İçeriğe geç

Kanunsuz

Bölüm 7 · 40 dk okuma

Kanunsuz

Bölüm 7

Her yara görünmez

"Babam göndermedi." Dedi Masal beş yüzüncü kez. "Ben o olayı duyunca kendim gelmek istedim, babamın haberi bile yok. Bartu abi gizlice getirdi beni." Dediğinde elleri hala bir elimi masanın üzerinde sıkıca tutuyordu.

Yaklaşık bir kaç saattir Masal'la kasaya yakın bir masada otuyorduk. Masal bu masaya oturduğumuzdan beri aynı şeyleri söyleyip duruyordu. Boşta kalan elimle kahve fincanını kavrayıp dudaklarıma götürüp bir yudum aldıktan sonra Masal'ın elini tuttum. "Biliyorum ablacığım." Dedim ama 'ablacığım' derken canım canıyordu. Hem anneme hem o babasını yıllarca televizyonlardan görüp özenen kıza ihanet ediyormuş gibi geliyordu.

Diğer yandan bu kelimenin canımı yakması bana kendimi kötü hissettiriyordu çünkü Masal'ın hiç bir suçu yoktu. Ayrıca düşündüğüm kadar egolu ve kibirli bir kız değildi fazlasıyla tatlı ve anlayışlıydı. Ya da kendimi böyle düşünmeye zorlayarak onu sevmeye çalışıyordum.

Masal'ın gözleri masanın üzerinde papatyaların yanında duran buz mavisi rengindeki penguene kaydı. "Ben peluş oyuncakları çok severim," dedi kısık bir sesle hemen ardından yüzünde bir tebessüm oluştu. "Sende severmişsin. Babam söylemişti bende moral olur diye getirdim sana..." derken gözleri çoktan benim üzerime dönmüştü.

Elini daha sıkı tutup ona gülümserken, babamın oyuncaklara olan düşkünlüğümü nerden bildiğini sorguluyordum. "Küçükken severdim." Diye savunmaya geçtim, yalandı tabi. Hala peluş oyuncağımla uyuyordum ama şuan oynadığım abla rolü bu gerçeği söylememi engelliyordu. "Artık yeniden seviyorum sanırım." Dediğimde Masal'ın yüzündeki gülümseme daha da genişledi.

Neden bilmiyorum ama mutlu olması benide son derece mutlu etmişti. Elimi saçlarına uzatıp önüne düşen bir kaç tutamı arkaya ittiğimde bunu aynı annem gibi yapmıştım. "Yesene ablacığım yemeğini, bak beğenmediysen tatlındanda başlayabilirsin." Dediğimde ona göz kırptım. "Ebeveyninlerin sıkıcı kuralları ablanın yanında işlemez."

Masal önce önündeki sarmalara sonra çikolatalı pastasına baktı. Buraya sabahın bir körü geldikleri için kahvaltı yaptıklarını sanmıyordum aç kalmasın diye yemesini istemiştim fakat Masal ona söylediğim bütün seçenekleri red ederek -serpme kahvaltıyı ve biber dolmasını bile- sarma istemişti. Çikolatalı pastayı ben kendim getirmiştim çünkü ne sevdiğini bilmiyordum ama emin olduğum tek bir şey vardı. Her çocuk çikolata severdi.

Masal sarmayı bile sadece benim ısrarımla kabul etmiş olsa bile çikolatalı pastaya hayır diyemezdi. Elimi Masal'ın elinden çekip çatalı elime aldığımda sarmaya batırıp ona doğru uzattım. "Yaklaş bakalım." Masal sadece yüzüme bakarken soğuk terler döküyordum. Acaba fazla mı abartmıştım?

Gerizekalı! Kız on altı yaşında, on altı! Küçük çocuk mu bu yemek yedireceksin?

Ay kesin yanlış anladı!

Hemen yiyip git diye bir mesaj vermedim umarım!

Zihnimde binbir türlü tilki dolaşırken Masal hiç düşündüğüm gibi bir tepki vermemiş uzanıp sarmayı ağzına alıp yemişti. Tuttuğum nefesimi yavaşça verirken, "aferin benim balıma." Diye söylendim gururlu bir sesle. Çatalı bu sefer pastaya daldırıp ufak bir parça alıp ona uzattığımda, "bak bu çok güzel yemezsen pişman olursun." Dedim ciddi bir sesle. "Öyle bildiğin çikolatalı pastalar gibi değil, sırf teyzem bu pastayı yapsın diye yataklara düşüp hasta olduğumu hatırlıyorum." Dedim.

Masal buna sesli kısa bir kahkaha attığında, "gülme kız." Dedim çatalı ona doğru biraz daha uzattığımda onuda dudaklarının arasına alıp çiğnemeye başladı. "Gerçekten çok güzel, ben normalde sevmem çikolatalı pasta ama teyzeminki bir başka." Diye böbürlendiğimde Masal'ın kaşları havalandı. Gerçekten beğendiği belli eden bir mırıltı çıkardığında, "bak," dedim kahvemden bir yudum alarak. "Demiştim."

"Gerçekten harika."

Ben Masal'la ilgilenirken gözlerim bir anlığına restoranın kapısına kaydığında içeri giren kişilerle kaşlarım çatıldı. İnci sadece 'yarım saatliğine' gittiği alışverişten sonunda dönmüştü fakat yanlız değildi yanında torbaları taşıyan geçen gün burda bizimle yemek yiyen Yavuz ve Kıvanç'ın kuzeni vardı. Bu fırlama kuzenim gene ne haltlar karıştırıyordu?

Masal'a doğru dönüp "sen biraz bekle balım ben hemen geliyorum." dedim ve oturduğum yerden kalkıp hemen İnci ve Egemen'e doğru ilerledim.

İnci'de az önce beni Masal'la sarmaş dolaş görmüş olacak ki ikimizde aynı anda "Ne bu hal?" Diye birbirimize sorduk.

İnci kollarını göğüsünde birleştirerek "önce sen mi açıklarsın yoksa ben mi açıklayayım?" Diyip Egemen'i gösterince, Egemen'le göz göze geldik. Beni pür dikkat dinliyor bir açıklama yapmamı bekliyordu. Gözlerimi ondan ayırarak yeniden İnci'ye baktığımda "Hastaneye kaldırıldığımı duymuş ilk fırsatta gelmiş." Dedim Masal'ı kast ederek. "Ezgi kızın fazla üstüne gitti dayanamadım." Dediğimde İnci gözlerini devirip Egemene baktı. "Tanıştırayım kuzenim Pollyanna Miray." Dediğimde kaşlarımı istemsizce çattım.

"Ne yapayım İnci? Küçücük kıza herkesin içinde bağırdığı için Ezgi'ye alkış mı tutsaydım?" Dediğimde konuşmayı Egemen'in çalan telefonu böldü. Egemen telefonu cebinden çıkarıp ekran bakınca yüzü bir an gevşedi ve ekrana bakarak "pardon hanımlar." Dediğinde yeniden İnci'ye döndüm. Egemen telefonu açıp dışarı çıkarken gözlerimle Egemen'i gösterip "ne bu hal?" Diyince İnce omuzlarını indirip kaldırdı.

"Yavuz olmadı kuzenine yazdım." Dediğinde İnci'nin omzuna vurdum.

"Salak saçma haraket etme beni delirme! Biri Kıvanç'ın abisi diğeri kuzeni." Sesimdeki uyarı gayet açıktı ama İnci bu uyarıyı görmezden gelerek poşetleri bıraktığı yerden alıp mutfağa ilerledi. "Ne olmuş Kıvanç'ın kuzeniyse?" Dediğinde bende Egemen'in bıraktığı poşetleri alarak Mutfağa ilerledim.

"Ne demek ne olmuş?"

İnci ciddi ilişki insanı değildi. En uzun ilişkisi bir ay bile sürmeyen bir kızın nasıl olurda en yakın arkadaşının abisiyle çıkmak isterdi anlamıyordum. "Yarın bir gün terk edeceksin ya da aldatacaksın olan Kıvançla arkadaşlığınıza olacak İnci." Dediğimde İnci gözlerini devirdi.

"Neden aldatacakmışım?" Dedi ellerindeki poşetleri tezgahın üzerine bırakarak. "Bal gibi çocuğu bulmuşum." Mutfakta telefonuyla uğraşan Ezgi'ye dönüp "Haksız mıyım Ezgi?" Dediğinde "Tabiki haksızsın." Diye yükseldim.

"Kızım sende hiç akıl yok mu en yakın arkadaşının abisinden sevgili mi olur?"

"Abisi değil kuzeni."

"Ne fark eder! Ha abisi ha kuzeni, yarın bir günü ilişkinizde bir sorun çıksa Kıvanç arada kalır." Dediğimde İnci yanaklarımı sıkarak "çok kasıyorsun kuzi" diyince geri çekildim.

"Sen mi çağırdın Egemen'i, o yüzden mi bu kadar geç geldin?" Dediğimde Ezgi elindeki telefondan başını kaldırmadan "Çiğdem junior." Diyince İnce kısa bir kahkaha attı.

Ciddiyet namına hiçbir şey yok bunlarda!

Ciddi bir şey soruyorum burda.

İnci ona dik dik baktığımı görüp ufak bir öksürükle boğazını temizledi

"Yolda karşılaştık." Tek kaşım havalanırken başımı hafifçe omzuma yatırdım. "Buna inanmamı bekleme benden." Dedim soğuk bir sesle. "Tunç bile Ezgi'nin croplarını jant bezi yaparken daha yaratıcı bir yalan söylemişti."

İnci gözlerini kısıp bana baktı. "Beni o sünger beyinliyle bir tutma. Yalan söylesem asla anlamazsın tamam mı? Ayrıca gerçekten tesadüf."

"Tabii." Dedim düz bir sesle. "İsviçre saatleri kadar tesadüfi bir karşılaşma." Ezgi telefonuna bakıp kıkırdarken İnci gözlerini devirip yanımdan geçti. "Eğer eski sevgilinin telefonunu açsaydın karşılaşmazdık." Dediğinde bir an afalladım. Konunun Canis'le ne alakası vardı?

