Valhena Kulesi’nin en yüksek katı, yıllardır kimsenin yaklaşmaya cesaret edemediği bir sessizliğe sahipti. Orada yaşayan adam, Komutan Yuhen, yalnız bir taş hücrede kalıyordu. Gözleri kör değildi ama görmek için nadiren açılırdı. Çünkü onun baktığı şey, etin ötesindeydi.
Kapısının eşiğinden yayılan Xhu, sabahın ilk titreşimiyle değişmeye başlamıştı. Havada bir baskı vardı; içe çekilen her nefes ağırlaşıyordu. Komutan yatakta doğrulduğunda, göz kapakları açılmadan önce fısıldadı:
“Ne kudretli bir Xhu...”
Alt katta nöbet değişmişti. Palir, Guroa ve Shuan merdivenlerden yukarı çıktı. Duraksadılar. Kapının önünde konuşmadılar. Sadece birbirlerine baktılar. Sonunda Palir elini uzatıp ağır demir kapıya üç kez vurdu.
Kapı içeriden açıldı. Yuhen karşılarında dimdik duruyordu. Zırh giymemişti. Sadece uzun, siyah bir cübbe ve belinde paslı bir kılıç vardı. Gözleri hâlâ kapalıydı
“Komutanım…” dedi Palir, sesi boğuk. “O şey... sahiden geldi.”
Yuhen gözlerini açtı. İrisi yok gibiydi; gözleri gri bir mermer gibi donuktu. Ama görüyordu. Ve her şeyden çok, hatırlıyordu.
“Yıllardır sadece düşümde gelirdi,” dedi. “Şimdi, uykumdan da erken geldiğine göre, bu kıyı katliam isteyecek.”
Kılıcını aldı, kayışını sıkı bağladı. “Kuleyi uyandırın. Bütün ışıkları yakın. Kargalar gönderilsin. Zincirli siperler çekilsin. Bugün tanrılar sessiz kalacak. Kendi kendinizin tanrısısınız bugün”
Guroa, başını hızlıca eğerek selam verdi. “Emredersiniz, komutanım.”
Ve Valhena, uzun süre sonra ilk kez kanın adını yüksek sesle anmış oldu.
Kıyıya vardıklarında, Boş Sis durmadı. Kıyı, onun gelişiyle çatladı. Taşlar, sanki yüzyıllık bir uykudan uyandırılmış gibi parçalandı ve gemiden ilk adımı atan Pegwalsge oldu. Ayak bastığı yerde ot bitmedi. Toprak, onun varlığına direnmeden çekildi.
Arkasından tayfası indi. Sessizdi hepsi ama gözlerindeki kanasusamışlık benzersizdi, bu sessizlik, bir fırtınanın içine gizlenmiş inilti gibiydi. Yüzlerinden birer birer karanlık süzülüyordu, gözlerinde ışık yoktu ama anlam vardı ölüm kadar eski bir anlam.
Karada ilk onları karşılayan şey, bekleyen birliklerin gözlerindeki korkuydu. Komutan Yuhen henüz gelmemişti. Askerler emir bekliyordu. Ama o emir, bir türlü gelmedi çünkü Boş Sis, çoktan cevap vermişti.
Bazı askerlerin kılıçları ellerinden kaydı, bazıları yere diz çöktü. Xhu’nun baskısı, rüzgârın bile cesaret edemediği bir şiddetle içlerine sızıyordu. Gökyüzü bir perde gibi karardı, bulutlar birbirine girip gölgeyi daha da yoğunlaştırdı.
Pegwalsge ileri çıktı. Dizlerini hafifçe bükerek toprağa eğildi ve elini yere bastırdı. Parmakları taşla buluştuğunda hafif bir çatırtı yayıldı. Sanki dünya onun lanetli dokunuşunu tanıyordu. Toprak, tanrılar gibi konuşmuyor ama onların öfkesini barındırıyordu.
“Uzun süredir bu kadar masum bir toprağa dokunmadım,” dedi Pegwalsge. Sesi ne öfkeliydi ne de duygulu; sadece gerçeği söylüyordu.
Ardından başını kaldırdı. Gözleri gökyüzüne değdiğinde bir yıldırım düşmedi, ama yıldırımın düşmesini bekleyen sessizlik gökyüzünü sarstı.
“Artık masumluğundan eser kalmayacak.”
Bu sözlerle birlikte, karanlık daha da yoğunlaştı. Tayfası Pegwalsge’nin arkasında tek bir beden gibi duruyordu. Hepsinin gözleri, karşılarındaki askerlerin ruhlarına değiyor, birer birer inançlarını eritiyordu ve sonra kıyının üstündeki sessizlik paramparça oldu.
Savael ilk hareket eden oldu. Avuçlarını göğe açtığında, ellerinden çıkan Xhu parçacıkları havayı yırttı. Gökyüzü kan gibi kıpkırmızıya döndü. Havada dönen spiral Xhu halkaları, askerlere doğru indi. İçlerinden geçen askerler bir anda kasıldı; çığlık bile atamadan bedenlerinden et parçaları soyuldu. Gözleri yerinden fırlamış, ruhları Xhu tarafından kemirilmişti.
Vorun zincirini savurduğunda, zincirin ucundaki çan çaldı. Çan sesiyle birlikte, bazı askerlerin kalpleri yerlerinden çıkacakmış gibi attı. Bir tanesi, olduğu yerde kendi karnını yırttı. Diğeri ellerini kulaklarına bastırıp yere düştü. Zincirin çarptığı bir asker, tek darbede boynundan ikiye ayrıldı.
