İçeriğe geç

Kanlı Keman

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Kanlı Keman

Bölüm 1

Resimlerin İçine Doğru

Gece saat bir olabilirdi. Belki iki veya dört. Bir süre önce evlerin pencerelerinden yanan bütün o mum ışıklarının yerini karanlık camlardan gördüğüm kendi yansımam almıştı. Hava çok soğuktu ve üstüme aldığım siyah pelerin ona ne kadar bürünsem de beni korumaya yetmiyor, soğuk hava adımlarımı daha da hızlandırmak için motive ediyordu.

Henüz yeni evlenmiştim ki bu evliliği pek de sevdiğim söylenmezdi. Karım çirkef ve her daim sorun çıkarmaya meyilli biri iken evde çalışmam pek de mümkün olmuyor, sürekli kendimi sessizliğin içine kaçmak için dışarıda, karanlık sokaklarda yürürken buluyordum. Mira ne onun kusursuz çehresi için şiirler yazıp yaratılışının nimeti için tanrıya şükredeceğim kadar güzel bir kadındı ne de onunla olduğum her gün lanetler okuyacağım kadar çirkindi. Ortalama ve sıradan, diğer bütün herkes gibiydi. Ondan nefret ettiğimi söyleyemem ve önceden belirttiğim gibi sevdiğimi de. O benim yanımda olması gerekiyordu ve bende onun. Ne o beni istiyordu ne de ben onu fakat ikimizin de karşı koyamayacağı bazı kurallara uymamız, otuz yaşına gelmiş olsak bile bağımsızlığımızı bize vermeyen aile meclislerimizin ticari ve soylular arasındaki geleceğini garanti altına almak için bu uyumsuz birlikteliğe evet dememiz gerekiyordu. Mira'nın ailesinin bundan kazancı biz soylular arasında yer edinmek ve her daim hayallerini süslediklerine emin olduğum o büyük balolarda en güzel elbiselerini giyerek kendilerini krala, kraliçeye, şehrin önde gelenlerine göstermek ve bunlarla bütün tanıdıklarına gösteriş yapmaktı. Bizim kazancımız ise büyük ülkede en kalitelisini yalnızca onların ürettiği kemanları bu birliktelik sayesinde çok daha ucuza alıp onları bekleyen müşterilerine ulaşmasını sağlayarak büyük bir kâr elde etmekti.

Normalde ailem bu tür ticaret işleri ile uğraşmaz, bize kalan büyük mirasla geçimimize en rahat şekilde devam ederdik fakat kendinden pek hoşlanmadığım kız kardeşim Tera balolara katılmaya başlayıp oralarda diğer herkesten, kralın kızından dahi daha iyi görünmeye çalışırken takılara, mücevherlere harcadığı para artık ticareti ailemizin geleceğini garanti altına almak için zorunlu kılmıştı. Bu ticari anlaşma için ise evin en büyüğünün kendini feda etmesine karar verilmişti. Benim.

Evlenmeden önce müzikle ilgilenen bir ailenin kızının en azından biraz da olsa bunlara ilgi duyacağını, bazen ben piyanoda bir şeyler çalarken onun da kemanla bana eşlik edeceğini düşünmüştüm. Hiç bu kadar yanılmamıştım. Kadın, salona girdiğimde yanlışlıkla piyanonun yalnızca bir tuşuna dahi dokunsam çok büyük bir kavgaya hazır şekilde elindeki nakış işini bırakıyor, ayağa kalkıyor ve benim olayı dahi açıklamama fırsat vermeden aile evinde müzikten ne kadar bıktığını, buraya geldiğinde biraz rahat edeceğini düşündüğünü fakat benim buna izin vermediğimi konu alan bağırmalara başlıyor, ben karşılık vermezsem daha da büyüyor, ben karşılık verirsem ise tekrar yerine oturup ağlıyor, onu saatlerce sakinleştirmeye çalışırken bütün bir günüm eriyip gidiyordu. Kısacası müzik benim için artık çoktan unutulmuş bir hobiydi o kadar.

Soğuktaki uzun yürüyüşümün ardından varmak istediğim yere gelmiştim. Kapıya iki kez sertçe vurduğumda içerideki bütün o gürültü, kahkahalar ve söylenen şarkılar kesildi ve bu sokakta diğer bütün sokaklar gibi sessizliğe gömüldü. Kapının üstündeki gözetleme penceresi açıldığında bir çift yaşlı göz beni kısaca süzdü ve bütün o sessizliği yok etmek için yalnızca bir işaret verdi. "Sorun yok bizim Blake gelmiş!" bütün o gürültü tekrar başlarken kapı bana açıldı o iki yaşlı gözün sahibi ise hiç beklemeden bana sarıldı. "Uzun zamandır gelmiyorsun evladım! Bu kadar özletme burada kendini." ona gülümseyerek sırtına bir kaç kez vurdum ve kötü ter kokusunun karşısında yüzümü ekşitmemek için elimden geleni yapmaya çalıştım. İçerisi sıcaktı. İki köşede yanan şömineler içeriyi ısıtıyor, tavandaki bir kaç avizede yanan mumlar içerideki pasaklı insanların kirli kıyafetlerini ve her gülüşlerinde sarılığı geçip kapkara olmuş dişlerini aydınlatıyordu. Karşımda, tezgâhın arkasında duran aynada kendime baktım. Siyah pelerinimin altındaki Altın yaldızlı kırmızı ceketim, bembeyaz gömleğim, fularım ve düzgün taranmış sarı saçlarımla onların kahverengiliklerin içinde boğulmuş kirli dünyalarındaki kişilerden çok daha farklı görünüyordum fakat buna kimsenin aldırdığı veya bana garip gözle baktıkları yoktu. Adlarını bilmediğim ama buraya geldiğim günlerden tanıdığım adamlar bana selam veriyor sonra önlerindeki teneke bardaklarında içkilerini yudumlayıp birbirlerine gülmeye, sarhoş oldukça daha da sarhoş olmaya devam ediyorlardı.