"Canis mi?" Diye mırıldanırken arkamı dönüp İnci'ye baktım. "Ne olmuş ona?"

"Ne karın ağrısı var bende anlamadım." Dedi İnci omuzlarını indirip kaldırırken. "Sana sormalı, aramış açmamışsın yolda önümü kesti."

Bir dakika bir dakika az önce doğru mu duydum?

O boynuzlu deve yılanı benim kuzenimin önünü mü kesmiş?

Evet kesinlikle doğru duydum.

"İt herif." Diye söylendiğim sırada Ezgi başını telefondan kaldırıp bana baktı. Şuan herkes neden bana bakıyordu? Maymun gözünü açmış olamaz mı? Ezgi ve İnci'nin bakışlarından rahatsız olup "e derdi neymiş?" Diye konuyu dağıtmaya çalıştım.

"Seninle konuşmak istiyormuş." Dedi İnci saçlarını bileğindeki tokayla toplarken "Engellemişsin onu şaşırmadım değil yani sosyal deney yapılıyor sandım o an sonra 'oh iyi yapmış.' Dedim o da benim kolumu tuttu ben çığlık attım sonra Egemen geldi sonra buraya geldik." Diye tek nefeste özet geçerken saçını çoktan bitirmişti. "Sen niye engelledin onu?" Diye topu bana atınca önlüğünü üzerine geçirip belinin üzerinde bağladı.

Şuan burda Canis'in beni aldattığını söylesem Ezgi bu sinirle gidip Canis'i parçalayabilirdi. Hatta sabahki olayıda düşününce önce beni daha sonra Canis'i parçalardı. İnci ise bu haberi anneme uçurur annem tüm gün başımın etini yerdi bu gerçeği onlara söylemeden burdan çıkmam gerekiyordu.

Ezgi ve İnci'nin gözleri üzerimdeyken soğuk terler döküyordum resmen!

Düşün Miray düşün!

Kenan Arslan'ın kızısın sen tek ayak üstünde bin tane yalan söylemen lazım!

⚖️

Kıvanç duyduklarına hala inanamıyordu ya da inanmak istemiyordu. Bartu onun boş bakışlarına daha fazla dayanamayarak Kıvanç'ın saçlarını elleriyle geriye itip onu ensesinden tutarak biraz kendine yaklaştırdı. "Anladın dimi Kıvanç?" Diye sorduğunda Kıvanç önce içerde oturan Masal'a sonra Bartu'ya baktı.

"Amcam intikam konusunda bu kadar kesin mi düşünüyor? Sen üç yıldır Kenan'a şoförlük yapıyorsun öyle mi?" Kıvanç hala duyduklarını sindiremiyordu. Bartu başını sallayıp bunu onayladığında Kıvanç'ın bir adım geri çekildi. "Abi siz bunları niye ban söylemiyorsunuz?" Diye patladı birden.

"Lan bilip ne yapacaksın?!" Diye Bartu Kıvanç'ın ensenine bir tane yapıştırınca Kıvanç bir an sendeledi. "Göte bak. Sen oku diye beynini siktiğimin puştuna burda şoförlük yapıyorum sen gelmiş bana bağırıyorsun."

Kıvanç, Bartu'nun vurduğu yeri ovuştururken Bartu derin bir nefes aldı. "Bak Kıvanç sakın Miray'a bir şey demiyorsun tamam mı? Sen beni tanımıyorsun bende seni."

"Tamam söylemem." Dedi Kıvanç kaşlarını çatarak. "Sizde beni iyice çocuk yaptınız, söylemeyeceğim ama sende ne Miray'a ne Masal'a dokunmayacaksın tamam mı? Amcama istediğini vermeyeceğiz." Dediğinde Bartu'mum gözleri içerde oturan Masal'a kaydı. İçi acıyordu o masuma bir laf söylemeye, kıyamıyordu ona.

"Yok lan ne dokunacağım kızlara," dedi Bartu hala Masal'ı izlemeye devam ederek. "Ama babalarına dokunmayacağıma söz veremem." Gözleri yeniden Kıvanç'a döndüğünde kaşları iyice çatıldı. "Yavuz'dan hala haber yok mu?"

Kıvanç başını iki yana sallayıp gözlerini ovuşturdu. İki gündür gözüne bir gram uyku girmemişti "yok," diye yorgun bir sesle söylendi. "Yok abi yok,Egemen'le bakmadığımız yer kalmadı. Hala haber yok!" Dediğinde nerdeyse ağlayacaktı. Kıvanç'ın bal rengi irisleri Bartu'nun gözlerine değince Bartu'nun çenesi kasıldı. İki gün önce olanları elbette Bartu'da biliyordu.

"Bartu ben ilk defa korkuyorum." Dedi Kıvanç sesi titreyerek. "Abim sanki her saniye benden gidiyormuş gibi hissediyorum. Amcam yapmış olamaz dimi?" Dedi yalvaran gözlerle bir çocuk gibi. "Dokunmaz yine abime?"

Hayır diyemedi Bartu çünkü Orhan Karahan bu ailenin üzerine çökmüş bir karabuluttu. Sırf abisinin yerine geçmek için yıllarca hem kendi çocuklarını hemde yeğenini kullanmış bir piç kurusuydu. Bartu'nun yetim kalmasının tek sebebiydi. Dokunmadı diyemedi çünkü bilirdi. Orhan Karahan ne isterse onu söke söke alırdı.

"Bilmiyorum." Dedi derin bir nefes vererek kısık bir sesle.

"Benim yüzümden." Diye mırıldandı Kıvanç. "Benim yüzümden, her şey benim yüzümden." Kıvanç'ın eli kalbine giderken Bartu hemen bir sandalyeyi yanlarına çekip Kıvanç'ı onun üzerine oturttu. Kıvanç'ın kalp hastası olduğunu bilen nadir insanlardan biriydi Bartu'da ama ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Onu sakinleştirmesi mi gerekiyordu?

"Hayır," diye mırıldandı yatıştırdı bir sesle. "Hayır abim neden senin yüzünden olsun? Bak sakin ol al derin bir nefes." Dediğinde Kıvanç onun komutunu dinleyerek bir nefes aldı. "Yavuz lan bu!" Dedi Bartu Kıvanç'ı rahatlatmak ister gibi. "Çıkar bu gün yarın ortaya abim, sen sıkma canını." Yavuz'un ortadan kaybolması hiç normal değildi. Hatta Bartu onun yaşadığından bile şüphe ediyordu ama Yavuz ölsede Bartu Kıvanç'ı yaşatmak zorundaydı çünkü o Yavuz denen piç onu ölse bile rahat bırakmaz her gece onu uykusuz bırakırdı.

"Kıvanç?" Bartu arkasından gelen sesle geri çekilirken, Kıvanç'ın gözleri kapı eşiğinde ona çatık kaşlarla bakan Miray'a kaydı. "İyi misin sen?"

"Kalbim sıkıştı bir an." Dedi Kıvanç elini hala kalbine bastırarak.

Miray bir anda yanlarına geldi. Gözleri önce Kıvanç'ın göğsüne bastırdığı elde takıldı, sonra yüzüne. "Rengin atmış," dedi sert ama titrek bir sesle. Dizlerinin üzerine çöküp Kıvanç'ın göz hizasına geldi. "Kıvanç bana bak."

İki eliyle yüzünü tuttu. Başparmakları yanak kemiklerine bastı. "Derin nefes. Benimle. Şimdi."

Kıvanç gözlerini kapadı. Titreyerek nefes aldı.

"Yavaş ver," dedi Miray. "İlaçlarını içtin mi bugün?" Miray sadece Kıvanç'a odaklanmışken Bartu'nun gözleri ikisi üzerinde gidip geliyordu. Miray'ın Kıvanç'a karşı bu kadar dikkatli olması gözünden kaçmamıştı.

Kıvanç gözlerini kaçırarak başını iki yana salladı. "Unuttum." Dedi kısık bir sesle ama unutmamıştı. İki gündür abisinin derdine düştüğü için almak istememişti.

Miray sinirle gözlerini kapadı ama bağırmadı. "Harika. Gerçekten harika." Miray gözlerini açmadan önce derin bir nefes verdi. "İyi misin, hastaneye gidelim mi?"

Kıvanç başını sallarken hala Miray'ın yüzüne bakamıyordu. "Daha iyiyim." Diye mırıldanırken Miray'ın gözleri yanlarında dikilen Bartu'ya takıldı. "Siz?" Dedi buz gibi bir sesle. "Siz nerden tanışıyorsunuz?"

Kıvanç oldukça doğal bir sesle "Az önce yardım etti." Diye mırıldanırken Miray'ın kaşları çatıldı. Tam bir şey demek için dudaklarını aralamıştıki çalan telefonun sesi bütün sessizliği böldü.

Kıvanç'ın telefonu ekrandaki Egemen yazısıyla yanıp sönüyordu. Telefonu açıp kulağına götürdüğüne karşı taraftan korku dolu bir ses yükseldi. "Kıvanç!" Diye bağırdı Egemen konuşmasına izin vermeden. "Hastaneye geçiyoruz oyalanmadan gel!"

Kıvanç duyduğu cümle ile afallarken "hastane mi?" Diye mırıldandı. "Ne hastanesi Egemen?!"

"Yavuz... Yavuz'un durumu çok kötü..."

Cümle yarım kaldı ama yetti.

Kıvanç'ın yüzündeki ifade boşaldı. Sanki birisi içindeki bütün havayı çekip almıştı. "Ne demek kötü?" dedi ama sesi artık kendine ait değildi.

Telefondan siren sesi geliyordu. Metalik, keskin, telaşlı.

Kıvanç'ın dizleri titredi. "Ne demek durumu kötü?" Kelimeler dudaklarından çıktı ama sesini duyurabildiğine emin değildi. "Ne demek kötü?" Diye tekrar etti. Kalbindeki baskı devam ederken "Egemen abi yaşıyor değil mi?" Diye feryat etti.

