İçeriğe geç

Kaosun Xhu'su

Bölüm 3 · 5 dk okuma

Kaosun Xhu'su

Bölüm 3

İlaha Başkaldıran İblis

Kadim efsanelere göre, evrenin yaratılışından bu yana her zaman beş tür orb var olmuştur. Kimileri, bunların tanrıların öfke ve merhametinin bir sonucu olarak dünyaya bahşedildiğini söyler. Diğerleriyse, bu orbların sadece insan öfkesinin bir yansıması olduğunu ve unutulmuş tanrılar tarafından lanet olarak gönderildiğini iddia eder.

Yasaklı Orblar, Doğasal Orblar, Evrensel Orblar, Savaşçı Orblar, Antik Xhu Orbları ve Basit Xhu Orbları her biri, taşıyan kişiye farklı yetenekler ve güçler kazandırır. Ancak birçok kişi hâlâ bunların sadece eski masallardan ve karanlıkta fısıldanan hikâyelerden ibaret olduğunu düşünür. Ya da belki... sadece öyle inanmak isterler.

Çünkü onların gerçek olduğunu kabul etmek, şu gerçeği de kabullenmek anlamına gelir: Bazı orblar aktive edildiğinde, kullanıcılarının bedenine dengesiz ve yoğun Xhu enerjisi pompalar öyle yoğun ki, hiçbir insan ruhu bu güce dayanamaz. Ve bir ruh, bu gücü kaldıramadığında ödenecek bedel yalnızca ölümdür.

Ama insanları asıl korkutan şey güç değil, bedelidir. Çünkü yaşam bir kez sona erdiğinde, geriye kalan hiçbir şeyin anlamı kalmaz.

Bu yüzden ellerinde böyle tehlikeli kalıntılar olsa bile, çok azı onları kullanmaya cesaret eder. Ve işte acımasız ironi de burada yatar yüce bir varlığa dönüşmenin başka yolu yoktur. İlahi olana ulaşmak için, yok olmayı göze almak gerekir.

Çoğu insan bu arayışı aptalca bulur. Tanrısallığa ulaşmak, doğası gereği, yaşamın dışına adım atmaktır. Bir nevi ölüme kur yapmaktır, sırf bir üst gerçekliğe erişmek uğruna.

Ama Pegwalsge diğerlerinden farklıdır.

Gerçeği görmüştür. Öteki dünyayı anlamıştır yaşamın asıl özünü. Kendi kaderini yeniden yazmak, varoluşunu baştan yaratmak için bir şans elde etmiştir. Bu yüzden henüz bir tanrı olmasa bile, kendini öyle görür. Çünkü onun gözünde kaderini şekillendirecek cesareti gösteren, ruhuyla bütünleştirebilen herkes yüce olma potansiyeline sahiptir.

Orblardan da korkmaz, onların doğuracağı sonuçlardan da. Aslında tam da o sonuçlar yıkım, öfke, kutsala ihanet onu tanrısal yapan şeylerdir.

Tanrıların ahlâkını hiçe sayan, değersiz bir iblisin yeniden doğuşu… Bu hem yaratılışa hem de inanca karşı bir küfürdür. Ve Pegwalsge, tam da bu isyan sayesinde seçilmiş olduğuna inanır. Evrenin kendisinin onu bu yola çağırdığına…

Kararlıdır. Kaderini yerine getirmekte azimlidir cehennemde mahsur kaldığı 200 yıl boyunca planladığı bu yazgıyı gerçekleştirmek için.

Her ne kadar bilgisine ve tecrübesine güvense de, bu amaca yalnız başına ulaşamayacağını bilir. Önceki yaşamında yaşlılıktan değil, savaş meydanında can vermiştir. Ve başka bir savaşın kaçınılmaz olduğunu da çok iyi bilmektedir.

Yoldaşlara ihtiyacı olacaktır. Zamanı gelmiştir.

Onları bulması gerekiyordur.

Pegwalsge başını göğe kaldırdı, sanki tanrılarla konuşuyormuş gibi.

“Peki... kardeşim... o affedildi mi?”

Yüzüne düşen yağmur damlaları, ifadesindeki soğukluğu emiyordu. Yavaşça bir yumuşama belirdi. Bir karar zihninde şekillenmişti.

Nereye gitmesi gerektiğini artık biliyordu.

Ama oraya varmak için... denizi aşması gerekecekti.

Ve bir kelime daha etmeden limana doğru yürüdü.

Gemi arayışı başlamıştı.

Pas, yosun ama onlardan da eski olan yoğun kan ve çürüyen vaatlerin kokusu. Hava tuzlu ve aynı zamanda pusluydu, kırık direklerin gıcırdayan sesi uzaktan gelen çığlıklar gibi yankılanıyordu. Gemilerin çoğu harabe halindeydi; sanki gövdeleri, basınçla çatlamış kemikler gibi yarılmıştı. Sadece güçlü olan birkaçı ayaktaydı hâlâ; soğuk havayı içine çekiyor, bir sonraki bilinmezliğe inişlerini bekliyorlardı.

Pegwalsge yürürken pelerini ıslak taş zeminde sürünüyor, sessizce ölülerin arasından geçer gibi ilerliyordu. Rıhtım işçileri kendiliğinden yol veriyordu; gözlerini kaçırıyorlardı. Onun kim olduğunu bilmiyorlardı bilmeleri çok zordu çünkü 200 senedir onu gören yoktu, ama etrafına yaydığı baskın Xhu havanın ona karşı nasıl değiştiğini anlamaları için yetiyordu.