Eizma, dilini dişlerinin arasından çıkardı ve bir şeyler mırıldandı. Etrafındaki hava büküldü. Askerlerden bazıları gözlerini ovuşturmaya başladı çünkü kendi annelerinin cesetlerini görmeye başlamışlardı. Bir tanesi çığlık atarak silahını yere fırlattı, yere kapanıp özür diledi ama karşısında özür dileyecek kimse yoktu.
Karra sessizdi. Ama yürüdüğü yerde toprak kararıyor, otlar kül oluyordu. Onun gölgesi askerlerin üstüne düştüğünde bazıları kendi kendini boğmaya başladı. Bir tanesi gözlerini oydu. Karra sadece yürüdü.
Narth'ın gözsüz yüzü, askerlerin içine yürüdüğünde, onun karanlığını gören her asker düşmeye başladı. Xhu'su, ışığın ta kendisine ihanet ediyordu. Bir asker yere kapaklandı, ağzından kan ve kusmuk aynı anda aktı. Narth kılıcını çekti ve yüzündeki psikopat sırıtışıyla birlikte adamın kafasını ortadan ikiye ayırdı.
Ve Pegwalsge.
Elini yeniden toprağa koyduğunda, bir fısıltı yayıldı. Fakat bu fısıltı kulakla değil, kemikle duyuluyordu. Xhusunu toprağa yaydıktan sonra askerlerin kemikleri çatırdamaya başladı. Bazıları oldukları yerde patladı iç organları dışa savruldu, gözleri boşluğa sabitlendi. Bazıları ise... sadece durdu. Nefes almadan. Göz kırpmadan. Yaşamdan kendi rızalarıyla ayrılmış gibi.
Toplamda 90 asker vardı ve 70 tanesi yok oldu.
Kıyı, artık sessiz değildi fakat bu toprak kana doymuşa benzemiyordu
Katliamdan geriye sadece birkaç asker kalmıştı. Yerde yatan cesetlerin üzerine yağmur gibi Xhu'nun kara tortuları yağıyordu. Gökyüzü tamamen kapkaraydı; gök bile bu rezilliği görmemek için gözlerini kapamış gibiydi. Geriye kalan askerler, ne kaçabiliyor ne de karşı koyabiliyordu. Sadece titriyorlardı.
Ve işte o anda...
Havanın soğukluğu birden değişti.
Kıyının ötesinden yükselen bir uğultu duyuldu. Toprak, ikinci kez titreşti. Ama bu sefer korkudan değil, tanıdıktan. Çünkü yaklaşan varlık öfke taşımıyordu. O sadece hükmediyordu.
Komutan Yuhen, Valhena Kulesi'nin batı geçidinden ağır adımlarla göründü. Arkasında üç deniz askeri: Palir, Guroa, ve Shuan. Hepsi kan kokusunun içinden geçerek yürüyordu. Ama en önde gelen... başka bir şeydi.
Yuhen’in adımlarıyla birlikte zemin çatlamaya başladı. Her adımında, taşlar buz tuttu. Hava, soğuk değil, kesici olmaya başladı. Nefes almak, bıçak yutmak gibiydi.
Savael başını çevirdi. “Bir şey geliyor,” dedi. Sesi ilk kez ciddiyet taşıyordu.
Pegwalsge gözlerini kıstı. Tayfası ona baktı. Hiçbiri hareket etmedi ama hepsi hissediyordu.
Xhu... başka bir Xhu... güçlü bir Xhu... muazzam bir Xhu
Yuhen durdu. Buz gibi gözlerini Pegwalsge’nin üzerine dikti. Pegwalsge Yuhenin Xhusundaki düzensizliği anlamıştı bu sadece saf Xhu değildi.
Buzul Orb.
Denizciler, Pegwalsge ve tayfasının önünde durduklarında nefes almakta zorlandılar. Eizma’nın karanlık enerjisi, Narth’nın gözsüz huzursuzluğu ve Karra’nın karamsar sessizliği... hepsi bedenlerine sızmıştı.
Ama sonra... Komutan Yuhen’in Xhu’su üzerlerine çöktü.
Ve her şey dengelendi.
“Bu... bu başka bir şey,” dedi Palir, neredeyse fısıldayarak.
“Komutan onlardan biri gibi... belki daha bile güçlü,” dedi Eliar, ağzı kurumuştu.
“İkisini de hissedebiliyorum. İki uçurum...” diye mırıldandı Sennre.
Pegwalsge hafifçe başını eğdi. “İlginç,” dedi. “Çok güçlü bir orbu özümsemişsin Yuhen.”
Yuhen elini kaldırdı. Ardından gelen üç asker bir adım öne çıktı Sennre ve Eliar’da onların yanında yer aldı, Az önce katliamdan sağ kurtulan askerler, Komutanı görünce yeniden doğruldu. Gözlerindeki korku kaybolmadı ama onun varlığı... bir tür sığınak gibiydi.
Yuhen konuştu. Sesi çok yükselmedi ama her kelime taşlara kazındı:
“Artık Buzul’un taşıyıcısıyım pis iblis.”
Pegwalsge sessiz kaldı. Tayfası kıpırdamadı. Ama içlerinden bazılarının dudaklarında belli belirsiz bir gerilim belirdi. Eizma’nın tırnakları tekrar koluna batmıştı. Savael'in göz bebekleri daralmıştı.
Yuhen, beyaz buz kılıcını kınından çıkardı ve gökyüzü bir kez daha karardı.
Savaş henüz başlamamıştı.
Ama artık...
Taraflar birbirini tanımıştı.