"Korku bedenini sarar, ama özgürlük ruhunu esir alamaz." PUSULA Ülke ayaktaydı. Her geçen gün yaklaşan büyük felaketin bir öncüsü gibiydi. Pencereden dışarı bakmak bile artık bir lükstü. Evde yalnızdım. Odayı aydınlatan tek şey, masadaki titrek mumdu. Pencereler kalın örtülerle kaplıydı. Mumu elime aldım, ağır adımlarla salona geçtim ve elimdeki mumu masanın üzerine bıraktım. Tam o sırada mahallenin içinden onlarca silah sesi yükseldi. Yüzlerce mermi, onlarca bedene isabet etti. Dizlerimin üzerine çöktüm. Yapılan bu kötülüğün hesabı kimseye sorulmuyordu. Zevk uğruna insanlar katlediliyordu. Buna "zevk" demek bile insanlık suçuydu. Gözlerimden yaşlar süzüldü, dizlerimi kendime çektim. Korkuyordum. Ölmekten gerçekten korkuyordum. Başımı masanın ayağına yasladım. Bu ülkeden bir yolunu bulup kaçmam gerekiyordu. Ama imkânsızdı. Sınırlar kapalıydı. Bu ülkeye giren bir yoksul, bir daha geri çıkamazdı. Kapı çaldı. Korkuyla ayağa kalktım. Mutfaktan bir bıçak alıp, yavaş adımlarla kapıya yürüdüm. Dürbünden baktım. Derin bir nefes alıp kapıyı açtım. Yan komşum Leyla'ydı. "Kızım, korkutmadım umarım seni." "Yok Leyla abla... Bu saatte bir şey mi oldu?" Etrafa göz gezdirdi, sonra kulağıma eğildi. "Bu gece, on ikiden sonra erzak için çıkacağız. Bir yol bulduk, güvenli..." Evin içinden Alex'in tırmalama sesleri geliyordu ama elimizde tek lokma yiyecek yoktu. Leyla ablaya baktım. "Tamam, haber verirsin." Kapıyı kapatıp Alex'in yanına gittim. Eğilip başını okşadım. "Aslan oğlum... Az kaldı, bu gece karnımızı doyuracağız." Başına bir öpücük kondurup koltuğa uzanmak için ayağa kalktım. Masanın üzerindeki tarot kartlarına gözüm takıldı. Annemden bana kalan tek şeydi. Kartları elime alıp koltuğa oturdum. Hep bakardım ama anlamlarına hiç derinlemesine dalmamıştım. Bugün de sadece dokundum, sonra tekrar yerine koydum. Saat üçtü. Gece yarısına daha çok vardı. Alex açlığa dayanamıyordu, patilerini üzerime koyup gözlerimin içine baktı. "Biliyorum açsın... Az kaldı." Pencereye yaklaşıp ağır perdeleri araladım. Şehir, puslu bir sessizliğe gömülmüş gibiydi. Sokaklar bomboştu, zaman durmuş gibiydi. Bekleyemezdim. Günlerdir midemize tek lokma girmemişti. Açlık sadece bedeni değil, zihni de kemiriyordu. Artık bir şeyler yapmak zorundaydım. Hızla odama geçtim. Siyah, yıpranmış pantolonumu ve solgun bir tişörtü giydim. Kimliğimi gizlemek zorundaydım. Yüzüme maskemi taktım, başıma siyah bir şapka geçirdim. Aynaya son bir kez bakmadım bile. Evden çıkmadan hemen önce Leyla'ya kısa bir mesaj yazdım: "Eğer bana bir şey olursa... köpeğim sana emanet." Telefonu kapattım. Cihazı evdeki eski bir saksının içine, toprağın altına sakladım. Nefesimi tuttum, sonra derin bir soluk aldım. Kalbim deli gibi çarpıyordu ama korkacak vaktim yoktu. Sessizce apartmandan dışarı süzüldüm. Arka sokaklardan merkeze doğru yürümeye başladım. Her adımda çevreme kulak kesiliyor, gölgelerle neredeyse bütünleşiyordum. Karşıma çıkan yüksek çitli bir villa dikkatimi çekti. Gösterişliydi. Zenginlerin yaşadığı, bolluğun hâlâ tükenmediği o son yerlerden biri... Bahçesine girdim. Ancak ana kapıda silahlı askerler vardı. Yaklaşamazdım. Gözüm ağaçlara kaydı. Ağaçların arasına gizlenip balkona çıkan ağaca tırmanmaya başladım. Parmaklarım acıdan sızlasa da vazgeçmedim. Balkona ulaştığımda kalbim boğazımdaydı. Kapı açıktı. Şans, bu gece benim yanımda olmalıydı. Sessizce içeri süzüldüm. Evin içi karanlıktı ve derin bir sessizliğe gömülmüştü. Ayak seslerimi duymamak için yavaşça ilerledim. Aşağı kata indim