Kıyıdaki kan kokusu henüz dağılmamıştı. Boş Sis’in tayfası, Pegwalsge’nin arkasında sanki toprağın altından fışkıran birer lanet gibi duruyordu. Her biri ölüme susamış, her biri sessizliğin içinde yankılanan bir çığlık gibiydi.
Karşılarında, Komutan Yuhen, 5 denizcisi ve onlarında yanında kalan az sayıda takriben 20 asker duruyordu. Yuhen'in etrafındaki hava, giderek yoğunlaşan bir buhar gibi kırağı tutuyordu. Toprak, onun bastığı yerde çatlıyor, su tanecikleri kristalize oluyordu.
Pegwalsge bir adım attı. Ayak ucu yere değdiği anda çatlak bir çizgi, kıyı boyunca yayıldı. Yüzü ifadesizdi, gözleri ise hâlâ karanlıktan daha derin bakıyordu. Yuhen de bir adım öne çıktı. Her adımıyla arkasında ince bir buz izi bırakıyordu. Sanki bastığı yerler anılarla donuyordu.
“Sen,” dedi Yuhen, “Sadece yıkımı getiriyorsun.”
Pegwalsge başını eğdi, dudakları alaycı bir kıvrımla gerildi. “Hayır,” dedi, “Ben yıkımı kurtarmaya geldim.”
İlk saldırı sessizlikle geldi. Ne bir çığlık, ne bir savaş narası. Sadece Xhu’nun vücut bulmuş hali: ama ikiside Whunai Zenxhularını açığa çıkarmıştı ikiside Xhularını yayarak baskınlık kurmaya çalışıyordu
Yuhen elini havaya kaldırdı. Parmak uçlarında dönen buz kristal parçacıklar, havadaki nemi emerek büyük bir çember oluşturdu. Ardından çember bir mızrağa dönüşerek Pegwalsge’ye fırladı ama Pegwalsge olduğu yerden kıpırdamadı. Xhu’su, vücudundan bir dalga gibi yayıldı ve gelen buz mızrağını, yere değmeden önce kara bir buhara çevirdi. Hava o noktada bir anda ısındı, sonra tekrar soğudu.
“Xhu, doğayı taklit edebilir” dedi Pegwalsge, “ama onu ne kadar iyi arındırabilirsin ?”
Ardından, Pegwalsge elinde siyah alevi belirtti ve yere doğru itti. Toprak sarsıldı. Yer altından çıkan siyah damarlar aynı zamanda kara alevdi ve kıyı boyunca yayıldı. Askerler bağırmaya başladı. Bazıları dizlerinin üstüne çökerken bazıları yerden fırlayan Pegwalsge’nin kara alevleri tarafından feryat içinde can çekiştiler.
Yuhen ileri atıldı. Buzun gücünü ayaklarına topladı ve tek hamlede yerçekimine karşı atlayarak havada döndü. İki eliyle buzdan yarattığı baltasını Pegwalsge’ye indirdi.
Çarpışma gerçekleştiğinde, kıyıdaki taşlar parçalandı. Tayfadakiler bile bir an başlarını eğdi. Yuhen ve Pegwalsge arasındaki temas, gökyüzünü iki renge ayırdı: bir taraf ölüm gibi siyah, diğer taraf buz gibi şeffaf.
Toz dumanı dağıldığında, Pegwalsge hâlâ ayakta duruyordu. Omzundan aşağıya akan bir yara izi vardı. Yuhen’in gözlerinde bir şey belirdi: yıllar sonra ilk kez tanıdığı bir tehdit.
“Sen… ölmekten vazgeçmişsin,” dedi Yuhen.
Pegwalsge’nin gözleri parladı. “Ben çoktan öldüm.”
Çatışma başlamıştı.
Horozon bu savaşa şahit olmak zorundaydı.
