Bir zamanlar çocuktum. Saray koridorlarında koşturan, hayatı toz pembe yaşayan ve hayal gücü geniş bir çocuk. Bir tek sorumluluğum vardı, o da derslerimdi. Dans eğitimleri, selamlaşma eğitimleri, piyano ve kemençe eğitimleri, yemek yeme eğitimleri… Ancak bir gün geldi, benden hayallerimi çaldı. Artık dünya toz pembe değil, siyahtı. Karanlıktı, hemde çok karanlık. Sonra karanlıktan korkan minik Sydelle, karanlığı benimsedi. Artık kaçmaya çalışmak yerine içinde bulunduğu kafesi kabullendi.
O gün, hayatımı benden çaldıkları gün, hava ilkbaharda olmamıza rağmen karanlık ve soluk renklerle bezenmiş bir haldeydi. Dağların tepeleri siyah karartılarla, yağmurun habercisi kara bulutlarla doluydu. Gökyüzü o saati bekliyordu ağlamak için.
Annem o gün gülmüyordu, içten içe olacakların farkındaydı sanırım. O da yaralı gibiydi o gün sanki. Her zaman taktığı papatya desenli tacını değilde öylesine bir taç takmıştı.
Sabahını yarım yamalak hatırlıyordum o günün. Ancak bazı imgeler ve detaylar çok netti. İnsan hayatını kaydıran bir günü kolay kolay unutamazdı sonuçta.
Babamı kısmen hatırlıyordum. Kahverengi sakallarını özenle şekillendirmişti. Alnıma kondurduğu öpücüğün bende bıraktığı hissi asırlarda geçse unutamazdım.
Sıkı sıkı sarıldık babamla. Sonra annemle sarıldım. Ayrıldık ancak düzgün bir ayrılık değildi bu. Bırakmak istemiyordu sanki.
Annemin kolları tekrardan bedenime dolandı. Sanki acı bir vedadan önceki sarılma gibiydi. Ayrıldığında alnıma bir öpücük kondurdu.
“Kısa sürede döneceğiz Syd. Biz gelene kadar kardeşinle ilgilenebilir misin?”
Buna alışkındım. Her zaman gidiyorlardı.
“Peki,” Yavaşça ondan uzaklaştım. Annem bana el salladı ve babama doğru yürümeye başladı. Kapıdan çıkmalarını beklemedim.
Hedefim merdivenlerdi. İrene’nin odasına gitmeliydim. Elbisemi hafif kaldırdım ve sarayın dik merdivenlerini çıkmaya başladım.
Her bir basamakta annemin bana her gece söylediği şarkıyı mırıldanıyordum.
“Olurda korkarsan miniğim
Bil ölüm bir son değil
Elbet bir gün tadacaksın meleğim
Bir ben olmayınca, hatırla
Ölüm elbet senide alacak sonunda
Korkma
Soğuk veya karanlık olabilir belkide yuvan”
Korkutucu ve soğuğu anımsatan şarkılar zaten hep annemden çıkardı. Tüm bu korkutuculuğa rağmen annemin sesinden dinlediğimde bana huzur veriyordu.
Kardeşimin kapısına geldiğimde üç kez ahşap kapıya vurdum. İçeriden “Gel,” sesi duyunca kapıyı araladım. “Syd sen misin?”
İçeri girdim ve kapıyı peşimden kapattım. “Günaydın İrene. Annem ve babam bugün Andromeda’ya gittiler. Kısa sürede dönecekler. Haberin olsun istedim.” Neşeli gözlerinde kırılmayı gördüm.
Henüz 7 yaşındaki bir çocuk, ailesinin yükü altında kalmamalıydı. İrene yaşındakiler sevgiyi hakediyordu, hasreti değil.
İrene'in yatağına oturdum. “Sydelle, dün babamla annem konuşurken duydum. Amcam bugün saraya mı gelecek.” Her zaman buradaydı zaten. “Büyük ihtimalle İrene.” Önündeki kitaba döndü.
Sessizce ayağa kalktım ve fazla ses çıkarmadan odadan ayrıldım. İki oda ilerideki odama doğru yürürken sarayın duvarlarına çarpan rüzgarın ninnisini dinliyordum.
Odama girdiğimde adımlarım piyanomu buldu. Deri koltuğun üzerindeki tozları elimle ittirdim ve oturdum. Dikkatlice piyanonun kapağını kaldırdım ve tuşlara baktım.
Aklıma kazılı notaları birer birer sese döktüğümde içimdeki acı bütünüyle dışa vuruyordu.
Saatlerce parmaklarım beyaz, siyah tuşlara dokundu. Zihnimden geçen sözcükler seslere dönüştü. Bazen bana rüya gibi gelen bu sesler kapımın çalınmasıyla kesildi.
“Prenses Sydelle, gelebilir miyim?” Kapının önünde Muhafız Arrow’un sesini duyunca ağzımdan o klasik sözcükler çıktı.
“Girebilirsin Arrow.” Kapıyı açtığında gün ışığıyla parlayan zırhı gözümü kamaştırdı. “Efendim amcanız sizi ve Prenses İrene’i büyük salonda bekliyor.”
Piyanonun kapağını kapattım ve dışarı çıktım. Ben merdivenlerdeyken kısa sürede İrene yanıma geldi. “Amcam mı çağırmış?”
“Sanırım.”
Büyük salona girdiğimizde gözüme çarpan şey kenarda yaşlı gözlerle duran saray hizmetlileriydi.
İrene önüme geçti. “Buyurun amca, bizi çağırmışsınız.”
Amcam gözlerini kaçırdı. “Sydelle ve İrene. Sizi çocuğum gibi seviyorum öncelikle bunu bilin.” Ne saçmalıyordu bu adam. Emindim ki sokaktaki köpekleri bile bizden çok seviyordu. “Anneniz ve babanız az önce faytonlarıyla bir uçurumdan aşağı düşmüşler.”
O güne dair son hatırladığım İrene’in şifacıları çağırın diye bağırmasıydı.
Ertesi gün sarayın revirinde uyandım. Bir kenarımda İrene, başını yatağın başlığına yaslamış uyukluyordu. Diğer kenarımda Arrow vardı.
Benim uyanmamdan kısa süre sonra ikiside uyandı. İrene'in bana bakarken ağlamamak için kendini sıkıyordu. “Abla, henüz 13 yaşındasın. Bir krallığın başına geçebilir misin?”
Bana abla demişti. İlk kez bana abla demişti ve söyleme nedeni kalbimi kırk yerden hançerliyordu.
Amcam revire girdi. “Syd, uyanmışsın.” Gözlerinde saçma bir parıltı vardı. “Henüz reşit olmadığın için tahta benim geçmem mantıklı olur.”
Ne?
“Tacını bana devret. Ülke bir çocuğun eline verilmemeli.” Haklıydı. Ben bir ülkeyi yönetemeyecek kadar aciz, hiç bir şey bilmeyecek kadar masumdum.
“Pekâlâ.” Yataktan yavaşça kalktım. Gün boyunca tacı devretme işleriyle uğraştım.
Akşam olduğunda artık tek bir hedefim vardı. Hayatın toz pembe olmadığını anladım.
Andromeda Akademisi’ne girip ülkenin en korkulan suikastçı, ajan ve katillerinden olacaktım.