ve devasa mutfağı buldum. Dolaplar, soğutucular, kutular... ama gözüm siyah bir sırt çantasına takıldı. Elime aldım. İçinde para ve bir dizüstü bilgisayar vardı. Şaşırmadım. Sadece hızlıca çantaya erzak, konserve, pil, ne bulduysam doldurmaya başladım. Tam çıkmak üzereyken arkamdan bir ses duyuldu: "Kim var orada?" Donakaldım. Sesin sahibi bir adamdı. Yaklaştı. Gözleri boşluğa bakıyordu. Kördü... Avantaj bendeydi. Sessizce yanından geçip üst kata çıktım, ardından balkondan aşağı inmeye çalıştım. Ama bu kez işler planladığım gibi gitmedi. Ayağım kaydı. Yere düştüm. Tüm vücudum sarsıldı. Kolumun üstüne düşmüştüm. Keskin bir acı içimi yaktı ama şimdi duramazdım. Nefesimi bastırarak bahçeden çıktım ve kaçmaya başladım. Terk edilmiş, rutubetli bir binaya sığındım. Kolu hareket ettirdikçe acı artıyordu. Şişmişti, morarmıştı ama vakit kaybedemezdim. Çantayı tekrar omzuma aldım ve gece karanlığında eve doğru yürümeye başladım. Mahalleye yaklaşırken bir ses yankılandı: "Orada biri var!" Ardından silah sesleri... Yüreğim ağzıma geldi. Koşmaya başladım. Nefesim yetmiyordu. Her sokakta, her duvarda beni izleyen gözler varmış gibi hissediyordum. Bir çıkmaz sokağa sapmıştım. Tam yakalanacakken bir çatı katına çıktım. Oradan diğer binaların çatısına atladım. Ayaklarım titriyordu ama duramazdım. Sonunda izimi kaybettirmeyi başardım. Tam rahatlayacakken biri bileğimden yakaladı ve hızla beni bir sığınağın içine çekti. Loş, dar ve soğuk bir yerdi. "Kimden kaçıyorsun? Bekçilerden mi?" diye sordu ses. "Hayır... Bir evden çıktım. Askerler vardı." Adamın gözleri beni yokluyordu. "Yani... evi mi soydun?" Yanıt vermedim. Sadece sırtımı dönüp kapıya yöneldim ama beni durdurdu. Elini kapının koluna koydu: "Buradan çıkarsan... sonun olur." Umurumda değildi. Yürümeye devam ettim. Fakat o, cebinden bir silah çıkarıp bana uzattı: "Al bunu. Zorunda kalırsan kullanırsın." Bir an için göz göze geldik. Gülümsedim. Silahı belime taktım ve yoluma devam ettim. Apartmanın kapısına ulaştığımda duvarda asılı, yarısı yırtılmış bir poster dikkatimi çekti. Cebime koydum. Yavaşça yukarı çıktım. Kapıyı açar açmaz Leyla Abla ve Mesut Amca beni gördü. Gözleri doldu, yaşlar süzüldü yanaklarından. "Tanrım! Ona kavuşmamıza izin verdin!" Gülümsedim. Çantamdan çıkardığım birkaç konserve ve erzağı onlara uzattım. Mesut Amca başını salladı: "Kızım... bunlar senin." "Almazsanız... kahrımdan ölürüm." dedim. Sesim titriyordu. Sonunda kabul ettiler. İçeri geçtim. Alex, sevinçten etrafımda dönmeye başladı. Diz çöktüm, onu kucakladım. "Gel annem..." diye fısıldadım. Mutfağa geçtim. Eski bir tahta çubuk buldum. Çekmeceden sargı bezi aldım. Dişlerimi sıkarak kolumdaki kırığı sabitledim. Ter içindeydim. Sargıyı sıkıca sardım. Silahı çekmeceye koydum. Çantayı alıp masanın başına geçtim. Mum sönmüştü. Yenisiyle değiştirdim. Çantayı boşaltırken, Alex için küçük bir et konservesini ayırdım. Sonra cebimden posteri çıkardım. Bilgisayarı açtım. Üzerindeki kare kodu okuttum. Tarot falcısının ilanıydı. "Sekiz ruh, sekiz tarot kartı. Hangisi senin kaderini belirleyecek? Öğrenmek istiyorsan bana gel." Adres en alttaydı. Bilgisayarı kapattım. Aklımda annemin o son sözü yankılandı: "Sen sekizinci ruh... son çembersin." Annemin bana söylediği son cümleydi bu. Ne anlama geldiğini hiçbir zaman tam olarak çözememiştim. Annem bir tarot falcısıydı. Hep derdi: "Sekiz ruh, sekiz kader..." O sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Bu... belki de bir fırsattı. Sandalyeyi çektim, oturdum. Başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapattım. Derin bir nefesle geçmişe doğru sürüklendim. 