Kapıyı bana açan, bu küçük barın işletmecisi Taz bana da teneke bardaklardan birinde kırmızı şarap uzattı. Buranın bütün içeceklerinin tadı berbattı. Bu berbat tadı ifade edebilmek için kelimeler olmasa dahi zamanla alışarak o tada aldırış etmemeyi öğrenebiliyordunuz. Bardağı aldım ve pis kokulu insanların arasından geçerek aşağı kata indim. Burası nispeten sessiz ve yukarıdaki yere göre karanlıktı. Odayı yalnızca sehpanın üzerinde duran ve bitmek üzere olmasına karşın kimsenin değiştirme zahmetinde bulunmadığı bir mum aydınlatıyordu.

Burada bu saatte buluşmaya sözleştiğimiz iki arkadaş da benim birkaç dakika geç kalmamla birlikte tahta sandalyede uykuya dalmışlardı. Son adımımı ayağımı sertçe yere vurarak attım ve bunun onları uyandırmasını izledim.

"Uzun bir yol çekeceğiz beyler. Arabada istediğiniz kadar uyuyun." İkisi de oturdukları sandalyeden kalktılar ve üstlerini düzelttiler. İyi giyimli, İtalyan olduğu keskin yüz hatlarından ve saçını her zamanki gibi geriye tarayışından anlaşılan adam benim çocukluktan beri kalan tek dostum Pedro'ydu. İtalya'dan buraya henüz Pedro doğmadan önce büyük umutlarla ve zengin olma hayaliyle gelen ailesi burada hiç beklemedikleri bir yoksullukla karşılaşmışlardı. Hâlbuki İtalya'da iken hatırı sayılır tanınmış ailelerden biri olan Givochi'ler daha da iyisi olmak için İngiltere'ye taşındıkları ilk hafta Bay Givochi'nin ölümüyle böyle bir yoksulluğa sürüklenmişlerdi. Bunu çocukluğumda, annemin sürekli komşularla yaptığı çay partilerinde öğrenmiştim. Bütün sosyete onlarla dalga geçiyor, onları her gördüklerinde sürekli aşağılayıcı bir bakışla onları süzüyorlardı.

Bir süre sonra Bayan Givochi'nin yalvarmalarının ardından annem onu evde yemek pişirmesi için işe almayı kabul etti. Kadının durumu altı çocuğa tek başına bakması gerektiği için gitgide kötüye gidiyor, her gün daha da üzgün bir şekilde eve girdiğini görüyordum. Kadın hasta görünmeye başladığı günlerde Pedro'da annesine yardım için bize gelir olmuştu. Kadının ingilizcesi çok kötüydü o yüzden bize bir şey anlatmak istediğinde Pedro çeviri konusunda yardım ediyordu. Annem Pedro ile arkadaş olmamı onaylamıyor, onu yalnızca çalışanlardan biri olarak görmemi istiyordu fakat kafamız çok uymuştu ve onun işinin olmadığı zamanlar dışarıda diğer çocuklarla oynamaya gitmeye başlamıştık. Annem her gün beni tekrardan uyarıyor, o alt sınıf İtalyan aile ile zaman geçirmenin bizim gibi önemli insanların saygınlığına zarar vereceğini söyleyip duruyordu. Yine de benim buna aldırdığım pek yoktu. O iyi biriydi ve çok iyi anlaşıyorduk. Bu benim için yeterliydi. Annesi iyice hastalandığında artık mutfaktaki bütün işleri o yapar olmuştu ve onun yemekleri pek de iyi sayılmazdı. Ne kadar uğraşsam da onu işten çıkarmamaları için ikna edememiştim ve işten çıkarıldıktan sonraki gün annesi ölmüştü. Diğer beş kardeşine bakmanın sorumluluğu ona kaldığında bu bara çalışmaya girdi. Pasaklı, bütün paralarını alkole ve eğlenceye harcayarak geçiren, şehrin en düşük kademesindeki bu lağım farelerine hizmet etmek için günün her saati burada oluyor, ona yalnızca uyuması için iki saat zaman biçiliyordu. Odası bu küçük bodrum katı, yatağı ise şu anda birkaç keman kutusunun üstünü kapattığı kanepeydi. Evlendiğimden beri onu bir kaç kez burada ziyarete gelmiştim. Bir kaç kez demek biraz az olabilir belki. Çalışmadığım, yani tiyatro oyunu yazmadığım ki evet bir tiyatro yazarlığı yapıyordum fakat yazdığım hiç bir tiyatromu sahneletmek için bir çabaya girişmemiştim, zamanlarda onun yanına uğruyor, bir saate yakın bu nefret ettiğim yerde en iyi dostumla zaman geçirdikten sonra diğer nefret ettiğim yere, eve dönüyordum. Yine de uzun zamandır buraya uğramamıştım. O yüzden hem eski dostum ile biraz vakit geçirmek hem de onun ailesine bakmasına yardım edebilmek için yüklü bir ödeme yapabilmemin bir bahanesi olarak onu bu yolculukta bana yardım etmesi için görevlendirmiştim. Doğrusu şu son bir aydır evden de pek çıktığımı söyleyemezdim. Karım bir aylığına, hastalanan annesinin yanına gitmiş ve iki gün önce, yeni dönmüştü. O süre zarfında evdeki sessizlikte kendimle baş başa geçirdiğim bütün o vakitler cennette vakit geçirmek gibiydi. Bazen piyanonun başında, bazen yazı masamda ve hiçbir kavga gürültü olmadan. Sessizce.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.