Herkes nefesini tutmuş Egemenden gelen cevabı beklerken karşı tarafta bir saniyelik sessizlik sessizlik oldu. O sessizlik Kıvanç'ın göğüsüne taş gibi otururken Bartu'nun elleri titriyordu.

"Yaşıyor." Dedi artık Kıvanç için çok uzak olan ses. "Hastaneye geldiğin zaman anlatacağım."

Hat kapanır kapanmaz Kıvanç ne yapacağını bilemedi. Feryat figan ağlamalı mıydı yoksa o ağlama işini sonraya mı bırakmalıydı? Önce abisinin yanına mı gitmeliydi yoksa amcasının yanına gidip canına mı okumalıydı? Kıvanç şuan abisini görmek istiyordu fazla düşünmeden Miray'ın omzuna çarparak yanından geçip giderken içinde giderek büyüyen yangını durdurmaya çalışıyordu.

Miray arkasından seslensede kulaklarında çınlayan Egemen'in sesi Kıvanç'ın zihnini sürekli geçmişe götürüyordu.

⚖️

Kıvanç abisinin odasının önünde beklerken yetişemediği kapı kolunu tutmak için son bir kez daha zıplayıp o küçük demiri tutarak aşağı çekti. Kapı açıldığında yüzündeki o zafer gülümsemesini gizlemeden odaya girdi. "Abisi." Diye seslendi yatakta uyuyan abisine.

Kıvanç beş yaşında olmasına rağmen yaşıtlarına göre biraz daha inatçı, biraz daha meraklıydı. Boyu kapı kollarına yetmezdi belki ama cesareti her şeye yeterdi.

Yatağın kenarına kadar yürüdü. Küçük elleriyle yatağın çarşafını tutup kendini yukarı doğru çekmeye çalıştı. Başaramayınca dudaklarını büzdü ama vazgeçmedi. Bir kez daha denedi. Bu sefer dizini yatağın kenarına koyup tırmandı ve abisinin yanına oturdu.

"Abisi..." diye daha yumuşak bir sesle tekrar etti.

Yatakta uyuyan abisinin yorgun ve morluklar içindeki yüzüne bakarken minik kırmızı dudaklarını abisinin yanağına bastırdı. "Abi uf olmuş." Dediğinde sesi titreyerek çıkmıştı. Parmağını abisinin yanağına koyup hafifçe okşarken Yavuz'un gözleri aralandı.

"Abisi?"

"Abim..." Yavuz zorlukla gözlerini açmaya çalışırken Kıvanç tekrar dudaklarını yanağındaki morluğun üzerine bastırdı.

Yavuz'un nefesi bir an takıldı. Küçük dudakların değdiği yer sızladı ama canı en çok o temasın masumiyetine yandı.

"Kıvanç..." diye mırıldandı sesi kısık, boğuk.

Küçük çocuk geri çekilip abisinin yüzüne baktı. Kaşları çatılmıştı.

"Abi uf olmuş." dedi yine, bu sefer daha net. Parmak uçlarıyla morluğun kenarını okşadı.

Yavuz gözlerini tamamen açtı ama bakışlarını kaçırdı. Tavana dikti gözlerini. Bir beş saniye sustu. O beş saniye Kıvanç'a çok uzun geldi.

"Düştüm." dedi sonunda.

Kıvanç hemen başını iki yana salladı.

"Hayır. Düşünce diz uf olur." Küçük eliyle kendi dizini gösterdi. "Yanak niye uf? Bahçede mi uf olmuş?"

Yavuz istemsizce hafif bir gülümseme bıraktı. Bu çocuğun mantığı, dünyanın en acımasız sorgusuydu. "Galiba." dedi yumuşak bir tonla geçiştirmek için.

Kıvanç ikna olmamıştı. Yatağın üzerine biraz daha yaklaştı, iki elini Yavuz'un yüzünün iki yanına koydu. Küçücük avuçları, morlukların arasında kayboldu.

"Acıdı mı?"

Yavuz bir an düşündü. Fiziksel acıyı değil, dün geceki sessizliği, bağırışları, yumrukların çıkardığı o tok sesi hatırladı. Ama Kıvanç'ın gözlerine bakınca bütün o görüntüler geri çekildi. "Geçti." dedi sadece.

Kıvanç'ın gözleri doldu. Beş yaşındaki bir çocuğun gözyaşı, sessiz ama ağır olurdu.

"Ben üflerim." dedi kararlı bir sesle.

Yavuz bir şey diyemeden Kıvanç yanağına doğru eğildi, minik dudaklarını morluğun üstüne bastırdı ve uzun uzun üfledi. Sanki gerçekten iyileştirebileceğine inanıyordu. Kıvanç'ın bu hareketi karşısında Yavuz'un boğazı düğümlendi. Ellerini kaldırıp kardeşinin sarı saçlarını nazikçe okşadı. "Sen var ya..." dedi ama cümlenin devamı gelmedi çünkü kıvanç hemen araya girdi. "Kim uf yaptı?"

Bu sefer soru daha ciddi gelmişti.

Yavuz cevap vermediği taktirde Kıvanç'ın başının yetini yiyip her dakika bu soruyu soracağını biliyordu. Yavuz gözlerini kaçırmadı. Küçük kardeşine baktı. O gözlerde korku değil, öfke vardı. Minik bir çocuğa ait olmaması gereken bir öfke.

"Önemli değil." dedi Yavuz.

"Önemli." dedi Kıvanç inatla. "Ben büyüyünce döverim." Yavuz, kardeşinin bu sözleri üzerine acı bir tebessümle karışık derin bir iç çekti. Kıvanç'ın o minicik bedeniyle kendisini koruma isteği, kalbindeki o taşlaşmış ağrıyı biraz olsun yumuşatmıştı. Kolunu zorlukla kaldırıp kardeşini göğsüne doğru çekti. Kıvanç, sanki abisinin canını yakmaktan korkuyormuş gibi büyük bir dikkatle onun yanına kıvrıldı.

"Sen büyü de önce şu boyun kapı koluna yetsin, sonrasına bakarız aslan parçası," dedi Yavuz, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak.

Kıvanç, abisinin göğsüne başını yaslamış olsa da bakışları hâlâ o morluklardaydı. "Boyum uzayacak. Çok süt içeceğim, kocaman olacağım. Sonra sen hiç uf olmayacaksın," diye mırıldandı. Küçük elleriyle Yavuz'un tişörtünün kenarını sıkıca tuttu. Sanki bırakırsa abisi yine bir yerlerde canı yanmış halde kalacaktı.

Yavuz bir an duraksadı. Evdeki o ağır sessizlik, kapının dışındaki o korkunç gerginlik Kıvanç'ın bu masum odasına sızmamalıydı. Onu bu karanlıktan ne kadar koruyabilirdi ki?

"Söz mü?" diye sordu Kıvanç aniden, başını kaldırıp abisinin gözlerinin içine bakarak.

"Ne sözü?"

"Kimse seni bir daha uf yapmayacak. Söz ver."

Yavuz yutkundu. Boğazındaki düğüm canını o morluklardan daha çok yakıyordu. Verebileceği bir söz değildi bu; bu evin duvarları arasında verilen sözler genellikle havada asılı kalır, ilk şiddetli rüzgarda yıkılırdı. Ama karşısındaki o iki dolu göz, o kadar büyük bir umutla bakıyordu ki... dün gece annesinin dediklerini hatırladı. 'Kıvanç sana emanet.' Yavuz ölüme bu kadar yaklaşmışken tek sayıkladığı kucağındaki minik çocuğun adıydı.

"Söz." Diye mırıldandı Yavuz. "Ne seni uf yapabilecekler nede beni," Yavuz, Kıvanç'ın yüzündeki gülümsemeyi izlerken kardeşinin saçlarını geriye yatırdı. "Ben hep koruyacağım seni."

Kıvanç, aldığı bu sözün huzuruyla başını tekrar abisinin göğsüne yasladı. Yavuz'un kalp atışlarını duyabiliyordu; hızlıydı, sanki yorgun bir maratonu yeni bitirmiş gibi düzensiz çarpıyordu. Küçük çocuk, abisinin tenindeki o soğukluğu ve odadaki keskin merhem kokusunu beş yaşındaki aklıyla bir yere oturtamasa da, "emanet" kelimesinin ağırlığını Yavuz'un kollarının sıkılığından hissediyordu.

"Abisi?" Dedi dudakları titreyerek aklına gelen şeyle abisinin yakasını daha sıkı tutarken başını kaldırıp gözlerini Yavuz'un gözlerine kitledi.

"Abim?"

"Anni gibi gideceksin sandım." Dediğinde daha fazla kendini tutamadı Kıvanç. Amcasının ona 'ağlama!' Diyen sesi abisinin göğüsündeyken ona ulaşamayacağı için abisine daha sıkı sarılarak sessizce ağladı. "Ben geldim sana, sen duymadın beni."

Yavuz, duyduğu bu cümleyle sanki göğsüne binlerce iğne batırılmış gibi hissetti. Kıvanç'ın o minicik omuzlarının sarsılışı, dün gece yediği darbelerden çok daha ağır bir hasar bırakıyordu ruhunda. Annesinin ölümü babasının gidişi bu evde bir tabuydu; kimsenin yüksek sesle konuşamadığı, sadece boşlukla anlatılan bir hikayeydi. Ama beş yaşındaki bir çocuğun zihni, o boşluğu en korkunç ihtimallerle doldurmuştu bile.

Yavuz, titreyen kollarını kardeşinin etrafına daha sıkı doladı. Onu adeta kendi bedeninin içine saklamak, dışarıdaki dünyadan ve amcasının o sert sesinden koparıp almak istiyordu.

"Gitmem..." diye fısıldadı Yavuz, sesi bir yemin gibi yankılandı odada. "Ben buradayım abim. Seni duydum, sadece... sadece rüyamda senin sesini takip ediyordum, uyanmaya çalışıyordum."

