İçeriğe geç

Kaosun Xhu'su

Bölüm 4 · 4 dk okuma

Kaosun Xhu'su

Bölüm 4

Mühürlenmiş Anı

Bu yerde pencere yoktu rüzgârın geçeceği bir açıklık, yağmurun sesi, yaşamın yankısı... hiçbir şey yoktu. Sadece taş, sessizlik ve Haxar’ı bir tabut gibi saran o sonsuz boşluk nabzı.

Rouma kımıldamadan yatıyordu, ama bu onun seçimi değildi. Hücresinin zeminine oyulmuş mühürler, hafifçe parlıyor, nefesiyle uyumlu bir ritimde atıyordu. Her nefes alışta, mühür sıkılıyordu her verişte, onu yeniden sarıyordu. Kaçış yoktu. Ne hücreden, ne sessizlikten, ne de kendisinden.

Odası, duvarlarına kazınmış rünlerle çevriliydi öldürmek için değil, işkence için tasarlanmıştı. Zincirlerle değil, katman katman büyülerle, ritüellerle ve Xhu'nun dokusunu bükebilecek ve bastırabilecek enerjilerle hapsedilmişti.

Haxar kendi içinde 8 bölümden oluşan diyarın en tehlikeli hapishanesiydi Mahvolmuş Yaratıkları, Lanetlileri, Mühürlüleri, Tehlikeli Aranan Suçluları, Günahları, Arsları, Glasyaları ve Seerleri saklardı ve bu canavarlar arasında Rouma, en çok korkulanlarındandı.

Kımıldayamıyordu.

Ama zihni… zihni hâlâ dolaşıyordu. Ve o zihnin gördüğü şey, bu taş mezarın sessizliğinde, Marcho’nun icat ettiği her işkenceden daha acıydı.

Marcho.

İsim bile başlı başına bir yaraydı. Haxar’ın Baş Gardiyanı. Soğuk, acımasız, hesaplı. Artık Rouma’nın duyduğu tek ses onun çizmelerinin sesiydi karanlık koridorlarda yankılanan, kafesteki ölüme benzeyen o ağır adımlar. Her ziyaret bir ritüeldi. Her kelime bir bıçak.

“Yaşıyorsun hâlâ,” demişti Marcho son gelişinde, sesi kuru kül gibi. “Yazık o pis lanetli ruhunun bedeninden önce çürüdüğünü umuyordum.” Rouma’ya çektirilen her işkence ona zevk veriyordu.

Rouma cevap vermemişti. Artık kimseyle konuşmuyordu. Hiç kimseyle.

Ama bu, içinde bir şey kalmadığı anlamına gelmiyordu.

Baskı katmanlarının altında, yara izlerinin ve sessizliğin ötesinde Rouma bekliyordu. İçindeki Xhu ölmemişti sadece içine bastırılmış ve bükülmüştü, zehrini saklayan bir yılan gibi geri çekilmişti. Sabırlı. Sıkıca sarılmış.

Onlar bunun bir ceza olduğunu sanıyordu. Oysa bu, hazırlıktı.

Ve sonra… onu hissetti.

Bir ses olarak değil. Ne de bir sarsıntı. Hayır.

Bu, havanın özündeki bir değişimdi. Dışarıdan gelen bir şey. Taşların ötesinden. Gardiyanların, rünlerin ve mühürlerin ötesinden.

Bir varlık.

Bir irade.

Bir açlık.

Bir iblis.

Bunu daha önce ne zaman hissettiğini hatırlamıyordu bile.

Pegwalsge.

Bu yerde bile canavarları ve katilleri mezara gömmek için inşa edilmiş bu boşluk cehenneminde bile Rouma her şeye rağmen onu hissedebiliyordu. Xhu’nun içinden gelen bir dalga. Bir çağrı. Dilden daha eski bir tanıma.

Yıllardır hiç konuşmamış olan dudakları, kurumuş ve çatlamış, ilk kez aralandı.

“Abi ?”

O an, Pegwalsge’nin Xhu’su ruhuna dokunduğunda zaman yerinden kaydı. Sessizlik artık yalnızca sessizlik değildi; bir yankı taşıyordu.

Bir anı.

Küller arasından doğan, kanla mühürlenmiş bir sahne...

Bir dağın yamacında durmuşlardı. Soğuk gökyüzü, gri bir tül gibi üzerlerine inmişti. Hiçbir kuş ötmüyor, hiçbir rüzgâr esmek istemiyordu. Zaman durmuş gibiydi.

Ve Pegwalsge o gün, ona ölümün bir son olmadığını söylemişti.

