göğsün dolu yalan,
hislerim kuyulardan derin tuzak.
senin toprağın,
ektiğim her çiçek için kurak.
gözyaşınla suladım o çiçekleri;
artık her kelimen,
göğsüme bir mızrak.
bir daha avuçlarında olmayacak kalbim,
senin ruhun bana uzak.
ağlamadım giden kimse için,
gözlerimden akmadı,
dudaklarımdan süzüldü
kalbime ait bir kefen.
şimdi yanı başıma gelsen,
yarılıp beni içine alacak bastığım toprak.
dudaklarımdan saçılan kin,
alsın beni tabutuna;
kuvvetle ez bastığın mezarı,
yakalasın acı beni kıskıvrak.
❀
Leyal Mariela Muñoz.
Kimine göre ismimdeki Mariela kısmı daha güzel, ama bu ismi bir başkasının ağzından duyduğumda zihnime kurşun yemiş gibi duraksıyorum ve algılayamıyorum çevremde söylenenleri.
Zihnimde yankılanan hatıra gürültüsü beynimi terk ediyor o an ama yerine bambaşka birinin sesi geliyor. Unutmak için kendime gecelerce yalvardığım ama bir daha duymak için kalan ömrümü verebileceğim birinin sesi.
Buz gibi duvarlarla çevrili bir hayatım vardı. Her sırtımı yasladığımda kalbime bir parça daha acı ekecek kadar soğuk duvarlardı bunlar. Ben uslanmıyordum, her seferinde ellerimin soğuktan yanacağını bile bile avuçlarımı uzatıyordum o duvarlara. İyileşmiyor hiçbir zaman o yanıklar, her zaman kalıyor aynı hasarla.
Kız kardeşim ile birbirimizin yanından her yabancı gibi geçişimizde öyle bir ağrı yayılıyor ki göğsüme, yine de bakamıyorum benim gözlerime benzeyen güzel gözlerine. Gerçek kardeşler olduğumuz vakitleri ne de çabuk kaybetmiştik, oysa ben onu da kaybetmemek için elimde avucumda ne varsa onun için harap etmeye hazırdım. Sonunda geriye kim kaldı? Kendi canım kaldı. Bizden geriye de hiçbir şey kalmadı.
Çok abartıyorsun Merla... Kaç yıl önceki olay. Büyüdün de artık, annen ile aranı düzeltebilirsin eğer çabalarsan. Eğer istersen bir psikolog-
Onun gittiği ilk zamanları hatırlıyordum hâlâ... Cıvıl cıvıl bir kız çocuğu oluşuma ters bir şekilde aniden o kadar sessizleşmiştim ki, annem akrabalarımızın itelemesine daha fazla dayanamayıp beni bir doktorla görüştürmüştü.
Her seansta ağzımı açmadan benimle konuşmaya çalışan kişiyi izledim anlatmak için boğazımdaki yumrunun kaybolmasını dileyerek.
Acıyla yaratılmadı kalbim ama acıyla yontuldu.
18 yaşındaki bir lise son sınıf öğrencisi. Asılsız iftiralara konu olacak kadar da güzel, ve her ne olursa olsun kendine geri dönen herkesi affedecek kadar saf.
On dakika olsa da üç dakika gibi geçen teneffüslerden birinde bahçede otururken aniden bastıran yağmurla, yeni düzleştirdiğim saçlarım bozulmasın diye içeri hızlıca girme telaşına düşmüştüm. Tam o esnada çarptığım bir beden, göğüskafesimin içindeki kalbimi öyle bir hızla söküp almıştı ki benden, hislerime dur diyecek vaktim olmamıştı.
Çok fazla insan vardı hep çevremde. Tanıdık yabancılar, elleri bıçaklı dostlar. Her sırtımı çevirdiğimde bedenime öyle bir darbe vuruyordu ki herkes, o bıçağı çıkarırken saplandığı andan daha fazla acıyordu canım.
Sanki biri koparmıştı ruhum ile bedenim arasındaki bağı. Artık bakamıyorum eskiden önünde çok mutlu olduğum aynalara. Her gözüm kendi yansımama takıldığında yaşarıyor göz pınarlarım acıyla.
İçinde yüzdüğüm nefrete bahane olacak şekilde şımartılmış bir kızdım. Kocaman bir evim, dış görünüşüme özenen kızlar, peşinden koşabileceğim hayallerim vardı.
Ama yapayalnızdım koskoca yuvamın içinde. Hiçbir zaman yeteri kadar güzel değildim. Peşinden koştuğum hayallerime her ulaşmaya yaklaştığımda dünyam başıma yıkılıyordu.
Tasarladığım her giysiyi kendi üstümde deneyerek bakıyordum ve gerçekten birazcık daha hevesim kalmış olsaydı bir şeyler için, çok güzel şeyler ortaya çıkarabileceğimin farkına varıyordum.
Yolumu uzatacağımı bile bile geçmediğim sokaklarda yürümek için kendimi zorlayamadım, çünkü o sokaklardan bir kere daha geçersem tutunmak için her parçamı feda ettiğim ruhumu bir daha bulamazdım.
Beni dibe çeken onlarca anıdan zihnimde en belirgin olanı, yağmurlu bir günde elime tutuşturulan bir şemsiye ile başlıyor. Elimde bir şemsiye, üstümde kalın giysiler ve ayağımda su geçirmeyen sıcak botlar vardı, ama o gün omuzlarım eve gidene kadar titredi.
Gözümden tek bir damla yaş akmadı. O gün ağlasaydım gözümden göz yaşım değil canım akardı. İçimde tuttukça zehir dolan her göz yaşım koca bir ukde ile içimde kaldı sandım ben ama her biri kalbimden ruhuma damladı.
O gün yanına geldiğimde avuçlarıma tutuşturduğun kalbimi bu sefer kan kızılı içinde bulacağımı bilseydim de ruhuma vurduğun prangalardan kurtulup koşardım ben sana.
Çiçekler solar. Her çiçek elbet bir gün solar.
Solan bir çiçeğe su dökecek kadar aptal biri olmadım hiçbir zaman.
Bu yüzden hâlâ cansız o çiçek, dokunma sakın yapraklarına; bırak, acısı hep kalsın. Onda kalan son rengi de yaşatmak uğruna sen söküp alacaksan eğer o çiçek ebediyen ölüden farksız yaşasın.
Bilmezsin ama bazı çiçeklerin içi zehir doludur. Yabancıları uzaklaştırdığı kadar çiçeğin kendisini de zehirler.
Ben? Ben zehirden ibaretim artık.
Çünkü kendi zehrinde yok olmuşsan, panzehiri bulmak için son çiçeğini soldurmak zorundasın.