Şafak sökmek üzereydi.
Gökyüzü hâlâ kurşuni bulutlarla kaplıydı.
Malikânenin dev pencerelerinden içeri süzülen solgun ışık, gecenin izlerini silmeye yetmiyordu.
Raven uyumamıştı.
Nox’un gölgesi…
Annesinin mektubu…
Çocukluğuna ait fotoğraf…
Hepsi zihninde birbirine dolanmıştı.
Elindeki gümüş anahtarı avucunda çevirdi.
Soğuktu.
Ama ara sıra…
İçinde hafif bir titreşim hissediyordu.
Kapısı iki kez tıklandı.
Tak.
Tak.
“Hanımefendi?”
Alfred’in sesi.
“Uyanık olduğunuzu tahmin ettim.”
Raven kapıyı açtı.
Alfred her zamanki gibi kusursuz giyinmişti.
Elinde gümüş bir tepsi vardı.
Taze demlenmiş çay.
Tereyağlı kruvasan.
Meyveler.
“Efendim sizi kahvaltıya bekliyor.”
Raven kaşlarını kaldırdı.
“Efendin mi?”
“Sayın Devereaux.”
“Emir mi verdi?”
Alfred’in yüzünde hafif bir tebessüm oluştu.
“Hayır.”
“Kahvaltıyı bekliyor.”
“Arada fark var mı?”
“Epey var.”
Yemek salonu…
Raven içeri girince istemsizce yavaşladı.
Salon neredeyse bir balo salonu büyüklüğündeydi.
On iki kişilik masif meşe masa.
Yüksek tavan.
Duvarlarda eski aile armaları.
Pencerelerin önünde ağır bordo perdeler.
Masanın yalnızca bir ucunda…
Lucien oturuyordu.
Elinde gazete vardı.
Önündeki fincandan ince bir buhar yükseliyordu.
Raven sandalyeyi çekti.
“Bu masa biraz gereksiz büyük değil mi?”
Lucien gazeteden gözlerini kaldırmadan cevap verdi.
“Öyle.”
“O zaman neden kullanıyorsun?”
“Çünkü büyük.”
Raven birkaç saniye ona baktı.
“Şaka mı yaptın sen?”
Lucien gazeteyi katladı.
“Sanırım.”
“Berbattı.”
“Biliyorum.”
Raven istemsizce güldü.
Sonra hemen ciddileşti.
“Kendine gel.”
diye mırıldandı.
Lucien bunu duymuştu.
Ama belli etmedi.
Masaya Alfred servis yapıyordu.
Yumurtalar.
Taze ekmek.
Peynirler.
Meyveler.
Raven şaşkınlıkla etrafa baktı.
“Bunların hepsi bizim için mi?”
Alfred cevap verdi.
“Çoğu sizin için.”
Raven’ın bakışları Lucien’in önündeki tek fincana kaydı.
“Sen yemiyor musun?”
Lucien başını iki yana salladı.
“Yemek yiyebilirim.”
“Ama?”
“Tadını almıyorum.”
“Neden?”
“Vampirlerin duyuları değişir.”
Raven çatala uzandı.
“Demek pizza falan yiyemiyorsun.”
“Yiyebilirim.”
“Lezzeti yok.”
“Evet.”
“Üzücü.”
Lucien omuz silkti.
“Artık özlemiyorum.”
Kahvaltı boyunca uzun süre sessizlik oldu.
Sonunda Raven çatalını masaya bıraktı.
“Tamam.”
Lucien baktı.
“Artık anlat.”
“Neyi?”
“Her şeyi.”
Lucien arkasına yaslandı.
“Her şeyi anlatırsam…”
“…buradan çıkıp gidersin.”
“Bunu sen bilemezsin.”
“Biliyorum.”
“Nereden?”
“Çünkü sen Elena’nın kızısın.”
Raven sinirle güldü.
“Şu cümleden de nefret etmeye başladım.”
Lucien ayağa kalktı.
“Benimle gel.”
“Nereye?”
“Sorularının ilk cevabına.”
Koridordan birlikte yürüdüler.
Malikânenin doğu kanadına geçtiler.
Raven dün gece hiç bu tarafa gelmemişti.
Burası daha sessizdi.
Duvarlarda tablo yoktu.
Sadece eski taşlar.