Kıvanç, burnunu abisinin tişörtüne sürterek hıçkırıklarını dindirmeye çalıştı. "Amcam dedi ki... 'Abin uyuyor, git başından' dedi. Ama sen çok uyudun. Ben korktum."

Yavuz'un dişleri birbirine kenetlendi. Amcasının o gaddar tavrını hayal edebiliyordu. Kıvanç'ı o adamın insafına bırakma düşüncesi, Yavuz'un içindeki tüm fiziksel acıyı bir kenara itip yerine saf bir koruma içgüdüsü bıraktı. Kardeşinin göz yaşlarını silerek dudaklarını anlına bastırdı.

"Özür dilerim aslanım, çok özür dilerim..."

Yavuzun gözleri bir an kardeşinin minik çıplak ayaklarına kayınca içi acıdı. Dün gece malikanenin bahçesinde dayak yerken havanın yağmurlu ve soğuk olduğunu hatırlıyordu. "Çorapların nerde senin?" Diye sorduğunda yeniden Kıvanç'ın gözlerine baktı. Egemen dün gece Kıvanç'ın ağlama seslerini ona anlatmıştı beraber dayak yemişlerdi ama Egemen'in durumu daha iyiydi. Kıvanç'ın Yavuz'un yanına çöktüğünü ve elini sımsıkı tuttuğunu anlatmıştı.

Çıplak ayakla mı çıkmıştı o yağmurda dışarı?

Kıvanç, abisinin sorusuyla birlikte bakışlarını kaçırıp çıplak ayak parmaklarını yatağın çarşafına gömdü. Utandığından değil, o anı tekrar yaşıyormuş gibi hissettiği için omuzları çökmüştü. "Bulamadım," diye fısıldadı Kıvanç. Sesi o kadar küçüktü ki, Yavuz kalp atışlarının gürültüsü arasında bu fısıltıyı zor seçti. "Ellerini tuttum, 'kalk' dedim... Ama sen kalkmadın."

Yavuz'un zihninde dün gecenin puslu görüntüleri canlandı. Yağmurun hızıyla yüzüne çarpan her damla, vücuduna inen her darbeyle birleşip onu karanlığa itiyordu. Bilincini kaybetmeden hemen önce hissettiği o minicik, sıcak elin hayal olduğunu sanmıştı. Meğer o cehennemin ortasında, beş yaşındaki bir çocuk, yalın ayak çamurların içinde abisinin canını kurtarmaya çalışmıştı.

Yavuz, kardeşinin buz gibi olmuş ayaklarını kendi avuçlarının içine aldı. Onları ısıtmak istercesine ovuştururken, parmak uçlarındaki titremeye engel olamadı.

"Çok üşüdün mü?" dedi Yavuz. Sesi artık sadece kısık değil, derin bir kederle parçalanmıştı.

Kıvanç başını iki yana salladı. Yavuz dolan gözlerine daha fazla engel olamadan dudaklarını kardeşinin anlına, yanağına, boynuna, saçlarına bastırdı. Sanki ne kadar çok öperse onu ısıtabilecekti.

Yavuz'un dudakları kardeşinin buz kesmiş teninde gezerken, her öpücükte vicdanındaki o amansız sızı daha da derinleşiyordu. Bir çocuğun dünyası oyunlarla, masallarla dolu olmalıyken, Kıvanç'ın dünyası çamur, soğuk ve abisinin kanlar içindeki yüzüyle mühürlenmişti.

"Özür dilerim abim, çok özür dilerim..."diye fısıldadı Yavuz. Sesi artık bir hıçkırığa teslim olmuştu. Kıvanç'ın o gece yalın ayak bahçeye fırlayıp, amcasının öfkesine rağmen kendisini kurtarmaya çalışması, Yavuz'un sırtındaki tüm o kamçı izlerinden daha çok yakıyordu canını.

Kıvanç, abisinin bu kadar yoğun ağlamasına alışık değildi. Küçük ellerini Yavuz'un ıslak yanaklarına koydu, başparmaklarıyla gözyaşlarını silmeye çalıştı. "Ağlama abisi, bak ben buradayım. Gitmedim ki," dedi, sanki asıl teselliye ihtiyacı olan kendisi değilmiş gibi. "Ayaklarım geçti, ellerin ısıttı hemen."

Yavuz, kardeşinin ellerini sıkıca tutup avuç içlerini öptü. "Bir daha asla," dedi Yavuz, gözlerindeki o kederli bakış aniden keskin, sert bir kararlılığa dönüştü. "Bir daha asla o kapıdan dışarı yalın ayak çıkmayacaksın. Ne olursa olsun... Ben ölsem bile sen sakın o yağmura çıkma Kıvanç."

"Ölme," dedi Kıvanç hemen, dudakları yine büzülürken. "Ölürsen toprak olursun. Ben toprağı sevmem, çok soğuk. Hem çiçekler çıkar üstünde, ben o zaman sana sarılamam ki."

Yavuz, kardeşinin bu masum ama dehşet verici mantığı karşısında nefesinin kesildiğini hissetti. Onu daha da sıkı göğsüne bastırdı. Üzerindeki battaniyeyi Kıvanç'ın üzerine sarıp onu sıkıca kendine çekti. "Abisinin can parçası..."

Yavuz, battaniyenin kenarlarını Kıvanç'ın küçük omuzlarına iyice sıkıştırdı. Kendi bedeni hala dün gecenin sızısıyla sarsılsa da, kucağındaki bu küçücük ısı kaynağı ona dayanma gücü veriyordu. Kıvanç'ın hıçkırıkları yavaş yavaş iç çekişlere dönüşmüş, başı Yavuz'un boyun girintisine iyice yerleşmişti.

"Toprak olmayacağım," diye fısıldadı Yavuz, kardeşinin sarı saçlarının arasına bir öpücük daha bırakırken. "Senin için gökyüzü olurum, bulut olurum ama gitmem. Söz verdim ya, uyanmaya çalışırım hep."

Kıvanç'ın gergin vücudu, abisinin güvenli kollarında gevşemeye başladı. "Abisi?" dedi Kıvanç, sesi artık iyice boğuklaşmış, uykunun o ağır perdesi üzerine inmeye başlamıştı.

"Efendim abim?"

Kıvanç'ın göz kapakları artık taşınmaz bir yük gibi ağırlaşıyordu. Yavuz'un tişörtünü sıkan minik parmakları yavaşça gevşedi. Odanın içindeki keskin ilaç kokusu, battaniyenin sıcaklığıyla birleşince küçük çocuğun zihnindeki o korkunç görüntüler silikleşmeye başladı.

"Uykun mu geldi aslan parçası?"

Kıvanç cevap vermedi, sadece onaylarcasına başını abisinin göğsüne biraz daha sürttü. Derin bir nefes aldı; bu seferki nefesi o titrek, korku dolu iç çekişlerden değildi. Huzurun eşiğine gelmiş, derin bir uykunun kollarına kendini bırakmak üzere olan bir çocuğun teslimiyetiydi.

Yavuz, kardeşinin her nefes alışında göğsünün yükselip alçalışını izledi. Kıvanç'ın o buz gibi olmuş ayakları şimdi battaniyenin altında Yavuz'un bacaklarına değiyor, yavaş yavaş ısınıyordu. Yavuz, canı yanmasına rağmen milim kımıldamadı. Kardeşinin uykusunu bölmektense, binlerce yumruğa daha razıydı.

"Kimse seni uf yapamayacak..." diye mırıldandı Kıvanç, rüya ile gerçek arasındaki o ince çizgide. Sesi bir sayıkladama kadar belirsizdi. "Çünkü... ben üfledim... geçti..."

Ve sonra, odanın o ağır sessizliğine Kıvanç'ın düzenli nefesleri hakim oldu. Küçük çocuk, abisinin kalbinin üzerinde, dünyadaki en güvenli limana sığınmışçasına derin bir uykuya daldı. Yavuz ise kollarını bir an bile gevşetmedi.

⚖️

Kıvanç, kontağı kapatmaya bile vakit bulamadan araçtan fırladığında, lastiklerin asfalt üzerindeki çığlığı henüz dinmemişti. Kalbi, göğüs kafesini parçalamak isteyen hırçın bir kuş gibi çarpıyordu. Bakışları acil girişine kilitlendiği an, dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti.

Hastanenin neredeyse tüm nöbetçi ekibi, sedyeler ve cihazlarla birlikte kapıda hazır kıta bekliyordu. Bu bir rutin değildi; bu, gelmekte olanın bir felaket olduğunun sessiz ilanıydı.

Tam o sırada, sirenlerin yırtıcı sesi bahçeyi döverek bir ambulans giriş yaptı. Araç, acil servis ekibinin önünde sarsılarak durur durmaz arka kapılar gümleme sesiyle açıldı. Kıvanç, gördüğü manzarayla olduğu yere çakılıp kaldı.

Beyaz sedyenin üzerinde, hayata dair en ufak bir emare taşımayan o yüz abisine aitti. Yavuz'un her zaman dimdik duran bedeni, şimdi kan gölüne dönmüş bir örtünün üzerinde, doktorların hummalı elleri arasında sarsılıyordu.

Kıvanç o an o görüntüye o kadar odaklanmıştı ki diğer arabadan inen Miray ve Bartu'yu fark etmedi. Hatta Yavuz'un arkasından inen Egemen'i bile görmemişti. Kendi attığı çığlıkları duyamayacak kadar gözü kör, kulakları sağır olmuş olabilir miydi? Adımları kontrolsüzce onu sedyede yatan Yavuz'a götürürken "Abi!" Diye feryat etti bir kez daha. Tek düşüncesi abisine yaslanıp nefes aldığını duymaktı.

Kıvanç'ın boğazından yükselen haykırış, hastane bahçesindeki tüm sesleri bastıran hırçın bir fırtınaya dönüştü. Doktorların elleri omuzlarına kenetlenmiş, onu o kanlı sedyeden uzaklaştırmaya çalışıyordu. "Kıvanç bey lütfen işimizi daha fazla zorlaştırmayın." ama Kıvanç, sanki tüm gücünü o anın dehşetinden alıyor gibiydi. Kendi bedeninin ağırlığını unutmuş, sadece abisine ulaşmak isteyen bir makineye dönüşmüştü.