Pegwalsge’nin sözleri kıyının üzerinde asılı kalan bir lanet gibi havada titriyordu. İki tarafında yaydığı Xhu'nun sarsıcı dalgaları hem karayı hem gökyüzünü birbirine karıştırırken, Yuhen’in gözbebekleri daraldı. Pegwalsge'nin yaralanmış omzundan süzülen kan, yere düştüğü anda taş çatladı. O kan bile bu dünyanın parçası değildi artık ve sonra çatışma... gerçek anlamda başladı.
Yuhen bir işaret verdi. Palir ve Shuan, hemen ileri atıldı. İkisi de doğrudan Pegwalsge'ye yönelmişti ama daha ilk adımlarında, Narth'ın gözsüz yüzü karanlıktan öne çıkıverdi. Onun varlığı bir zihin işgaliydi. Palir kılıcını çekemeden bir an durdu. Başını tutmaya çalıştı, ama çok geçti. Narth'ın Norzsa Zenxhu’su zihninin en savunmasız yerlerini delmişti bile. Gözlerinden kan boşalırken yere çöktü.
Shuan çığlıkla saldırıya geçti. Kılıcını Pegwalsge'ye doğrulttuğu anda, Karra bir hayalet gibi arkasında belirdi. Elini Shuan'ın omzuna koyduğu anda, Shuan Karra’nın Rasa Zenxhusuna karşı koyamadı ve algılarıyla oynamaya başladı Shuan gerçekliği ayırt edemedi ve yere yığıldı.
“Senin gerçekliğin hayalimin yansıması sadece” dedi Karra yerde acı çeken Shuan’a bakarak
Bir anda savaşın içi karmaşık Xhu enerjileriyle doldu. Eliar ve Sennre, Yuhen’in arkasında kaldılar. İleri atılmak isteseler de, Savael çoktan aralarına karışmıştı. Onun Whunai Zenxhu’su, eliyle her askeri bilinçsizce geriye savuruyordu. Her dokunuşu, ruhun bir kısmını parçalayan bir hıçkırık gibiydi.
Eizma ise Guroa’yı seçmişti. Guroa öne çıkarken “Ben korkmam,” diye bağırdı. Eizma ise sadece dudaklarını araladı:
“Korkunun ne olduğunu sana unutturacağım.”
Eizma’nın gözleri siyaha büründü oda Rasa Zenxhusu’nu kullandı ve Guroa’nın gözlerinin önünde annesinin çürümüş bedeni belirdi, ardından kendi mezarı... ve sonra kendi cansız bedeni. Guroa kendi boğazına sarıldı algısı, ona kendi elleriyle mezar kazdırıyordu.
Bu sırada Yuhen ve Pegwalsge yeniden karşı karşıya geldiler.
Yuhen, Buzul Orbun gücüyle Gökyüzünden kristal parçacıklar yağdırmaya başladı. Dalga kıyıya yaklaşmıyor, su Pegwalsge’ye değmek istemiyor gibiydi.
“Senin Xhu’n, yaşamın karşıtı,” dedi Yuhen. “Benimki ise... yaşamın özü.”
Pegwalsge gülümsedi. “Öz? Eğer özün buysa, bırak değiştireyim.”
Pegwalsge’nin arkasındaki siyah taşlar çatladı. Vorun, zincirini ileri savurdu. Zincir, bir askerin boğazına dolandı. Zincir sıkıldığında, çan sesi duyuldu ve askerin kafası parçalandı. Ölümün Çanı hâlâ çalıyordu.
Yuhen öne atıldı. Buzdan devasa bir mızrak oluşturdu. Pegwalsge ise kara alevlerini saçtı. Alevler mızrağı çarpışma anında tuzla buz etti. Ama parçacıklar Pegwalsge’nin gövdesine saplandı.
Aswang’ın gönderdiği birlikler henüz kıyıya varmamıştı ama artık onlar bile yetişse, savaşın ruhu çoktan şekillenmişti.
