İblis,
arınma,
kıyamet,
kutsal,
‘karanlık ölüm vadisinden geçsem bile, kötülükten korkmam çünkü sen benimlesin, çomağın, değneğin güven verir bana’
Çocuk, arkadaşlarının parçalanmış cesetlerini gördüğünde korkudan çığlık attı. Sesi, sessizliği parçalayıp ormanın içinde yankılandı ölmekte olan bir rüzgâr gibi. Ve sonra onu gördü tüm bu vahşetin sebebini.
Neredeyse iki metre boyunda, adam ay ışığının solgunluğunda çıplak bir şekilde dikiliyordu. Beyaz saçları yanıklar ve yara izleriyle kaplı vücudunun üzerine dökülüyordu; acıyla işlenmiş grotesk bir harita gibiydi. Adam çocuğun çığlığını duyduğunda yavaşça başını çevirdi. Göz göze geldiler.
Çocuğun dizleri bir anda çözüldü, sanki korkunun ağırlığı iradesini ezmişti. Titreyerek yere yığıldı, kıpırdayamıyordu gözleri arkadaşlarının parçalanmış cesetleriyle karşısındaki canavarın ruhsuz bakışları arasında gidip geliyordu.
Adam ağır adımlarla yaklaştı, yürüyüşü kararlıydı, aceleye hiç gerek duymuyordu.
Çocuğun önünde çömeldi ve sordu:
"Adın ne?"
Çocuk cevap veremedi. Sadece ağlıyordu, korkudan bedeni titriyordu.
Adam onu bir süre sessizce izledi. Sanki keyif alıyor gibiydi. Gözlerinde yaşam yoktu, ama dudaklarının kenarında iğrenç bir sırıtış belirmişti.
“Tanrım... lütfen yardım et!” diye korkudan bağırdı çocuk.
Adamın gülümsemesi daha da genişledi.
“Şimdi seni hangi tanrı kurtaracak?” dedi, sesi mezardan gelen bir fısıltı gibiydi.
Çocuk, gözyaşları içinde sessiz kaldı.
Bu sefer adamın gülümsemesi gözlerine de yansıdı. Gözbebekleri yavaşça büyürken içinde karanlık bir zevk parlıyordu. Öne doğru eğildi, pençeyi andıran elini çocuğun omzuna bastırdı.
“O halde, tanrıların neden sana yardım etmiyor?”
Çocuk çığlık attı. Adamın parmakları omzuna bastırıldıkça kemikler çatırdamaya başladı. Çocuk acıyla kıvranıyordu, çığlıkları geceyi yırtıyordu.
“Eğer senin gibi günahsız bir çocuğu bile tanrıların kurtaramıyorsa… bu onları şeytanlardan daha kötü yapmaz mı?” dedi adam, rahatsız edici bir sükûnetle. “Bir insan acı çekerken izleyen biri nasıl kendine yüce diyebilir?”
Başını eğdi, soğuk nefesi çocuğun kulağında hissediliyordu.
“Kaderin benim ellerimdeyse… o hâlde tanrın da benim. Merhamet dileyeceğin tek kişi benim. Ben... senin tanrın, senin kaderinim.”
Ve tek bir hamlede, Pegwalsge çocuğun göğüs kafesini söktü.
Çocuk acılar içinde can verdi, son nefesi rüzgârda kayboldu. Pegwalsge çocuğun Xhu’sunu arındırıp içine çekerken, zihninde önceki hayatından silinmiş anılar canlandı. Uzun zaman sonra birine dokunmak, bir hayatı tekrar almak bu his neredeyse çocukça bir heyecan verdi ona. Bir anlığına, yeniden doğmuş gibi hissetti.
Çocuğun kafatasını tek eliyle kavradı, uçurumun kenarına yürüdü. Onu ay ışığına doğru kaldırdı ve fısıldadı:
“İnandığın hiçbir tanrı seni cennete götüremezdi. Ama ben... ben senin saf kaderine son vererek seni sonsuz huzura kavuşturdum.”