"Bırakın beni! Abi, bak bana!"

Doktorların uyarıları kulağında sadece anlamsız birer uğultuydu. Onu tutan kollardan kurtulmak için hamle yaptığı sırada, sedye hastanenin otomatik kapılarından içeri süzülmeye başladı. Kıvanç, o an abisinin elinin sedyenin kenarından cansızca sarktığını gördü. O el, çocukken korktuğunda tuttuğu, kendisini her tehlikeye karşı koruyan o devasa güç, şimdi yerçekimine yenik düşmüş, sallanıyordu.

Kıvanç'ın zihninde Yavuz'un kahkahası yankılanırken dizlerinin üzerine çöktü. Gene her şeyi düzelteyim derken her şeyini kaybetmişti. "Abi affet beni!" Diye ağlarken omzunda hissettiği elin sahibine baktı.

Egemen gömleği kanlar içinde Kıvanç'ın yanına çöktü. Kıvanç hiç düşünmeden Egemen'in boynuna sarılıp ağlarken "Benim yüzümden oldu!" Diye söylendi. Egemen'in ona kızmasını hatta belki dövmesini bekliyordu ama Egemen onu sıkıca sarıp Yavuz'un yaptığı gibi göğüsüne bastırdı. Kıvanç sarsılarak ağlarken sağ elini kalbinin üzerine bastırdı.

"Kim yaptı?!" Diye sordu Kıvanç güçsüz bir sesle, gözleri Egemen'in üstündeydi. Kıvanç yüreğinin tam ortasında yanan bu yangını başlatan kişinin canını öyle bir yakmak istiyordu ki Egemen onun gözlerine daha fazla bakamadan bakışlarını kaçırdı.

Kıvanç, Egemen'in baktığı yere döndüğünde Miray'ı görünce bir an nefesini tuttu. "Şimdi değil." Dedi Egemen kısık bir sesle "zamanı değil." Egemen'in sesi sanki bin yıllık yorgunluğu taşıyordu. Ancak Kıvanç'ın içinde yanan yangın sönmek yerine dahada harlandı ama Egemen haklıydı sırası değildi.

Miray yavaş adımlarla Kıvanç'ın yanına ilerleyip diz çöktü. Kıvanç onun dolan gözlerini gördüğünde kalbinin neden bu denli sıkıştığını anlamış değildi. Miray kollarını kaldırıp Kıvanç'a sarılırken Kıvanç nefesini tuttu "Geçecek Kıvanç geçecek."

⚖️

6 saat sonra

Elimdeki kahve bardağını yere bırakarak Kıvanç'a doğru hafifçe ittiğimde Kıvanç'ın gözleri bana döndü. Sabah aldığımız ani haberle Kıvanç apar topar arabasına atlayıp hastaneye gelirken onu yalnız bırakmak istememiştim. Bartu'nun teklifini kabul edip beni buraya getirmesine izin verdiğim sırada Masal'ı İnci'ye emanet edip sadece çantamı alıp restorandan çıkmıştım.

Yavuz'un ameliyatı hala sürdüğü için Kıvanç'ı yalnız bırakma gibi bir niyetim yoktu ama Egemen bana öyle ters bakıyordu ki her an bulunduğum ortamı terk edebilirdim.

"Merak etme," dedim Kıvanç'ı neşelendirmek adına gülümseyerek. Nede olsa gülmek bulaşıcı bir şeydi. "Zehir gibi acı bir kahve değil ama uykunu kaçırır." İçtiğim ve yaptığım kahveler genelde Kıvanç'ın tabiriyle 'zehir' gibi olduğu için benim aldığım kahveleri asla içmezlerdi.

Kıvanç gülümseyerek kahveyi aldığında gözlerim çaprazımızda duran Egemen'e kaydı. Gerçekten beni yiyecekmiş gibi bakıyordu, sorunu neydi bu çocuğun? Yeniden Kıvanç'a döndüğümde kahvemden bir yudum alıp dudaklarımı birbirine bastırdım. "Daha iyi misin?" İyi olmadığını biliyordum. Her halinden belli oluyordu fakat nasıl yardım edeceğimi ilk defa bilmiyordum. Daha öncede dediğim gibi insanlar ağlarken onları nasıl teselli edeceğimi bilmiyorum.

Kıvanç kahvenin olduğu karton bardağı iki eliyle tutarken başını kaldırıp gökyüzüne baktığında sadece onu izledim. "Abim uyanırsa daha iyi olacağım." Dedi kısık yorgun bir sesle.

Baktığı yere bakıp "seni bırakıp gideceğini sanmıyorum." Dediğimde Kıvanç'ın gözlerinin bana döndüğünü hissettim ama ona bakmadım.

"Abin sanki sadece senin için yaşıyormuş gibi bakıyor sana." Saf salak bir insan gibi görünebilirdim ama kesinlikle bir insan sarrafıydım. Bir insanı görür görmez kafamda notunu verirdim ve bu not genelde hep doğru çıkardı. Yavuz'un Kıvanç'a olan ilgisini ve bakışlarını hasta yatağımda anlamıştım.

Ona sanki abisi gibi değilde babası gibi bakıyordu.

Kıvanç "Sadece benim için yaşıyor zaten." Dediğinde bakışlarım ona döndü. "Bu hayatta ne yaptıysa sadece benim için yaptı ama ben onun için hiçbir şey yapamadım." Dediğinde gözlerinin derinliklerinde büyük bir pişmanlık gördüm. "Miray ben abimi çok yalnız bıraktım." Sesi dudaklarından kırılarak çıkarken kafasının içinde düşündüklerinden dolayı gözünden yanağına doğru bir damla yaş akınca elimi uzatıp göz yaşını sildim.

"Hala düzeltmek için vaktin var Kıvanç hala abinin yanında olmak için bolca zamanın var." Dediğimde tamamen onu rahatlatmaya çalışıyordum. "Abin iyileşecek sende onun yanında olacaksın merak etme."

Kıvanç başını iki yana sallayıp gözlerini kaçırırken geri çekildi. Göz yaşlarını silen elim havada kalmışken "hiçbir şey bilmiyorsun." Diye mırıldandığını duydum. "Sen kan vermesen çoktan ölmüştü Miray." Dediğinde Yavuz'un o ambulanstan inerkenki hala gene gözlerimin önüne geldi. Hangi bir nefret insanı bu hale getirebilirdi ki? Gerçekten aklım almıyordu.

Yavuz'un kan grubu Kıvanç ve Egemenle uyumlu olmadığı için ona kanımı vermiştim. Kıvanç her ksaniye bunun için teşekkür ederken Egemen buna karşı çıkmaya çalışmıştı. "İyi ya," işte dedim gülmeye çalışarak "benim kanım adamı bir günde ayağa kaldırır."

"Senin kanın adama bir halt yapmaz." Arkamızdan gelen Egemen'in sesiyle arkamıza dönerken Kıvanç elindeki kahveyi yere bırakıp ayağa kalktı. Egemen'in gözleri benim üzerimdeyken Kıvanç'ın gözleride Egemen'in üzerindeydi "yapma" diye söylendiğini duydum ama Egemen imkanı olsa beni şuan bu hastanenin önünde öldürecekmiş gibi bakıyordu.

Onlara bu kadar yardım etmişken bana bu denli kötü bakması sinirlerimi bozduğu için ayağa kalkıp karşısına dikildim. "Ne demek o?" Anlıyordum acısı vardı ama bu ona bana bu kadar kötü davranma hakkını vermiyordu. Hemde hiçbir şey yapmamışken!

Kıvanç, Egemen'e yalvaran gözlerle bakarken Egemen derin bir nefes verip gözlerini Kıvanç'ın gözlerine dikti. Sabahtan beri anlamadığım bir gerilim vardı burda ama çözecektim. Bu insanların bana niye nefretle baktığını birbirlerini tanıyorken niye hiç görmemiş gibi davrandıklarını öğrenecektim.

"Fazla kan kaybetmiş." Diye yeniden bana döndü Egemen, ses tonundan kendini kontrol etmeye çalıştığını anlayabiliyordum. "Senin verdiğin kanla iyileşemez o yüzden dedim."

"Yetmezse bir daha kan veririm sorun yok." Egemen'in kaşları havalanırken ben onun bakışlarının altında ezilmemek için duruşumu dikleştirdim. Aramızdaki hava giderek gerilirken Kıvanç "tamam." Diyerek araya girdi. "Hava iyice soğuyor içeri girelim." Dediğinde Egemen, Kıvanç'ın omzundan tutup kedi yavrusu gibi önüne atarken hayretle ona bakıyordum.

Ona hiçbir şey yapmamıştım ve o benden nefret ediyordu hatta Kıvanç'ı benden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Sanki Yavuz'un bu halde olma sebebi benmişim gibi davranıyordu. Kıvanç ve Egemen hastanenin kapısından içeri girerken arkalarından derin bir nefes verip sakin kalmaya çalıştım. "Sakin ol Miray, acıları çok büyük ve sadece yabancı birini yanlarında istemiyorlar."

Ama bu çok saçmaydı! Sırf acısı var diye bu acıyı benden çıkarmaya hakkı yoktu. Hastaneye doğru bir adım attığım sırada cebimde titreyen telefonumla elimi cebime atıp telefonumu çıkardım. Annemin aradığını görünce bir kaç saniye bekleyip kendime düşmem için süre verdim. Anneme Kıvanç'ın abisinin hastaneye kaldırıldığını söylemeli miyimdim? Telefonu açıp kulağıma götürdüğümde annemin endişeli sesini duydum.

"Miray kızım nerdesin sen? İnci söyledi apar topar çıkmışsın restorandan, iyi misin?" Elimi saçlarıma götürüp geriye atarken karşımda duran hastaneye bakıyordum.

