İçeriğe geç

Kanlı Ay

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Kanlı Ay

Bölüm 1

Kızıl Gecenin Mirası

Yağmur, sanki gökyüzü günahlarından arınmaya çalışıyormuş gibi saatlerdir durmadan yağıyordu.

Karadere Köyü'nün dar sokakları çamura bulanmış, ahşap evlerin bacalarından yükselen ince duman gri bulutların arasında kaybolmuştu. Gün henüz batmamış olmasına rağmen hava kararmıştı. Yaşlı kadınlar evlerinin önünde oturuyor, fısıltıyla aynı hikâyeyi anlatıyordu.

"Bu gece Kızıl Ay doğacak."

Bu söz duyulduğunda herkes istemsizce susuyordu.

Çocuklar anlam veremiyordu.

Gençler gülüp geçiyordu.

Ama yaşlıların gözlerinde yıllardır dinmeyen aynı korku vardı.

Çünkü onlar, Kızıl Ay'ın ne anlama geldiğini biliyordu.

---

Lina, demir ocağının önünde durmuş, kızgın çeliğin üzerine çekiç indiriyordu.

Her darbede kıvılcımlar etrafa savruluyor, yüzüne düşen ter damlaları yanağından süzülüyordu.

İnce yapılı görünmesine rağmen güçlüydü. Babası küçük yaşından beri ona demir dövmeyi öğretmişti.

"Kılıç, onu tutan kişinin kalbini taşır." derdi babası.

"Eğer kalbin korkuyorsa, elindeki en keskin kılıç bile işe yaramaz."

Lina bu sözü yüzlerce kez duymuştu.

Ama son zamanlarda babasının kendisi bile korkuyordu.

Eskisi gibi gülmüyor...

Eskisi gibi konuşmuyordu.

Her gece güneş battığında siyah pelerinini giyiyor, tek kelime etmeden evden çıkıyor, sabaha karşı kan içinde geri dönüyordu.

Sorularına ise yalnızca aynı cevabı veriyordu.

"Biraz daha sabret."

Lina sabretmekten yorulmuştu.

---

O akşam yağmur daha da şiddetlendi.

Babası sofraya neredeyse hiç dokunmamıştı. İç çekmiş ve sessizce ayağa kalktı.

Duvarın yanında duran eski deri pelerini omzuna aldı.

Tam kapıyı açacakken Lina arkasından seslendi.

"Baba."

Adam durdu.

"Sana bir şey soracağım."

Başını çevirmedi.

"Bu gece de mi gidiyorsun?"

Uzun bir sessizlik oldu.

"Evet."

"Nereye?"

"Cevabını bilmek istemezsin."

"Belki de isterim."

Babası yavaşça döndü.

Yüzündeki yorgunluk, Lina'nın daha önce hiç görmediği kadar derindi.

Sanki birkaç haftada on yıl yaşlanmıştı.

Kızının yanına geldi.

Titreyen eliyle saçlarını okşadı.

"Ben dönmezsem..."

Lina hemen sözünü kesti.

"Döneceksin."

Adam buruk bir gülümsemeyle başını salladı.

"Dinle."

"Sandığın kadar sıradan biri değilsin."

Lina kaşlarını çattı.

"Ne demek istiyorsun?"

Adam cevap vermedi.

Boynundaki deri ipten küçük, gümüş bir kolye çıkardı.

Kolye, ince işlenmiş bir hilal şeklindeydi.

Hilalin tam ortasında ise kırmızı bir taş vardı.

"Bu senden başka kimseye emanet edilmemeliydi..."

Kolye Lina'nın avucuna bırakıldığında taş, bir anlığına sıcakmış gibi hissettirdi.

"Ne bu?"

"Bilmiyorum."

Lina şaşkınlıkla babasına baktı.

"Nasıl yani?"

"Onu bana yirmi yıl önce bir yabancı verdi."

"Dedi ki..."

Adam sustu.

Sanki o anı hatırlamak bile canını yakıyordu.

"'Bu kız büyüdüğünde gerçek sahibi onu bulacak.'"

Lina'nın kalbi hızlandı.

"Ben... evlatlık mıyım?"

Babası gözlerini kapattı.