“Bazen,” demişti, elleri kandan sırılsıklam, “Bir varlık yaşarken ölür, Rouma. Kalbi atmaya devam eder ama ruhu... çürümeye başlar. Ve o zaman insan yaşamaz, sadece unutur ve pişmanlıkla düşünür.”

Rouma sessiz kalmıştı. Gençti. Kılıcı henüz ilk kanını yeni içmişti. Ama Pegwalsge’nin gözlerinde bir şey vardı.

Ona yön veren bir ışık ya da ateş.

Adım adım üzerine gelen ve geri döndürülmesi imkânsız bir yazgı.

“İnsanlar Tanrılara, Tanrılar sessizliğe sığınır,” demişti Pegwalsge. “Ama ya sessizlik seni geri çağırırsa? Ya hiçliğin kendisi seni adınla çağırırsa, kim olduğunu yazgını hatırlatırsa? İşte o zaman gerçek kader başlar. İnsanı insan yapan şey, hatırladığında

değil, unutmaktan korkmadığında başlar.”

Ve sonra Rouma’ya bakmıştı.

Öyle bir bakıştı ki… o anı zamanın içinden alıp zihnine çivilemişti.

Bakışında yıkım yoktu.

Sadece kaçınılmazlık ve kabullenişlik vardı.

“Sen ve ben,” demişti, “birbirimize benzemiyoruz. Sen kaderinden kaçan olacaksın. Ben ise onu çağıran.”

Şimdi, yüzyıllar sonra o sözler hâlâ zihninde çınlıyordu. Haxar’ın mezar gibi duvarlarının ardında bile o ses, o günkü gibi berrak ve kaçınılmazdı.

Pegwalsge’nin Xhu’su bir kez daha ruhuna dokunduğunda, Rouma gözlerini kapadı.

Yanağından aşağı bir damla süzüldü; gözyaşı değildi.

O, zamanın bile affetmediği bir hatıranın iziydi.

“Sen geri döndüysen,” dedi Rouma içinden,

“Benim de kaderimden kaçacak yerim kalmadı demektir.”

Pegwalsge’nin Xhu’su, taş duvarları delip geçen bir yankı gibi içeri sızdığında, mühürler bir anlığına titredi.

Sanki evrendeki düzenin bile kabul etmek istemediği bir gerçek, zorla hatırlatılmıştı.

Rouma gözlerini açmadı. Gerek yoktu çünkü o, duvarların ardını görmüyordu artık hisseden taraftaydı.

Ve şimdi, çok uzun süredir unutulmuş bir şeye uyanıyordu:

Bağ.

O ve Pegwalsge, yalnızca aynı acının taşıyıcıları değildi aynı kandan, aynı kaderden doğmuşlardı.

İki kardeş.

İki varlık.

Farklı yollarla yontulmuş, ama özleri aynı olandan yaratılmış.

Xhu’ları, ayrı yerlerde şekillenmiş olsa da, birbirini tanıyan iki öz gibi birbirlerine dokunuyordu ve şimdi o dokunuş, Rouma’nın içinde bastırılmış olanın üzerine bir kıvılcım gibi düşmüştü

Mühürler hafifçe sızladı.

Runik çizgiler bir anlığına bulanıklaştı.

Sanki kadim büyü bile, tanımadığı bir çağrı karşısında yönünü kaybetmişti.

Rouma’nın içinde bir titreme başladı.

Derinlerde, yıllardır hareketsiz kalan o büyük kara kütle…

kıpırdandı.

O, dışarıdan hâlâ zincirlenmiş görünüyordu. Vücudu hiç kıpırdamamıştı ama içindeki Xhu… artık uyumuyordu.

İçten içe kıvrılıyor, mühürlerin boşluklarını kokluyor, baskılayan katmanların en ince çatlaklarına sızıyordu ve Pegwalsge’nin yankısı her nefeste daha da yaklaşıyordu.

Ruhunun içinde bir ses belirdi kendi sesi değildi.

Bir yankıydı.

Pegwalsge’nin nefesi kadar soğuk, sesi kadar ağırdı:

“Zincirlerin kırıldığında, her şey yeniden yanacak…”

Rouma’nın parmak uçları titredi.

Görünmezdi. Ama evren onu fark etmişti.

Zindan taşlarının arkasında, başgardiyan Marcho’nun gözleri aniden karardı ama nedenini açıklayamazdı çünkü Rouma, hâlâ yatıyor gibiydi.

Ama içeride…

bir şey uyanmaya çalışıyordu.

O şey, adım adım mühürlerin dokusunu ezberliyor,

sabırla zayıf noktaları işaretliyor,

ve dikkatlice doğru anı bekliyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.