"Anne," dedim bir yalan uydurmak için ama tabiiki Sinem sultan bunu önceden hissetmiş gibi "Sakın bana bir bahane uydurma Miray!" Diye gürledi telefonun diğer ucundan. "Nerdeysen hemen söylüyorsun gelip seni alıyorum!"

Annemden kurtulamayacağımı anladığım anda onu en zayıf noktasından, anne yüreğinden vurmaya karar verdim. "Gelemem anne çünkü Kıvanç'ın abisi şuan ameliyatta." Dediğim an karşıdaki ses bir anda kesildi. "Bu durumun benle çok alakası var çünkü Kıvanç şuan çok kötü durumda, onu yalnız bırakabileceğimi sanmıyorum." Annem büyük bir ihtimalle benim hastaneden yeni çıktığımı bahane ederek beni almaya geleceği için bu bahanesinide çürütmek adına "Merak etme hastanedeyiz benim ve Yavuz'un durumu gayet iyi, Hayır ben gerçekten iyiyim hem iyi olmasamda dört bir yanım doktorlarla dolu. Evet telefonumu açık bırakıp sana canlı konum gönderirim haber alamadığın zaman gelebilirsin ama gerçekten gerek yok telefonum açık." Bunları tek nefeste söylediğim için derin bir nefes alıp ciğerlerimi havayla doldurdum. Annem bu duruma oldukça alışık olduğu için tek nefeste bu kadar hızlı konuşmamı sorun etmeyeceğini biliyordum. "Şimdi kapatıyorum ama asla bak asla yüzüne kapatmıyorum önceden haber verdim seni seviyorum öpüyorum!"

Telefonu annemin suratına kapattığımda kesinlikle eve dönünce canıma okuyacağını biliyordum. Bu sorunu gelecekteki Miray'ın çözmesini umarak hızlı adımlara az önce Kıvançların girdiği kapıdan içeri girdim. Yoğun bakımın önüne gittiğimde Kıvanç ve Egemen'in doktorla konuştuklarını görünce olduğum yerde durdum.

Egemen ve Kıvanç'ın biraz arkasında durduğum için doktorun söylediklerini net bir şekilde duyabiliyordum. "Az önce söylediğim gibi Kıvanç bey, hayati tehlikeyi atlattı ama bedeni bu kadar acıyı kaldırmayabilir." Doktor mahcup bir sesle açıklama yaparken içimde bir yerin sızladığını hissettim. Yavuz'un ambulanstan inerkenki hali o kadar kötüydü ki bir an gerçekten ölü olduğunu düşünmüştüm.

Bu basit bir kaza değildi, atta kaza değildi. Yavuz'u biri ya da birileri bu hale getirmişti. Peki o bu nefreti kazanmak için be yapmış olabilirdi ki? Hangi normal insanın başına bunlar gelebilirdi? Aklım almıyordu. Hangi vicdan bir insanı bu hale getirilmesine göz yumardı ki?

"Bir saat içinde Yavuz beyi odaya alacağız. Şuan ilaçlarla uyutuyoruz ama odaya aldıktan bir kaç saat sonra kendiliğinden uyanacaktır, tekrar geçmiş olsun."

Egemen teşekkür ettikten sonra doktor yanlarından geçip giderken Egemenle kısa bir süreliğine göz göze geldik. Kıvanç koltukların birine derin bir nefes verip çökerken Egemen'in bakışlarını umursamadan Kıvanç'ın dizlerinin önüne çöküp elini sıkıca tutup ona gülümsedim. "Söylemiştim seni bırakıp gitmedi."

⚖️

15.06.2008

Kıvanç oyun oynamak için gittiği parkta tek başına bankta otururken etraftaki çocukları izliyordu. Bu sabah abisine parka gitmek için yalvarmıştı ama buraya geldiğinde parka gelmek için çok yanlış bir zaman seçtiğini anlamıştı. Bu gün babalar günüydü.

Etraftaki çocuklar babalarıyla oyunlar oynayıp, birbirlerine babalarına aldıkları o havalı hediyeleri anlatırken Kıvanç sessizce onları izliyordu. Dolan gözlerini bir kez daha sildiğinde yanına amcasının ona sürekli övdüğü o suratsız sinsi çocuk yaklaştı.

"Ne oldu Kıvanç gene mi ağlıyorsun?" Kıvanç çocuğun sesini duyar duymaz omuzlarını dikleştirip ona baktı. "Yoo," diyerek hızla kendini savundu ama karşındaki kara gözler onun bal rengindeki gözlerine değdiğinde küçümseyici bir bakışla onu ezmeye devam ediyordu. "Ben hiç ağlamam." Kıvanç'ın titreyen sesi, karşısındaki çocuğun dudaklarında alaycı bir kıvrıma dönüştü. Bu çocuk, amcasının hep "Gözü kara" diyerek övdüğü, ama Kıvanç'ın her gördüğünde içindeki o karanlık soğukluğu hissettiği Aras'tı. Aras, babasının yer altı dünyasındaki gücünü okulun bahçesinden parkın köşesine kadar her yere bir gölge gibi taşırdı.

"Yalan söyleme," dedi Aras, sesindeki o iğneleyici tonla. Bir adım yaklaşıp Kıvanç'ın üzerine doğru eğildi. "Gözlerin kıpkırmızı olmuş. Ne o? Yoksa baban bu Babalar Günü'nde de mi 'iş seyahatinden' dönemedi?"

Kıvanç'ın boğazına bir düğüm oturdu. Babasının nerede olduğunu herkes biliyordu ama kimse yüzüne böyle vurmaya cesaret edemezdi. "Seni ilgilendirmiyor Aras. Git başımdan."

"Biliyorum Kıvanç, herkes biliyor," dedi Aras, sesini etraftakilerin duyabileceği kadar yükselterek. "Senin baban bir suçlu. Demir parmaklıklar arkasında gün sayıyor. Babam söyledi ölene kadar çıkamazmış ordan senin baban yok Kıvanç. Benim babam ise şu an şehirdeki en lüks restoranda yer ayırttı. Ama sen... Sen ancak bir hırsızın ya da bir katilin oğlu olarak burada tek başına ağlarsın! Senin bir baban yok."

Kıvanç'ın içindeki o kırılgan çocuk, yerini bir anda kör bir öfkeye bıraktı. Kalbinin kulaklarında gümlediğini hissetti. Hiç düşünmeden oturduğu banktan fırladı ve tüm gücüyle Aras'ı göğsünden itti. "Kes sesini!"

Aras beklemediği bu darbeyle geriye doğru sendeleyip toprak zemine düştü. Parktaki diğer çocukların bakışları bir anda onlara döndü. Aras, tozlanan kıyafetlerine bakıp dişlerini sıktı; yüzündeki o sinsi ifade yerini saf bir nefrete bırakmıştı. Hızla ayağa kalktı. "Sen kime el kaldırıyorsun lan?" diyerek Kıvanç'ın üzerine atıldı.

Aras, Kıvanç'tan daha kalıplıydı. Onu sertçe iterek yere savurdu. Kıvanç'ın sırtı sert toprakla buluştuğunda nefesi kesildi. Daha doğrulmaya fırsat bulamadan, Aras, Kıvanç'ın karnına sert bir tekme indirdi.

"Korkak, güçsüz bebek seni!" diyerek ikinci tekmeye hazırlanıyordu ki, parkın girişinden bir kükreme yükseldi. Aras kafasını kaldırıp karşıdan onun üzerine yürüyen çocuğu görür görmez korkudan yutkunup hızla geri çekilirken Yavuz çoktan yanına ulaşmıştı.

Yavuz, Aras'ın ensesinden tutup yere fırlatır fırlatmaz az önce Kıvanç'a yaptığı gibi tam karnına bir tekme savurdu. "Yavuz abi!" Diye inledi Aras ama Yavuz durmadı. Aras korkudan ve acıdan yerde başını kolları arasına alıp ağlarken Yavuz eğilip çocuğun yakasından tutup kaldırdı. "Bir daha söyle bakıyım ne diyordun benim kardeşime?!"

Yavuz'un gözleri, kontrolsüz bir öfkeyle parlıyordu. Aras'ın o sinsi ve kibirli ifadesinden eser kalmamış, yerini tir tir titreyen bir korku almıştı. Yavuz, çocuğun yakasını öyle bir sıkıyordu ki Aras'ın ayakları yerden kesilmek üzereydi.

"Cevap versene!" diye gürledi Yavuz. Sesi parktaki kuşları havalandıracak kadar sertti. "Kimin babası yokmuş? Kimin kardeşi güçsüzmüş?"

Aras, hıçkırıklar arasında kekeledi: "Y-Yavuz abi... Vallahi ben bir şey yapmadım. Sadece şaka yapıyorduk."

"Şaka öyle mi?" Yavuz, çocuğu sertçe sarsarak bıraktı ve üzerine eğildi. "Sana hayatın boyunca unutamayacağın bir şaka yaparım görürsün şaka nasıl yapılıyormuş." Diye tısladı dişlerinin arasında. Aras korkuyla annesinin uzak durması için uyardığı o çocuğun gözlerine bakarken dolan gözlerini tutmaya çalışıyordu. "Bir daha Kıvanç'ın etrafında dolandığını, ona tek bir kelime ettiğini duyarsam; o çok güvendiğin baban bile seni elimden alamaz. Anladın mı beni?" Aras, korkudan sadece kafasını sallayabildi. Yavuz'un elinden kurtulur kurtulmaz, toz toprak içindeki kıyafetlerine bile bakmadan parkın çıkışına doğru koşmaya başladı. Etraftaki diğer çocuklar, az önce dalga geçtikleri Kıvanç'ın yanındaki o koruyucu gölgeyi görünce bakışlarını kaçırıp sessizce dağıldılar.

Yavuz, öfkesini dizginlemeye çalışarak derin bir nefes aldı. Az önceki o sert hali gitmiş, yerini şefkatli bir endişe almıştı. Hemen dizlerinin üzerine çöküp Kıvanç'ın boyuna indi. Elleriyle kardeşinin karnındaki ve sırtındaki tozları silkelemeye başladı.