Konuşmamalıyız.

Sormamalıyız

Bakmamalıyız.

Rıhtımın en uzak ucunda durdu. Orada eski bir gemi duruyordu siyah yelkenli, sisin yarısına gömülmüş. Ne ad taşıyordu ne de süslü işaretler; sadece gövdesine derinlemesine kazınmış pençemsi, yanık rünler vardı. Bir anlık hatırlama… Bu rünleri daha önce görmüştü başka bir yaşamda, başka bir savaşta 200 sene öncesinde...

Gemi, Boş Sis lanetli meyhanelerde ve kül olmuş tapınaklarda fısıldanan bir isimdi. Aynı denizi iki kez geçmeyen bir gemiydi bu.

“Hâlâ ayakta...” diye mırıldandı, elini soğuk ve nemli tahtaya koyarken kafasında gemidekilerin nasıl öldüğünü canlandırdı. “Tayfanın feryadını hissedebiliyorum.”

Giriş iskelesinin gölgelerinden bir ses duyuldu taşın demire sürtünmesi gibi pürüzlü, boğuk bir ses.

“Kimse ona kan dökmeden binemez.” dedi kaptan

Pegwalsge arkasını dönmedi. “Benim her adımım zaten kandır.”

Ay ışığına bir figür çıktı. Zayıf yapılı, yılların yorduğu bir yüz, zincirden dokunmuş giysi ve eski dövmelerle kaplı bir bedene sahipti kaptan, Pegwalsge’yi hem korkuyla hem açlıkla izliyordu onun kana susamışlığını sadece yaydığı Xhu'dan değil varoluşundan bile hissedebiliyordu.

“Bir şey arıyorsun, yolcu. Ve ancak ölü adamlar bir amaçla buraya gelir.”

Pegwalsge başını kaldırdı. “Ölüler iyi yoldaşlardır. Ne yalvarırlar, ne de ihanet ederler.”

Adam sırıttı, dişleri çatlamış kemik gibi kesikti.

“Öyleyse, gemiye hoş geldin.”

Pegwalsge, Boş Sis’in tahtasına adımını attığında gemi inledi ağırlıktan değil, tanıdıktan.

Gemi onu hatırlamıştı

Geminin içi dışarıdan göründüğü kadar sessiz değildi. Tahtalar gıcırdıyor, eski halatların rüzgârla sarsılan sesleri uğursuz bir ilahi gibi yankılanıyordu. Gemi, yaşayan bir varlık gibiydi; nefes alıyor, kendiyle konuşuyor, geçmişindeki laneti feryadıyla hâlâ fısıldıyordu.

Pegwalsge, güverteye adım attığında hava can sıkıcı bir şekilde daha da ağırlaştı. Sanki gemi, kendi hatıralarını onunla paylaşıyor; daha önce dökülen kanın, verilen sözlerin, edilen ihanetlerin kokusunu onun tenine işliyordu.

Kaptan arkasından yürüdü.

“Onlar seni bekliyordu,” dedi sessizce.

“Sadece ben değilim.”

Pegwalsge, gözlerini karanlıkta belli belirsiz duran silüetlere çevirdi. Gemide yalnız değildi.

Gölge gibi kıpırtısız duran dört figür onları tanıması için görmesine gerek bile yoktu...

Kimisi başını eğmişti, kimisi yüzünü tamamen örtmüştü. Ama içlerinden yayılan Xhu… eskiydi.

Birlikte yürüdükleri zamanlardan kalma ölümler ve yankılar.

“Ölülerin bile unutamadığı yüz.”

Ses, arkadaki figürlerden birinden geldi. Kadındı.

Sesi soğuk değildi; öfke de yoktu. Sadece kabulleniş. 200 senedir duymadığı bu sesin Eizma’ya ait olduğunu anlamıştı.

“Cehennemden çıkabileceğini düşünmemiştim,” dedi başka biri. Bu defa kalın ve bastırılmış bir erkek sesiydi bu sesinde Narth’a ait olduğunu anlamıştı.

“Ben de,” dedi Pegwalsge. “Ama bazı sözler… bazı yaralar… insanı toprağın bile tutmasına izin vermez.” dedi pis bir sırıtışla

Bir sessizlik oluştu. Gemi, karanlığın içinden yavaşça hareket etmeye başladı. Yelken açılmamıştı, kürek çekilmemişti.

Gemi kendi iradesiyle yol alıyordu adeta Pegwalsgenin kontrolündeydi.

Kaptan Pegwalsge’ye baktı.

“Nereye?”

Pegwalsge başını kaldırdı. Gözleri denizin ötesine, pusun arkasındaki görünmeyen bir kıyıya çevrildi.

“Son günahın işlendiği yere,”

“Kardeşimi bulacağız.” dedi

Gemideki herkes bir an dondu. Rouma’nın yad edilmesi unutulmuş sandıkları bir lanetin tekrar yankılanışı gibi geminin içini buz gibi bir sessizliğe gömdü.

Kaptan başını eğdi.

“O hâlde deniz, artık sadece su değil… yolculuk başladığında seninle birlikte ölecek şeylerin taşıyıcısı olacak.”

Pegwalsge gözlerini meydan okurcasına açtı, dudakları kıpırdadı.

“Biliyorum.”

Ve gemi, Boş Sis, karanlığın içine doğru kayboldu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.