"Önce ateşi tutuşturan, sonra bir kimliği yakan bir yazıyla intikamı konuşalım. İçinizde kasıtlı olarak görmezden geldiğiniz, uyuyan bir canavar bulacaksınız. Bedenlerdeki bir altüst oluşun gerçekliği nasıl baskı altına aldığını, kafamızın içinde hiddetlenen bir savaşı konuşalım. Ben bir kurtuluş savaşçısıyım. Siz mücadelenin yoldaşısınız. Ergenlik çağının peşini bırakmayan aşk hayatında artık sadece kelimelerin metaforlarında ya da romantik karakterlerin aşkında gösterilmeyen bir ruh. İntikamdan, kurgusal bir canavardan ve her dünya düzeninde kimliğini göstermek isteyen zorbalığa maruz kalan bir çocuktan bahsedelim. Kaybedenler işte, akın edenler! Ve uzun zamandır yalnız olduğu, zehirli beyinlerdeki canavarlarla savaştığı ve güç için savaşmanın tek amacı olan midesi olduğu için, şimdi yine boşunayız. Hadi konuşalım, gerçekten gerçek! Kendimize olan sevgimizden başka hiçbir sevgi büyümez. Uyanın!"
Törenden sonra kendime gelemedim.
Babamın yıllardır taşıdığı tüm yükü bir anda kendi omuzlarıma almıştım, üstelik babamın ölümünü daha aşamamışken.
Tüm halk acı ve keder içerisindeydi. Omuzları düşük, gözleri yaş dolu hâlde yaşamaya devam ediyorlardı. Bir gün o zıpkının onlara da saplanabileceğini bilerek.
Büyük kayalıkların ardına gidip şarkı mırıldanmayı seviyorum, bu sefer babamın küçükken benim için söylediği ninniyi mırıldanmak için geçtim büyük kayalıkların ardına.
Fakat bir hıçkırık duydum, küçük bir kız çocuğunun hıçkırıkları.
"Anne, lütfen buradan uzaklaşalım, insanların bizi bulamayacağı başka bir yere gidelim, daha derinlere gidelim. Sana bir şey olursa ben ne yaparım"
Sesin geldiği tarafa doğru yavaşça kafamı çıkarttım. Bir anne ve bir kız çocuğu. Tanıyordum onları, gezmeye çıktığımda bu küçük kızın saçlarını ben örerdim.
Annesi kıza hiçbir şey demeden kızın gözyaşlarını sildi ve ona sarıldı.
Tüm vücudum irkildi. Gözüm nefretten ve intikamdan başka hiçbir şey görmüyordu.
Yeryüzündeki şeytanları birer birer eleyecektim. Babama yaptıklarını yapacaktım onlara, bu küçük canlara ne çektirdilerse onlara da aynısını yapacaktım.
Denize attıkları tüm çöpleri onlara geri yollayacaktım.
"Bir gün bana yaptığı her şey için bu dünyaya diz çöktüreceğim.
Ve beni affetmen için yalvarırken, sadece gülüşümün yankılarıyla titreyişini izleyeceğim"
Kayalıklardan ayrılıp Deniz Cadısı Ursula'nın yanına gittim.
Krallıktan pek haz etmezdi ama yeryüzünün insanlarını da sevmezdi. Babamdan nefret etse de babamın ölümü onu bile etkilemişti.
Üzerimizde gezen gemileri yıkıp atmak istediğini hissedebiliyordum.
Ursula beni görünce şaşırdı, üzgün görünüyordu ama beni gördüğünde yüzüne bir gülümseme yerleştirdi.
"Vay vay, buralarda ne geziyorsun, Prenses. Ah ya da Kraliçe Ariel mi demeliydim?"
"Beni sinir etmeye çalışıyorsan edemezsin Ursula. Bana olan nefretini biraz olsun görmezden gel."
Saçlarımı kulaklarımın arkasına alarak Ursula'nın beni dikkate almasını bekledim.
"Pekâlâ öyle olsun. Neden buradasın?"
Gülümsedim.
"Beni yeryüzü insanına dönüştürmeni istiyorum. Bunun karşılığında sana istediğin birkaç şeyi verebilirim. Bana karşı gelmeyeceğine eminim ama karşı gelecek olursan da kim olduğumu unutma."
Ursula şaşkınlık içerisinde sordu;
"Babanı öldüren ırkın şekline mi girmek istiyorsun? Kafayı mı yedin sen! Onlar şeytanın ta kendisi."
"Biliyorum, bu yüzden bunu onlara göstereceğim. Bana güven. Birkaç ay içerisinde yaptıklarından pişman olacaklar. Sadece senin büyülerine ihtiyacım var, anladın mı?"
Ursula bir anda bir şeyler söylenmeye başladı. Kendisini güzel bir yeryüzü kadınına çevirdi ve sakinlikle şunları söyledi;
"Seninle geleceğim, saçma sapan şeylere kalkışarak kendine ve bize zarar vermeni istemiyorum. Aramızdaki soğuk savaşı da bir süre bitireceğim.
Benim yanıma geldiğine pişman olmayacaksın."