"Canın çok yanıyor mu aslanım?" diye sordu sesi titreyerek. Kıvanç, hâlâ dolmuş olan gözlerini abisinden kaçırmaya çalışıyordu ama Yavuz nazikçe kardeşinin çenesini kaldırıp kendine bakmasını sağladı.

Kıvanç burnunu çekerek "dışarda sarılmak hala yasak mı?" Diye sordu titreyen sesiyle.

Az önce bir yerine top gelir canı acır diye oyuna almadığı kardeşini bu halde gören Yavuz amcasının koyduğu kuralı hiç düşünmeden bozdu. "Yasak olur mu aslanım?" Diyerek kardeşini kollarına çekti. "Canın acıyor mu?"

Kıvanç cevap vermek yerine, abisinin boynuna sıkıca sarılırken hıçkırıklarını artık serbest bırakmıştı. Küçücük elleriyle Yavuz'un tişörtünü sıktı. Az önceki o taş gibi sert durmaya çalışan çocuk gitmiş, yerine savunmasız bir serçe gelmişti.

"Abim çok mu canın yanıyor?" Dedi Yavuz panikle kardeşini kendine biraz daha kendine çekerken. "İt oğlu it çok mu acıttı canını?" Yavuz Kıvanç'ı biraz kendinden uzaklaştırdı. Elini Kıvanç'ın karnına koyup kardeşinin gözlerine baktı. "Burası mı acıyor oğlum?"

Kıvanç başını iki yana sallayıp burnunu yeniden çekti. Abisinin elini karnından alıp tam kalbinin üzerine koydu. Bal rengi gözleri yeniden yaşlarla dolarken sesi fısıltı gibi çıktı.

"Burası acıyor abi... Aras'ın dedikleri acıtıyor. Benim babam gerçekten bir katil mi? Gerçekten hiç gelmeyecek mi?"

Yavuz'un kalbine sanki kızgın bir mil saplandı. Amcasının o "duygulardan arınmış, sert erkek" yetiştirme öğretileri, o an Yavuz'un gözünde bir hiçti. Kardeşinin bu masum sorusu karşısında dünyadaki tüm güçler birleşse Yavuz'u o parkın ortasında dize getiremezdi ama bu çocuksu hıçkırık onu darmadağın etmişti.

Yavuz, Kıvanç'ın yüzünü avuçlarının arasına aldı ve başparmaklarıyla ıslak yanaklarını sildi. "Bana bak Kıvanç. İyi bak," dedi, sesi her zamankinden daha derin ve sarsılmaz bir kararlılıkla. Kıvanç abisine bakarken dolan gözlerini tutamadığı için hıçkırarak "herkesin babası var benim babam yok..." diye ağlamaya devam etti ama bu seferki ağlama diğerlerinden çok farklıydı. Kıvanç normalde hep sessiz sessiz içine ağlardı ama bu sefer haykırarak ağlıyordu.

Kıvanç'ın küçük göğsü, sanki içine sığmayan bir volkanı boşaltıyormuş gibi sarsılıyordu. O zamana kadar hep amcasının "Erkek adam ağlamaz," "Güçlü dur," "Kimseye zayıflığını gösterme," sözleriyle büyütüldüğü için acısını hep bir sır gibi saklamıştı. Ama Aras'ın o zehirli sözleri, Kıvanç'ın aylardır, yıllardır ördüğü o savunma duvarını tek bir hamlede yerle bir etmişti.

"Babam yok benim! Neden gelmiyor abi? Neden?" diye haykırdı Kıvanç. Sesi parkın öteki ucundaki insanların bile başını çevirip bakmasına neden olacak kadar tiz ve can yakıcıydı. "Annemle babam neden bıraktı abi beni?" Diyerek isyan etmeye devam ederek "söyle gelsinler," diye inledi. "Söyle gelsinler abi bir daha hiç ağlamam, hiç kötü çocuk olmam nolur gelsinler!"

Yavuz, kardeşinin bu denli büyük bir patlama yaşayacağını tahmin etmemişti. Kıvanç'ın o sessiz, uysal halinin altında ne kadar büyük bir enkaz biriktiğini şimdi anlıyordu. Yavuz, çevredeki meraklı bakışlara aldırmadan kardeşini sanki dünyanın bütün kötülüklerinden korumak istermiş gibi gövdesine hapsetti. Kollarını öyle bir sardı ki, Kıvanç'ın haykırışları Yavuz'un göğsünde boğuklaşmaya başladı.

"Var aslanım, var..." diye fısıldadı Yavuz. Kendi gözleri de yanmaya başlamıştı ama şu an ağlama sırası onda değildi. "Baban var, o seni çok seviyor. Sadece... Sadece bazen hayat çok adaletsiz oluyor Kıvanç. Ama bak bana, ben buradayım."

Kıvanç, abisinin tişörtünü çekiştirerek, hıçkırıklarının arasından konuşmaya çalıştı: "Ama o çocuk... 'Katilin oğlu' dedi bana abi! 'Hiç gelmeyecek' dedi!"

Yavuz, kardeşinin bu cümlesiyle dişlerini birbirine o kadar sert kenetledi ki çene kemiği dışarıdan belli oluyordu. Kıvanç'ı hafifçe geri çekip, ıslak yüzünü ellerinin arasına sabitledi. Gözlerinin içine en derinden, en samimi haliyle baktı. Dudaklarını Kıvanç'ın anlına uzun uzun bastırdı.

Yavuz'un dudakları kardeşinin buz kesmiş alnında uzunca bir süre asılı kaldı. O an, sadece bir abi değil, Kıvanç'ın sığındığı tek liman, tutunduğu tek daldı. Geri çekildiğinde Yavuz'un gözleri de çakmak çakmaktı; ama o, kardeşinin aksine öfkesini ve kederini bir zırh gibi kuşanmıştı. "Aslan oğlum benim," diye sevdi kardeşinin saçlarını Yavuz . "Sakin ol abim." Kıvanç nefes alamadığı için Kıvanç'ın saçlarını geriye atarak ona nefes alması için alan açtı.

Kıvanç derin bir nefes alıp abisinin boynuna gömüldüğünde Yavuz kollarını daha sıkı kardeşine sardı. "Annemde seni çok severdi..."dedi Yavuz boğuk bir sesle Kıvanç'ın sarı saçlarını öperken. "Babamda çok seviyor seni... yanımıza gelemiyorlar sadece ama onların burda, yanımızda olmaması yalnız olduğumuzu göstermez dimi oğlum?" Dedi Yavuz tane tane Kıvanç'ı sakinleştirmek için yatıştırıcı bir sesle.

Yavuz, Kıvanç'ı kendinden biraz ayırıp yanağını öptüğünde Kıvanç'ın nefesi abisinin kollarında sakinleşmişti. Yavuz elini kardeşinin kalbinin üzerine koyup "onlar yanımızda olmasada burdalar," dedi gülümsemeye çalışarak. "Burası acırsa onlarında canı acır abim, acımasın anneyle babanın canı."

"Acır mı?"

"Acır."

"Ne kadar çok acır?"

Yavuz işaret parmağı ve baş parmağı arasındaki mesafeyi kaldırıp Kıvanç'a gösterdi. "Senin canın bu kadar mı acıyor?"

Kıvanç başını iki yana sallayıp gözlerini abisinin parmaklarından çekip ela gözlerine çevirdi. Küçük bir "tıch" sesiyle bunu red ederek abisinin parmakları arasındaki mesafeyi biraz daha açtı.

"Bu kadar mı acıyor?"

Kıvanç başını sallayıp bunu onayladığında Yavuz omuzlarını silkti. "O zaman onlarında bu kadar acır."

"Öpersen geçer mi?"

Yavuz'un kalbi, kardeşinin bu masumiyet dolu sorusuyla bir kez daha tekledi. Kıvanç, az önceki o hırçın fırtınanın ardından şimdi sadece şifa bekleyen küçük bir yaralı kuş gibi bakıyordu abisine.

"Öpersem geçer aslanım," dedi Yavuz, sesi titremesin diye kendini sıkarak. "Abin öper de geçmez mi hiç?"

Yavuz, kardeşinin küçük bedenini incitmemeye çalışarak onu hafifçe kendine doğru çekti. Kıvanç'ın kalbi hala hızlı hızlı atıyordu, sanki içindeki o kırgınlık dışarı taşmak istiyordu. Yavuz, başını eğdi ve Kıvanç'ın kalbinin tam üzerine, Aras'ın o çirkin sözlerinin açtığı yaranın tam merkezine en içten, en şefkatli öpücüğünü bıraktı. Dudaklarını orada uzunca bir süre tuttu, sanki tüm o kötü kelimeleri oradan çekip almak, yerine kendi koruyucu sevgisini mühürlemek istiyordu.

Kıvanç, abisinin bu hareketiyle derin, rahatlamış bir nefes aldı. Hıçkırıklarının kalıntısı olan o küçük sarsılmalar yavaş yavaş dindi.

"Geçti mi?" diye sordu Yavuz, geri çekilip kardeşinin gözlerinin içine umutla bakarak.

Kıvanç, elini az önce abisinin öptüğü yere koydu. Yüzünde, saatler sonra ilk kez, o bal rengi gözlerini aydınlatan minik bir tebessüm belirdi. "Geçti abi. Artık anneyle babanın canı acımaz, değil mi?"

"Acımaz," dedi Yavuz kararlılıkla. "Sen gülümsersen onlar da huzurla uyur, huzurla beklerler bizi. Şimdi sil bakalım şu yaşları." Kıvanç, Yavuz'un emriyle gözlerini elin tersiyle silerken etrafına bakındı ince sarı kaşları ciddiyetle çatıldı. "Egemen abim nerde?"

"Burdayım amcamın emaneti." Egemen'in sesi abisinin biraz arkasından az önce Aras'ın koşarak gittiği yönden geliyordu. Egemen bir kaç adım daha onlara yaklaştığında gözleri Yavuz'un üzerindeydi. Elini cebinden çıkarıp baş parmağıyla geldiği yolu gösterdi. "Aras köpeklerin saldırısına uğramış gördünüz mü?"