Ama cevap veremedi.

Tam o sırada...

Kapıya üç kez vuruldu.

Tok...

Tok...

Tok...

İkisi de irkildi.

Bu saatte kimse misafirliğe gelmezdi.

Babası ağır adımlarla kapıya yürüdü.

Kapıyı açtığında dışarıda kimse yoktu.

Yalnızca eşiğin üzerinde duran siyah bir kuzgun vardı.

Kuzgunun ayağına küçük bir parşömen bağlanmıştı.

Adam onu çözdü.

Satırları okudukça yüzündeki kan çekildi.

Parşömeni avucunda buruşturdu.

"Başladı..."

Lina ayağa kalktı.

"Ne başladı?"

Adam cevap vermedi.

Ocaktaki ateşi söndürdü.

Pencerelerin perdelerini kapattı.

Sonra evin arkasındaki sandığın kapağını açtı.

Lina hayatında ilk kez o sandığın içini görüyordu.

İçinde paslanmamış siyah bir kılıç...

Gümüşten yapılmış iki hançer...

Ve üzerinde garip semboller bulunan eski bir zırh vardı.

Babası zırhı giyerken sessizce konuştu.

"Yirmi yıldır bu gecenin gelmesini bekliyordum."

Lina'nın boğazı düğümlendi.

"Bana neyi saklıyorsun?"

Adam cevap vermek üzereydi.

Fakat tam o anda köyün meydanından korkunç bir çığlık yükseldi.

Bir tane...

Sonra bir tane daha...

Ardından onlarcası...

İnsanlar bağırıyordu.

Camlar kırılıyor, atlar kişniyor, köpekler uluyordu.

Lina pencereye koştu.

Gördüğü manzara nefesini kesti.

Yağmurun altında siyah pelerinli yaratıklar köyün içinde dolaşıyordu.

İnsanlardan çok daha hızlı hareket ediyorlardı.

Bir adam kaçmaya çalıştı.

Yaratıklardan biri tek sıçrayışta önüne indi.

Ay ışığı, ilk kez bulutların arasından süzüldü.

Ve Lina onların yüzünü gördü.

Kızıl gözler...

Kar gibi beyaz ten...

Uzun dişler...

Vampirler.

İlk kez, çocukluğundan beri anlatılan hikâyelerin gerçek olduğunu anladı.

Babası kılıcını çekti.

"Lina."

Sesi her zamankinden daha sakindi.

"Şimdi beni çok dikkatli dinle."

"Eğer bu evden çıkarsan..."

"...sakın arkana bakma."

Lina'nın gözleri doldu.

"Ben seni bırakıp gitmem."

Adam acı bir gülümsemeyle başını salladı.

"İşte en çok bundan korkuyordum."

Tam o anda...

Evin kapısı tek darbeyle parçalandı.

Soğuk rüzgâr içeriyi doldurdu.

Kapının ardında uzun boylu bir vampir duruyordu.

Fakat bu kez gelen diğerlerine benzemiyordu.

Beline kadar uzanan bembeyaz saçları yağmur damlalarıyla ıslanmıştı.

Siyah pelerininin altında gümüş işlemeli eski bir zırh vardı.

Kırmızı gözleri odanın içini sessizce taradı.

Sonunda bakışları Lina'nın üzerinde durdu.

İfadesi, ilk kez şaşkınlığa dönüştü.

Sanki yıllardır aradığı birini bulmuş gibiydi.

Fısıltıya yakın bir sesle konuştu.

"...Demek gerçekten yaşıyorsun."

Babası kılıcını kaldırdı.

"Kael!"

"Ondan uzak dur!"

Beyaz saçlı vampirin bakışları bir an bile Lina'nın üzerinden ayrılmadı.

"Onu almaya gelmedim."

"Sadece..."

"...geç kalmadığımdan emin olmak istedim."

Tam o anda evin çatısı korkunç bir gürültüyle sarsıldı.

Dışarıdan gelen ulumalar, vampir çığlıklarına karıştı.

Ve Kael, ilk kez gerçekten endişeli görünüyordu.

"Hayır..."

"Onlar da burayı bulmuş."

Bölüm sonu

2 yorum