İçeriğe geç

Kanlı Ağa

Bölüm 2 · 3 dk okuma

Kanlı Ağa

Bölüm 2

Kardeşim

Salih’in gözleri zifiri karanlığın içinde yavaşça aralandı. Başındaki o zonklayan, ağır acıyla birlikte doğrulmaya çalıştı ama her yer sırılsıklam kan içindeydi. Eli şakağına gitti, parmaklarına bulaşan taze kanı gördü. Görüşü netleştiğinde, hemen yanı başında yatan Oğuz’un cansız bedeniyle karşılaştı. Salih’in göğsünden kopan o acı dolu feryat, alt katın boş duvarlarında yankılandı. "Oğuz! Kalk aslanım, kalk kurban olayım!" diye haykırarak kardeşini kucağına aldı. Oğuz’un bedeni buz kesmeye başlamıştı, gözleri yarı açık, tamamen ruhsuz bakıyordu. Salih hayatında hiç ağlamadığı kadar hıçkırarak, gözyaşları kanına karışarak ağladı. Teslim olmaya niyeti yoktu. Kardeşini sarsarak kucağına aldı, merdivenleri darmadağın bir halde tırmandı. Kapının önüne çıktığında Leon’un arabayı çoktan çaldığını fark etti. Çaresizlik içinde kardeşini kucağında taşıyarak yola fırladı, yoldan geçen bir arabayı zorla durdurup Oğuz’u en yakındaki doktora yetiştirmeye çalıştı. Yol boyunca kardeşinin kalbine masaj yaptı, ona yalvardı. Ancak hastaneye varıp doktorlar sedyenin başına üşüştüğünde, acı gerçek Salih’in suratına bir tokat gibi çarptı. Doktor yavaşça kafasını iki yana salladı; Oğuz çoktan ölmüştü.

​Günler sonra, aynı mezarlık bu kez çok daha taze, çok daha yıkıcı bir acıya ev sahipliği yapıyordu. Salih, anne ve babasının mezarının hemen yanına, kendi elleriyle kazdığı o kara toprağa canından çok sevdiği kardeşini gömdü. Cenazeye katılan üç beş kişi çoktan dağılmıştı. Salih, o taze toprağın başında tek başına diz çökmüş duruyordu. Gözlerinde artık ağlayacak tek bir damla yaş kalmamıştı. O yaşların yerini, cehennem ateşinden daha sıcak, simsiyah bir nefret almıştı. Salih yavaşça ayağa kalktı. Üzerindeki eski ceketi çıkarıp toprağın üzerine bıraktı. Yıllardır uyuyan o vahşi canavar, "Kanlı Ağa" artık tamamen uyanmıştı ve bu şehirde taş üstünde taş bırakmayacaktı.

​Aynı saatlerde şehrin diğer ucunda, lüks ve ihtişamlı bir spor araba galerisinin kapıları büyük bir gürültüyle açıldı. Leon, altındaki o çalıntı klasik arabayla, egzozunu bağırta bağırta galerinin içine kadar girdi. Arkasındaki korumalarla birlikte arabadan inip ağzındaki sakızı çiğneyerek galerinin sahibine doğru yürüdü. Galerici, yeraltı dünyasının tüm kodlarını bilen, kimin ne olduğunu çok iyi anlayan eski toprak bir adamdı. Leon’un getirdiği arabayı gördüğü an adamın adeta kanı dondu. Arabanın plakasını, jantlarını, o özel boyasını görür görmez gözleri yuvalarından fırladı. Çünkü bu araba, yeraltı dünyasında tek bir kişiye aitti. Galerici yutkunarak, titreyen bir sesle Leon’a döndü: "Siz... Siz bu arabayı nereden buldunuz?" dedi. Leon, her zamanki o şımarık ve umursamaz tavrıyla pis pis sırıttı, parmağıyla arabayı gösterdi: "Çaldık. Sahibinin o salak kardeşini de öldürdük," dedi.

​Galerici duyduğu sözlerle dehşete düştü. Karşısındaki bu aptal çocuğun nasıl bir kıyameti kopardığını, şehre nasıl bir iblis saldığını anladığı an, korku ve öfkeyle gözü döndü. Hiç düşünmeden, tüm gücüyle Leon’un suratına okkalı bir tokat patlattı. Şlaakk! Salonun içinde yankılanan bu sesle birlikte Leon geriye doğru sendeledi, dudağı patladı. Korumalar anında silahlarına davrandı ama Leon eliyle onları durdurdu. Hayatında ilk defa böyle bir darbe alan mafya prensi, patlayan dudağından sızan kanı eliyle sildi. Gözlerinden saf bir delilik akıyordu. Galericiye doğru yaklaştı, parmağını göğsüne bastırarak, "Sen bittin... Sen yemin ederim bittin!" diye tısladı ve adamlarıyla birlikte galeriyi terk etti.

​Aradan on dakika geçmeden galericinin masasının üzerindeki özel telefon acı acı çalmaya başladı. Arayan, şehrin en tepesindeki isim, Leon'un babası Victor’du. Galerici derin bir nefes alıp telefonu açtı. Victor’un sesi telefondan adeta kükreyerek geliyordu: "Ulan Refik! Sen kimsin ki benim oğluma, yeraltı dünyasının veliahdına el kaldırıyorsun? Benim oğluma neden vurdun?!" diye bağırdı. Galerici, sesindeki o mutlak ciddiyeti ve korkuyu gizlemeden, Victor’un sözünü kesti. Tek bir cümle söyledi, ama o cümle telefonun diğer ucundaki devasa adamın nefesini kesti: "Victor... Oğlun az önce buraya geldi. Kanlı Ağa’nın arabasını çalıp, öz kardeşini öldürmüş."

​Telefonun diğer ucunda bir anda ölümcül bir sessizlik oldu. Victor’un elindeki viski bardağı parmaklarının arasından kayıp yere düştü, kristal cam parçaları etrafa saçıldı. Victor’un yüzündeki o kibirli ifade bir saniyede silindi, yerini bembeyaz bir korku aldı. Yıllar önce Salih'in masasına bıraktığı o 20 kanlı yüzük ve "Beni bir daha rahatsız edersen 21. yüzük senin parmağından çıkar" sözü kulaklarında çınladı. Victor koltuğa yığılır gibi oturdu, gözleri büyüdü ve kendi kendine fısıldadı: "Hasiktir..."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.