Egemen'in sesi, parktaki gergin sessizliği bir bıçak gibi kesmişti. Yavuz'un aksine o daha soğukkanlı, daha mesafeli duruyordu ama gözlerindeki o koyu pırıltı, az önce Aras'ın arkasından gidip diğer çocuklara "uygun bir dille" neler anlattığını belli ediyordu.

Egemen, Kıvanç'ın toz içindeki haline bakıp hafifçe gülümsedi. "Ben gördüm az önce," dedi, sesindeki alaycı tonu gizlemeden. "Koşarken ayağı takıldı, üstü başı çamur içinde kalmış. Zavallı... Herhalde parkın köpeklerinden korktu da öyle arkasına bakmadan kaçıyor."

Kıvanç, Egemen abisinin bu sözleri üzerine kaşlarını daha da çattı. Az önce abisinin Aras'ı nasıl havada yakalayıp yere çaldığını, ona nasıl bir ders verdiğini kendi gözleriyle görmüştü. Küçük göğsü gururla kabardı.

"Hayır Egemen abi, köpekler değil!" dedi Kıvanç, sesindeki hıçkırık kalıntılarını bir kenara iterek. "Abim dövdü onu! Aras babama kötü şeyler söyleyince abim onu havaya fırlattı, karnına da vurdu. Kaçarken de çok korkuyordu, değil mi abi?"

Kıvanç, onay bekleyen parlayan gözlerle Yavuz'a döndü. Onun için bu, abisinin kahramanlığının en büyük kanıtıydı. Ancak Yavuz'un yüzündeki ifade bir anlığına dondu. Egemen ile göz göze geldiler. Egemen'in bakışlarındaki "dikkatli ol" uyarısı, Yavuz'un zihninde amcasının o buz gibi sesini yankılattı. Amcası, arkadaşının oğluna dokunulduğunu duyarsa, Yavuz için geri dönüşü olmayan bir ceza kapıdaydı.

Yavuz hemen Kıvanç'ın omuzlarını tutup onu kendine çevirdi. Sesini sadece kardeşinin duyabileceği kadar alçalttı ama tonu hiç olmadığı kadar ciddiydi.

"Kıvanç, beni iyi dinle aslanım," dedi Yavuz, kardeşinin gözlerinin içine kilitlenerek. "Az önce ne gördüysen, ne yaşandıysa... Hepsi burada, bu parkta kaldı. Tamam mı?"

Kıvanç anlamayarak baktı. "Ama abi, sen beni korudun. O sinsi Aras'a gününü gösterdin. Neden söylemiyoruz?"

Yavuz, kardeşinin yanağını nazikçe okşadı ama bakışları hala sertti. "Çünkü bu bizim aramızdaki bir sır. Erkek adamlar yaptıkları kahramanlıkları her yerde anlatmazlar, buraya saklarlar." Elini tekrar Kıvanç'ın kalbine koydu. "Eğer amcam duyarsa, aramızdaki bu özel bağ bozulur. Benim senin kahramanın olmaya devam etmemi istiyorsan, eve gittiğimizde Aras'ın köpeklerden kaçtığına biz de inanacağız. Anlaştık mı?"

Yavuz, amcasının vereceği o ağır cezadan, kemiklerini sızlatacak o "disiplin" yöntemlerinden bahsetmedi. Kıvanç'ın o küçük omuzlarına bir de kendi korkusunu yüklemek istemiyordu.

Kıvanç, abisinin gözlerindeki o tuhaf, gizli endişeyi fark etti. Nedenini tam anlamasa da abisini koruması gerektiğini hissetti. "Söz abi," dedi fısıltıyla. "Amcama söylemeyeceğim. Aras'ı köpekler kovaladı diyeceğim."

Yavuz derin bir nefes alıp Egemen'e "hallettik" dercesine kafa salladı. Egemen ise elini Yavuz'un omzuna koyup sıktı.

O gün eve geldiklerinde yemekten sonra Yavuz ve Egemen her zamanki gibi ortadan kaybolmuşlardı. Kıvanç bahçede top oynarken yüzü kırmızı boya içinde olan bir adamın arabaya bindirildiğini görmüştü ama fazla kurcalamamıştı. Amcası fazla soru soran çocukları sevmedi. Aslında Kıvanç'ı hiç sevmezdi.

Yavuz o gece eve geldiğinde Kıvanç'ın odasına gitmeden hemen kendi odasına geçtiğinde Kıvanç kimseye görünmeden onun odasına sızıp kapıyı kapatır kapatmaz abisinin yatağının üzerine hiç zorlanmadan çıktı.

Banyodan su sesi geldiği için yatağın üzerinde oturup sırtını yatak başlığına yaslayıp beklemeye başladı.

Banyonun kapısının altından sızan cansız bir ışıkla aydınlanıyordu. İçeriden gelen su sesi, Kıvanç'ın kulaklarında ritmik bir uğultuya dönüşmüştü. Dakikalar geçiyor, ama su bir türlü kesilmiyordu. Yavuz içeride sanki sadece bedenini değil, ruhuna yapışan o ağır, metalik kokuyu da söküp atmak istiyordu.

Yavuz, lavabonun kenarına tutunmuş, açık duran musluğun altına ellerini defalarca sokup çıkarıyordu. Su sıcaktı, tenini kızartacak kadar sıcaktı ama o ellerindeki o hayali kırmızılığı bir türlü çıkaramıyordu. Gözlerini her kapattığında, amcasının soğuk sesi yankılanıyordu zihninde: "Ya o hainin defterini dürersin ya da kardeşinin o güzel gözlerine bir daha bakamazsın Yavuz. Seçim senin."

On bir yaşındaki bir çocuğun omuzlarına dünya yıkılmıştı o tetiği çektiğinde. Barut kokusu genzini yakmış, o adamın son bakışı zihnine mühürlenmişti. Şimdi banyoda, aynadaki aksine bakmaya cesaret edemiyordu. Gözleri kan çanağına dönmüş, yüzü bembeyaz kesilmişti. Titreyen ellerini havluya sürterken hıçkırığını boğazına hapsetti. "Ben ne yaptım?" diye fısıldadı çatallı bir sesle. "Ben ne yaptım?"

Kapıyı yavaşça aralayıp odaya adım attığında, karanlığın içinde yatağının üzerinde oturan o küçük silueti gördü. Kıvanç, sırtını yatak başlığına yaslamış, uykulu ama inatçı gözlerle abisini bekliyordu. Yavuz bir an duraksadı. Kardeşini orada görmeyi beklemiyordu. İçindeki o karanlık dehlizden çıkıp Kıvanç'ın o masum dünyasına adım atmak şu an dünyanın en zor işiydi.

"Kıvanç?" dedi Yavuz, sesi sanki kilometrelerce öteden geliyormuş gibi boğuktu. "Neden uyumadın aslanım? Saat çok geç oldu."

Kıvanç, abisinin sesindeki o tuhaf titreşimi fark etmedi ya da fark etmek istemedi. Hemen yataktan doğruldu. Yavuz, üzerine geçirdiği tişörtün kollarını çekiştirerek ellerini saklamaya çalışıyordu. Haziranın sıcağı bütün odayı kavururken Yavuz üşüdüğü için uzun kollu bir tişört geçirmişti. Hâlâ parmak uçlarında o adamın kanını hissediyordu bu yüzden yatağa çok yaklaşmadı.

"Seni bekledim abi," dedi Kıvanç heyecanla. Elinde tuttuğu mavi kutuyu heyecanla abisine uzattı. "Bugün... Bugün babalar günü ya... senin için Egemen abimle beraber aldık."

Yavuz, yatağın kenarına çöktü. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Kıvanç'ın ellerinden kutuyu alıp titreyen elleriyle kutuyu açtı ve içinden gümüş renkli, üzerinde kurt işlemeleri olan bir yüzük çıkardı.

"Bu ne Kıvanç?" diye sordu Yavuz, boğazındaki düğüm daha da büyürken.

"Babalar Günü hediyesi," dedi Kıvanç tüm masumiyetiyle. "Sen benim hem abimsin hem babamsın abi. Sen beni koruyorsun, sen beni seviyorsun. Bu yüzük senin olsun, hiç çıkarma."

Kıvanç, Yavuz'un buz gibi elini tutup yüzüğü parmağına takmaya çalıştı. Yavuz o an dayanamadı. Az önce bir canı alan o eller, şimdi dünyanın en saf sevgisiyle tutuluyordu. Kardeşinin saçtığı o ışık, Yavuz'un içindeki karanlığı daha da belirginleştirmişti. Kendini bir canavar gibi hissediyordu ama Kıvanç ona bir kahramanmış gibi bakıyordu.

Yavuz, Kıvanç'ı aniden göğsüne çekip ona öyle bir sarıldı ki, hıçkırıkları artık gizlenemez hale geldi. Başını kardeşinin küçük omzuna gömdü ve sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Az önce işlediği cinayetin, kaybettiği çocukluğunun ve kardeşini korumak için girdiği o kirli yolun tüm acısını o sarılmada çıkardı.

"Abi? Canın mı acıyor?" dedi Kıvanç endişeyle, ellerini abisinin sırtına koyup onu teselli etmeye çalışarak. "Öpersem geçer mi?"

Yavuz, kardeşini daha sıkı sardı. "Geçer aslanım," diye hıçkırdı. "Sen yanımda olursan, sen beni böyle seversen... Belki bir gün geçer."

O gece, on bir yaşındaki bir katil ile yedi yaşındaki bir yetim, karanlık bir odada birbirlerine tutunarak sabahı beklediler. Yavuz parmağındaki o küçük yüzüğe bakarken yemin etti: Bu eller kirlenmişti, evet, ama Kıvanç'ın ellerinin hep bembeyaz kalması için dünyayı yakmaya hazırdı.

Yakmıştı da.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.