Koridorun sonunda siyah demirden yapılmış ağır bir kapı vardı.
Lucien cebinden küçük bir anahtar çıkardı.
Kilide soktu.
Kapı açılmadı.
Raven şaşırdı.
“Yanlış anahtar.”
“Hayır.”
Lucien geri çekildi.
“Şimdi sen.”
Raven avucundaki gümüş anahtarı çıkardı.
Demir kapının ortasında kurt başı şeklinde küçük bir oyuk vardı.
Anahtar tam oturdu.
Tık.
Kilidin içinden metalik bir ses yükseldi.
Sonra…
Hiç beklemediği bir şey oldu.
Anahtarın sivri ucu parmağını hafifçe çizdi.
Tek damla kan…
Anahtarın üzerine düştü.
Kızıl renkli ince çizgiler bütün anahtarın üzerine yayıldı.
Kapının arkasından derin bir uğultu geldi.
Sanki yüzlerce yıllık dişliler yeniden dönmeye başlamıştı.
Raven irkilerek elini çekti.
“Bu normal mi?”
Lucien sakin görünüyordu.
“Evet.”
“Canımı yaktı.”
“Çünkü seni tanıyor.”
“Kapı mı beni tanıyor?”
“Hayır.”
Lucien kapıya baktı.
“Ev.”
Kapı ağır ağır açıldı.
İçerisi beklediği gibi bir hazine odası değildi.
Yuvarlak, taş duvarlı büyük bir salondu.
Tavan kubbe şeklindeydi.
Her tarafta kitaplar.
Eski tomarlar.
Haritalar.
Duvarlara kazınmış semboller.
Salonun tam ortasında ise…
Yuvarlak siyah bir masa.
Masanın üzerine oyulmuş aynı arma.
Kurt.
Ve onu çevreleyen on iki yıldız.
Raven fısıldadı.
“Burası ne?”
Lucien içeri girdi.
“Burası Devereaux Arşivi.”
“Konsey mi kullandı?”
“Hayır.”
“Babam?”
“Hayır.”
“O zaman?”
Lucien yavaşça döndü.
“Benden önce gelen herkes.”
Raven raflara yaklaşırken gözü eski bir kitaba takıldı.
Kapağında altın harflerle tek bir kelime yazıyordu.
SANGUIS
“Latince.”
dedi.
Lucien başını salladı.
“Kan.”
Raven kitabı açmak istedi.
Lucien eliyle durdurdu.
“Açma.”
“Neden?”
“Henüz değil.”
“Yine mi?”
“Raven.”
Lucien’in sesi bu kez sabırlıydı.
“Bugün sana evrenimizin ilk kuralını anlatacağım.”
Raven kollarını göğsünde birleştirdi.
“Dinliyorum.”
Lucien kitabı eline aldı.
“İnsanlar vampirlerin ölü olduğunu düşünür.”
“Öyle değiller mi?”
“Hayır.”
“Biz…”
“…ölüm ile yaşam arasındaki son nefesiz.”
Raven kaşlarını çattı.
“Ne demek bu?”
Lucien kitabın sayfalarını çevirdi.
Eski bir çizim gösterdi.
İnsan kalbi.
Ve yanında siyah renkle çizilmiş başka bir kalp.
“İnsan kalbi durmadan çalışır.”
“Bizimki ise…”
Parmağını siyah kalbin üzerine koydu.
“…uyur.”
Raven dikkatle dinliyordu.
“Kalbiniz atmıyor.”
“Çoğu zaman.”
“Çoğu zaman?”
Lucien başını salladı.
“Bizim kalbimiz yalnızca gerektiğinde uyanır.”
“Nasıl yani?”
“Savaşırken.”
“Ağır yaralanınca.”
“Ya da…”
Kısa bir duraksama oldu.
“…çok güçlü duygular hissettiğimizde.”
Raven’ın aklına o gece geldi.
Yağmur.
Kurşun.
Lucien’in kendini önüne atışı.
Bir anlığına yüzüne baktı.
“O yüzden…”
“…o gece kanın aktı.”
Lucien ilk kez şaşırmış görünüyordu.
“Anladın.”
Raven yavaşça başını salladı.
“Kalbin…”
“…uyandı.”
Lucien cevap vermedi.