Kafatasını uçuruma doğru bıraktı.
Ellerindeki ve bacaklarındaki kanı sildi. Sonra, diğer çocuklardan birinin iç çamaşırını alıp üzerine geçirdi.
Ve oradan uzaklaştı.
Rüzgar ölmüşlerin fısıltılarını taşırmışçasına kanların üstünden usulca geçti, gökyüzü griye çalan siyah bulutlarla örtülmüş ay bile kendini göstermeye sanki cesaret edememiş gibiydi. Havanın keskinliği ciğere işleyen bir buzdan çok doğrudan ruhun kendisini dondurmak isteyen bir iblisin dokunuşu gibiydi.
Ağaçların dalları çırılçıplaktı ne bir kuş ne bir yaprak sadece kırmızıya boyanmış kabukların çatırdayan çığlıkları duyuluyordu. Toprak sertti gökyüzü ölümün habercisiydi, zaman donmuş tanrılar sanki dünyaya bir mesaj verme çabası içindeydi. Her şey yaklaşmakta olan bir kıyımın ve karanlığın işaretiydi.
Çok hafif bir ses duyuluyordu önce çok uzaktan geldi kulak kabartılmazsa aslında ses duyulmayacak kadar hafif ve sakindi, fakat rüzgarın uğultusuyla birlikte kar tabakasının ezilişi yavaşça yaklaşmaya başladı.
Adımlar düzenli olsa bile o taraftan gelen korkunç ve rahatsız edici Xhu karanlığı bile ürkütmeye yetmişti. Simsiyah bir pelerin omuzlarından yere kadar iniyor, her adımında rüzgarla birlikte dalgalanıyordu, uzun bembeyaz saçları rüzgarın dalgalandırmasıyla yüzünün önüne düşüyordu fakat gecenin ortasında bile o donuk kızıl-karanlık gözleri acımasız bir parıltı taşıyordu.
Bir taş yığınının yanına geldiğinde durdu eğildi ve karların altından çıkmış donmuş sımsıkı bir ele baktı. El içinde bir şey tutuyordu, sanki son anına kadar ne olursa olsun korumaya yemin etmişti elindekini, Pegwalsge kaskatı kesilen eli açmaya yeltenmedi direkt bilek hizasından kopardı, elinde beliren siyah alev tuttuğu kaskatı eli küle çevirdi ve küçük siyah damarlarla çevrili morumsu bir küre açığa çıktı.
Pegwalsge küreyi kaldırıken o donuk gözleri açılmış gibiydi. Küreden yayılan muazzam Xhu bile Pegwalsge’nin sahip olduğu rahatsız edici baskın Xhuyu örseleyemedi, küredeki siyah damarlar vücuduna yayıldığında aldığı zevk tattığı acıyı gölgede bırakmıştı.
“Tanrıların gazabı ne menem şey” dedi kendi kendine gülümsemesi buz gibi soğuktu.
Orbun Xhusunu iyice özümsedikten sonra kafasını gökyüzüne doğru kaldırdı, kapkaranlık hava halen ayı gizliyordu
“Merhamet dilesem affedilir miyim ?” dedi yüzündeki o soğuk pis sırıtış artmıştı tanrılarla adeta dalga geçiyordu,
Yüzü gölgede kalmıştı gözlerinde ise insanlığa dair hiç bir şey yoktu, ne merhamet ne acıma sadece elinde tuttuğu ve sahip olduğu kaderi.
“Bu dünya sizin dünyanız değil bu dünya benim kaderim” dedi.
Rüzgar iyice hızlandı, kar gökyüzünde değil aynı zamanda yerden de savruluyordu, artık onun gelişi inkâr edilemezdi. Pegwalsge orbdan özümsediği Xhu ile birlikte gücünü toplamaya başlamıştı, arkasındaki izleri umursamadan yeni bir kıyımı başlatmak üzere yola koyuldu.