Yuhen’in dizleri titredi. Pegwalsge yürümeye başladı. Onun yürüyüşü, doğaya ihanetin sesi gibiydi. Her adımında taşlar çatlıyor, gölgeler kayıyor tanrılar öfkelerini yansıtıyordu.
Ve gökyüzü... sonunda ağlamaya başladı.
Yağmur, kan gibi karanlık indi kıyıya.
Ve savaş, artık geri dönülemez bir yola girmeye başladı
Yuhen’in Buzul saldırısından çıkan parçacıklar hâlâ gökyüzünde yankılanırken, Pegwalsge onun karşısında dimdik duruyordu. Vücudundaki yara derinleşmişti, ama içinden akan şey kan değil, sanki cehennemden kopmuş tanrıların lanetlediği saf Xhu'ydu. Yer, ayaklarının altında kararmış, kıyı hattı çürümüş gibi geri çekilmişti.
Bu sessizlikte ilk ses, Pegwalsge'nin attığı yumruk oldu.
Yuhen onu bekliyordu. Yumruğu engellemek yerine göğsüne aldı. Vuruş öyle kuvvetliydi ki, arkasındaki hava bile sarsıldı. Ama Yuhen'in gözlerinde korku yoktu. Elini Pegwalsge’nin boynuna doladı ve onu yere savurdu. Toprak çatladı. Pegwalsge ayağa kalktığında, yüzünde bir gülümseme vardı.
“Artık sözlerin bitti mi ?” dedi Pegwalsge.
Yuhen cevap vermedi. Saldırdı. Yumruklar, Xhu'nun yoğunluğu ile yüklüydü. Her çarpışma bir gök gürültüsü gibi yankılanıyor, zemini kırıyor, havayı karartıyordu. Pegwalsge, yumruklarını vee tekmelerini Yuhen’in çenesine, kaburgalarına, bacaklarına savuruyordu. Her temas bir parça et, bir kısım bilinç kaybıydı.
Yuhen karşılık verdi. Buzla kaplı yumruğu Pegwalsge’nin kaşını yardı. İkinci vuruşta dişlerinden biri yere düştü ama Pegwalsge sadece güldü.
“Ölüm bir çözüm değil, Yuhen. Olsa bile, bana gelmez.”
Çarpışma fiziksel şiddetin ötesine geçti. Xhu’ları dövüşle birleşti. Yuhen’in bir darbesiyle Pegwalsge birkaç metre öteye savruldu. Ama Pegwalsge yere düşerken Xhu’sunu yere aktardı. Toprak altından patladı. Yuhen’in ayakları parçalanan taşlara gömüldü.
Tayfa hâlâ savaşıyordu. Karra, Shuan’ın gözlerinin içini görmeden onu kör etti. Eliar, Savael’in içinden gelen baskın Xhu’suna karşılık veremeyince kulak zarları patladı. Sennre kılıcıyla Savael’e saldırdı ama Savael hançerleriye Sennre’nin kılıcını durdurdu hançerler kılıcına temas edince Sennre hançlerin aldığı canların feryadını adeta kulaklarında hissetti ve korkmaya başladı.
Yuhen kendini kurtardığında, Pegwalsge karşısında hazırdı. Yumruklar tekrar buluştu. Buzul yumruklar kara alevin yumruklarıyla temas halindeydi. Bu sefer daha sert. Kemikler çatladı. Deri açıldı. Xhu’lar savruldu.
Pegwalsge son bir darbeyle Yuhen’in yüzüne sertçe vurdu. Yuhen birkaç metre sürüklendi. Dizlerinin üstüne çöktü. Ama hemen ardından ayağa kalktı. Buz, bedeninin etrafında yeniden şekillenmeye başladı.
“Bitmedi,” dedi Yuhen. Sesi donuktu ama içinde bir volkan taşıyordu.
Pegwalsge’nin alnından kan akarken, kollarını iki yana açtı. “Bitmesini istemiyorum.”
Gökyüzünde bir şimşek çaktı. Savaş Kanla, buzla, ateşle ve lanetle kutsanmıştı.