inebilirim?" diye mirildandım. Kız çekingen bir bakışla başını salladı.

"Hayır... yani... sorun değil." Neredeyse kekeliyordu. Başımı sallayarak asansörün içine doğru ilerledim ve kapının

kapanmasını bekledim.

"Üçüncü kata çıkıyorsun... değil mi?" diye sordum kızın yüzüne bakmadan

"Hi hi..." Kızın durumu benimkinden daha vahimdi. Korkudan yüzüme bakmadan.

konuşamıyordu bile. Sanırım içten içe ona üzülüyordum.

"Şey... ben Eylül..." diye mırıldandım. "Belli ki benzer sorunlar yaşıyoruz. Kendini kötü hissettiğin her an konuşabiliriz oda numaram 304."

Bu benim için devasa bie adımdı Hayatım boyunca herkesten kaçan ben şimdi sırf karşımdaki kıza üzüldüğüm için

ona bir adım atmıştım ve kendimi o korunaklı sığınağımdan çıkarıp hayatıma birini almıştım.

"Teşekkür ederim," dedi titreyen sesiyle. "Ben Asya. Oda numaram 305 çıkarıp hayatıma birini almıştım.

Hålå başını kaldırmıyordu. Yanakları kıpkırmızı olmuştu.

Asansörün kapısı açılır açılmaz dişarı doğru bir adım attım ve onu bekledim. Asya asansörden indiğinde koridora doğru yürümeye başladık

"Sanırım komşuyuz... Baksana, odalarımız karşı karşıya."

Gülümseyerek yüzüne baktığımda başını yerden kaldırmadan

"Evet," dedi sadece. Sanırım konuşmamız bitmişti. İkimiz de bu garip enerjiden kurtulup odalarımızda bir başımıza kalmak için can atıyorduk

"Görüşürüz o zaman," diyerek odamın kapısını açtım. Oda aynı anda odasının kapısını açtı ve ben tam umutsuzca odama adım attığım sırada sesini duydum:

"Çok memnun oldum Eylül..." Arkamı döndüğümde ilkkez ürkekçe gözlerime baktığını gördüm. Gülümseyerek elimi kaldırdım

"Ben de çok memnun oldum Asya..." O da bana gülumsedi ve kapılarımız karşılıklı olarak kapandı.

Oh!" diyerek kapının arkasına yaslandım ve elimi kalbime götürdüm. Fark etmemiştim ama konuşmanın sonlarına doğru fazlasıyla gerilmiştim!

"Sakin... sakin... sakin..." diye fisildadım kendime. Derin derin nefesler aldıktan sonra odanın içine doğru bir adım attım. Valizlerim odanın tam ortasında duruyordu.

"Kimbilir kaç ayım burada geçecek..." diye mırıldandım ve gözlerimi odada gezdirmeye başladım. Duvarlar yemyeşildi, bunun bir anlamı olmalıydı. Kesin psikolojik bir sebebi

vardı! Üzerinde kar tanesi desenleri olan beyaz nevresim takımlı yatağımın başlığı duvarlara göre daha koyu yeşil bir renkti. Yatağın hemen karşısında bir çalışma masası vardı ve

tahmin edin bu masa ne renkti?

YEŞİL!

Yatağımın başında turuncu renkli, güzel bir abajur vardı.

Oda içi banyo ise kapının hemen yanındaydı ve gayet güzeldi. Küveti bile vardı! Yatağımın ayakucunun baktığı duvarda

ise küçük bir televizyon asılıydı. Gerçi buna gerek bile yoktu,

televizyon izlemiyordum zaten. Eh, burada birkaç ay geçirmek belki de sandığım kadar kötü olmayacaktı. Odamdan

dışarı çıkmadığım müddetçe tabii...

"Hadi bakalım, başlayalım!" diye mırıldanarak valizlerimi ve sırt çantamı açtım. Önce sırt çantamdaki dizüstü bilgisayarımı, kitaplarımı, defterlerimi ve kalemlerimi çalışma

masasına dizdim. Sonra yanımdan hiç ayırmadığım küçük

kaktüsümü pencerenin önüne koydum. Daha sonraki yarım saatim ise tüm kıyafetlerimi yeni dolabıma dizmekle geçti.