Sessizliği, cevaptan daha güçlüydü.
Raven’ın bakışları istemsizce onun omzundaki yara izine kaydı.
Sonra tekrar gözlerine.
Aralarında birkaç saniyelik sessizlik oluştu.
Bu kez sessizliği Raven bozmadı.
Lucien de bozmadı.
İkisi de aynı düşünceden kaçıyordu.
O gece…
Kalbi gerçekten neden uyanmıştı?
Ve bu sorunun cevabını ikisi de henüz yüksek sesle söylemeye hazır değildi.
Tam o anda arşivin derinliklerinden…
Kalın bir kitabın kendiliğinden yere düştüğü duyuldu.
Tok.
İkisi de aynı anda sesin geldiği tarafa döndü.
Toz bulutunun arasından, deri kapaklı kitabın sayfaları kendi kendine açılmaya başladı.
Sanki…
Birisi onları bekliyordu.
Tok.
Kitabın yere düşme sesi, taş duvarların arasında yankılanıp sustu.
Arşiv yeniden sessizliğe gömüldü.
Ama bu sessizlik…
Huzurlu değildi.
Bekliyordu.
Raven, istemsizce Lucien’e baktı.
“Rüzgâr?”
Lucien’in bakışları kitapta sabit kaldı.
“Burada rüzgâr olmaz.”
“Neden?”
“Çünkü bu odanın penceresi yok.”
Raven yavaşça yere düşen kitaba doğru yürümek istedi.
Lucien kolunu uzatıp önünü kesti.
“Dur.”
“Ne?”
“Önce ben.”
“Lucien, bir kitap sadece.”
Lucien gözlerini ondan ayırmadı.
“Bu evde ‘sadece’ diye bir şey yok.”
İkisi birlikte yaklaştılar.
Kitabın kapağı çatlamış siyah deriden yapılmıştı.
Üzerinde tek bir mühür vardı.
Kurt.
Ama bu kez kurt başı aşağı dönüktü.
Raven eğildi.
“Bu arma farklı.”
Lucien başını salladı.
“Çünkü bu aileye ait değil.”
“Kim?”
Lucien’in çenesi hafifçe sıkıldı.
“Nox.”
Raven’ın eli havada kaldı.
“Nox’un kitabı senin evinde ne arıyor?”
“Benim evimde değil.”
Lucien alçak sesle düzeltti.
“Ben onların evindeyim.”
Raven kaşlarını çattı.
“Ne demek istiyorsun?”
Lucien cevap vermedi.
Kitabı iki eliyle kaldırdı.
Deri kapağı açıldığı anda…
Odadaki bütün mumların alevi aynı anda söndü.
Bir saniye.
İki saniye.
Sonra yeniden yandılar.
Raven irkildi.
“Bunu sen mi yaptın?”
“Hayır.”
“Kitap mı?”
“Evet.”
Sayfalar kendi kendine çevrilmeye başladı.
Fırtınaya yakalanmış gibi hızla…
Tak…
Tak…
Tak…
Sonra bir sayfada durdu.
Sayfanın ortasında eski bir çizim vardı.
Üç kişi.
Bir kadın.
Bir erkek.
Ve kucağında küçük bir kız.
Raven’ın nefesi kesildi.
“…Anne.”
Kadının yüzü Elena’ydı.
Erkeğin yüzü…
Lucien değildi.
Dorian da değildi.
Tanımadığı biriydi.
Fakat küçük kız…
Kendisiydi.
“Bu…”
Lucien sayfaya dikkatlice baktı.
İlk kez onun da şaşırdığı belliydi.
“Burada olmaması gerekiyordu.”
“Neden?”
“Bu kitap…”
“…geleceği yazmaz.”
“O zaman?”
“Olmuş olanı saklar.”
Raven sayfanın altındaki yazıları okumaya çalıştı.
Eski Latince.
Hiçbir şey anlamıyordu.
Lucien yavaşça çevirdi.
‘Kanın hatırladığı, zihnin unuttuğundan daha gerçektir.’
Raven sessizce tekrarladı.
“Kanın…”
“…hatırladığı.”
“O gece bana ne yaptın?”
Lucien başını kaldırdı.
“Hangisinde?”
“Çocukken.”
“Hafızamı silerken.”
Lucien uzun süre sustu.