Son olarak duvardaki rafin üzerine renkli ışıklarımı da astiktan sonra derin bir nefes alarak kendimi yatağımın üzerine biraktim. Birkaç saniye boyunca öylece uzanıp tavanı

izlediğim sırada elimle yatakta duran telefonuma uzandım.

Ekrana baktığımda ne bir mesaj ne bir arama vardı. Süper.

"Ee, ne olacak șimdi? diye murldanarak doğruldum camdan dışarıya baktım.

Dişarida hafif bir kar yağışı vardı. Binanin içi inanilmaz derecede sessizdi. Sanki herkes odasina kapanmiş sessiz ağlıyordu. Camı aralayıp kafamı dişariya uzattm ve buz

gibi hava yüzüme bir tokat gibi çarparken netes almaya caluştum. Başımı iyice uzatıp bahçeye baktum. Pencerem resmen uçsuz bucaksız bir ormana bakiyordu ve ormanın derinliklerinde bir bina daha görüyordum.. Sanki bu binanın

ikinci şubesi gibi bir yer.. Kaşlarımı çatarak orayı görmeye

çalışsam da görülen tek șey orada bir bina daha olduğuydu. Sonra bașımı çevirip diğer tarafa baktığımda bahçenin sol kösesinde bir kulübe olduğunu gördüm. Kapısında bir

bekçi oturuyordu. Bu bir bekçi kulübesi olmalıydı ama öyle sıradan bir bekçi kulübesi değil; yani küçük, beyaz bir kulübe değildi bu. Daha büyükçe, ahşap bir evdi. Bahçede

ise banklar ve işıklar vardı. Soğuğa daha fazla dayanamayarak pencereyi kapattim ve odama girdim. Telaşla dolabıma yönelip kapaklarını açtim ve üzerime kalın, uzun, pembe

hırkamı geçirdim. Tam o an odanın içinde bir telefon çaldı

Kașlarımı çatarak bașımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde bir sabit telefon gördüm. Bu beni neden korkutmuştu? Tereddütle kalkıp telefonu açtım.

"A-Alo?" dedim kekeleyerek.

"Alo, Eylül merhaba! Ben Füsun." Bu kadın her yerden çıkmak zorunda mi?

Buyurun...

Test sonuçları okundukça bir bir profesörlerimizle görüşmeleriniz yapılıyor. Seninki okundu. Şimdi Profesor

Mehmet Yargıcı seninle görüşmek için odasında bekliyo Dördüncü kat, 5 numaralı oda. Hemen inersen çok seviniriz..."

Görüşme mi? Ne için? dediğim sirada içimi büyük bir korku kaplamıştu. Bu aptal, gereksiz korku hissinden nefret ediyordum. Hem bunu sadece yalnızken de yaşamiyordum.

Teşhisinin konulmasi, ilaçlarının yazılması ve terapileri nin düzenlenmesi için. Bir de eğitim sınıfarı oluşturacağız,

biliyorsun..

Yani görüşmek zorunda miyım? diye sordum acınasi bir halde.

"Evet tatlım, kendini kötü hissetmene gerek yok. Mehmet Hoca taniyıp tanıyabileceğin en iyi doktordur. Odasında

seni bekliyor."

"Yani..." dedim bir kez daha, "gerçekten görüşmek zorunda miyım? Acınası bir haldeydim.

"Evet Eylül.. Sadece on dakika! Inan bana."

Tamam.. diye fisıldadım istemeye istemeye. Telefonu kapatip sıkıntılı bir şekilde nefes alıp verdim. Telefonumu

hirkamin cebine atarak kapıya yöneldim. Kapinin kolunu tutup öylece kaldım.

Acaba kaçsam mı? Kafamdaki tek düşünce buydu. Kaçmak.

"Sakin ol, sakin ol, sakin ol..."

Kendimi sakinleştirmeye çalışarak zorlukla da olsa kapiyi açtim ve kendimi koridora attim. Adeta vahşi hayvanlarla

dolu bir ormana giriyormuşum gibi koridor boyunca yürürken bacaklarım titriyordu. Ne var ki koridor bomboştu.

Doktorun kapisina gidene kadar turnağımla avucumun içini

kazidiğımı fark ettim. Tirnağımı avucumun içinden çekip

kapiya vurmak için elimi kaldırdığım sirada sağ tarafta Eldivenli Çocuk'un koridorun başındaki başka bir odaya girdiğini gördüm. Heyecanla ona baktiğım sırada önümdeki kapi

açıldı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.