Arşivin ağır sessizliği yeniden üzerlerine çöktü.
Sonunda konuştu.
“Anılarını silmedim.”
Raven kaşlarını çattı.
“Ama…”
“Kilitledim.”
“Farkı ne?”
Lucien kitabı kapattı.
“Silinen şey geri gelmez.”
“Kilitlenen…”
“…doğru anahtarı bekler.”
Raven avucundaki gümüş anahtara baktı.
“Yani…”
Lucien başını salladı.
“Evet.”
“O anahtar…”
“…yalnızca bu evin kapılarını açmıyor.”
Raven’ın boğazı kurudu.
“Kafamın içindekileri de mi?”
“Eğer hazır olursan.”
Raven sinirle saçlarını geriye attı.
“Hazır olup olmadığıma kim karar veriyor?”
Lucien’in cevabı gecikmedi.
“Sen.”
“Hayır.”
Raven başını iki yana salladı.
“Şu ana kadar herkes benim yerime karar verdi.”
“Annem.”
“Sen.”
“Konsey.”
“Babam.”
“Sıkıldım artık.”
Sesi taş duvarlarda yankılandı.
“Ben çocuk değilim.”
Lucien ilk kez sertçe konuştu.
“Tam da bu yüzden bekliyorum.”
Raven durdu.
Lucien devam etti.
“Eğer on sekiz yaşındayken anlatsaydım…”
“…beni öldürmeye çalışırdın.”
“Belki şimdi de çalışırım.”
Lucien’in dudaklarının kenarında silik bir tebessüm belirdi.
“Muhtemelen.”
Raven istemsizce gülümsedi.
“Sinir bozucusun.”
“Biliyorum.”
“Her söylediğime hazırlıklı gibisin.”
“Hayır.”
“Öyle görünüyorsun.”
Lucien birkaç saniye sustu.
Sonra beklenmedik bir dürüstlükle konuştu.
“Hayır.”
“Sadece…”
“…senin ne söyleyeceğini yıllardır hayal ettim.”
Raven’ın yüzündeki ifade değişti.
“Ne?”
Lucien bakışlarını kitaba çevirdi.
“Kendi kendime konuşuyordum.”
“Nasıl yani?”
“Bu ev…”
“…çok sessizdi.”
Bu cümle öyle sade söylenmişti ki…
İçindeki yalnızlık daha ağır hissediliyordu.
Raven ilk kez bu malikânenin büyüklüğünü düşündü.
Onlarca oda.
Dev koridorlar.
Boş yemek masaları.
Yirmi üç yıl…
Tek başına.
İçinde hafif bir sızı hissetti.
Hemen bastırdı.
“Acıma ona.”
“Henüz her şeyi bilmiyorsun.”
Tam o sırada…
Arşivin en arka rafından ince bir ses yükseldi.
Çıt.
İkisi de aynı anda döndü.
Taş duvar…
Yavaşça ikiye ayrılmaya başladı.
Raven şaşkınlıkla geri çekildi.
“Lucien…”
“Ben yapmadım.”
“Ne oluyor?”
Lucien’in yüzündeki sakinlik ilk kez kayboldu.
“Bu kapının…”
“…bugün açılmaması gerekiyordu.”
Duvar tamamen açıldı.
İçerisi karanlıktı.
Soğuk hava yüzlerine vurdu.
Taş basamaklar aşağıya doğru iniyordu.
Ve tam girişin üzerinde…
Siyaha çalan mermer bir levha vardı.
Üzerine tek bir cümle kazınmıştı.
“Hakikati öğrenen hiçbir ruh, eski hâline dönemez.”
Raven levhaya baktı.
Sonra Lucien’e.
“Dün bana ‘henüz hazır değilsin’ diyordun.”
Lucien gözlerini o karanlık merdivenlerden ayırmadan cevap verdi.
“Evet.”
“E şimdi?”
Uzun bir sessizlik oldu.
Lucien yavaşça ona döndü.
Bu kez sesinde ne emir vardı…
Ne de itiraz.
Sadece gerçek.
“Sanırım…”
“…ev kararını verdi.”
Ve ilk kez, Devereaux Malikânesi’nin sırları onları çağırıyordu. İçeride ne olduğunu ise ne Raven biliyordu…
Ne de Lucien.