07.08.2019 "Kızım, kapının önünden sakın ayrılma!" "Tamam anne!" Yavaşça bahçedeki salıncağa yürüdüm. Üzerindeki bir uğur böceğini avuçladım. "Üç uğur böceği... büyüdüğümde bana çok para getirir..." Uğur böceğine üfledim. Tam o sırada annemin çığlığıyla irkildim. Koşarak eve girdim. Babam... annemi dövüyordu. "Baba, yapma! Vurma ona! Canı acıyor!" Sesimi duymadı. Tezgâhın üzerindeki dev bıçağı kaptığı gibi... annemin kalbine sapladı. Bıçağın ucu sırtından çıktı. Sonra onu yere itti. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Koşarak annemin yanına gittim. Ellerimle yaraya bastım. Kanı durdurmaya çalıştım. "Anne... ne olur ölme... sensiz ne yaparım ben..." Annem zorlukla nefes alıyordu. Son bir gülümsemeyle fısıldadı: "Sen yalnız değilsin... sekiz ruh... sekiz kader ...yanında..." Ağlamam daha da şiddetlendi. "Sekiz ruh... sekiz kader..." Annem, cebinden tarot kartlarını çıkardı. Kanlı ellerimle alıp cebime koydum. Son bir kez çırpındı... sonra gözleri boşluğa daldı. Çığlığım evin içinde yankılandı. Babam, beni kucağına alıp o evden çıkardı. GÜNÜMÜZ Bir anda nefesim düğümlendi. Gözlerimi açtım, yanaklarımdan yaşlar süzülüyordu. Masanın üzerindeki şişeden bir yudum aldım, terimi ve gözyaşlarımı sildim. Sırtımı sandalyeye yasladım. Derin bir nefes almaya çalıştım. Gözüm çantanın ucundaki şişkinliğe takıldı. Küçük cebini açtım. İçinden eski bir saat sandığım şey çıktı ama... bu bir saat değil, pusulaydı. Eskimiş, yıpranmış bir pusula. Üzerinde bir seri numarası vardı. Bilgisayarı açıp numarayı arattım. Antik bir Yunan pusulasıydı. Savaş gemileri için özel üretilmiş. Değeri milyon dolarlardan bahsediliyordu. Zincir kısmını açıp belime bağladım. En azından burada daha güvende olurdu. Ayağa kalktım, pencereye yaklaşıp aralıklı perdeden dışarı göz attım. Askerler hâlâ sokak sokak geziyordu. Perdeyi kapatıp koltuğa uzandım. Masadaki yiyeceklere baktım. Açlıktan midem kazınıyordu ama şimdi yememeliydim. Erzak azdı. Sadece Alex için yeterdi. Tavana gözümü diktim. Düşünmeliydim. Bizi buradan nasıl çıkarabilirim? Maskemi ve şapkamı çıkarıp kenara fırlattım. Yüzüstü koltuğa uzandım. Yorgundum. Gözlerimi kapattım... ve dakikalar içinde karanlığın içinde kayboldum. Uyandığımda hava hâlâ karanlıktı. Gözlerimi açar açmaz kendimi bir an nerede olduğumu hatırlamaya çalışırken buldum. Koltuğun kenarına başımı yaslamıştım, Alex başucumda sessizce bekliyordu. Üzerime titreyen mum ışığı, salonda solgun gölgeler oluşturuyordu. Kalbim hâlâ geçmişin ağırlığında atıyordu. Annemin o kan içindeki gülümsemesi, cebime tarot kartlarını bırakışı, fısıldadığı sözler... "Sekiz ruh... sekiz kader... son çember..." O gece kafamda dönen tek kelime vardı: "Neden ben?" Yavaşça ayağa kalktım. Kolumdaki sargıyı kontrol ettim; hâlâ ağrıyordu ama hareket edebiliyordum. Masaya yöneldim. Bilgisayarın başına geçtim. Ekranı açar açmaz Google'a girdim. Masanın üstünde dağınık halde duran tarot kartlarına kısa bir bakış attım. Merakım gittikçe büyüyordu. Arama çubuğuna parmaklarım kendiliğinden ilerledi ve yazdım: "Tarot kartlarının anlamları." 0 - Aptal (The Fool): Yeni başlangıçlar, potansiyel, özgürlük, risk alma. I - Büyücü (The Magician): Yaratıcılık, beceri, irade, eylem, tezahür. II - Yüksek Rahibe (The High Priestess): Sezgi, bilinçaltı, gizem, sırlar, içsel bilgelik. III - İmparatoriçe (The Empress): Bereket, doğurganlık, annelik, bolluk, doğa. IV - İmparator (The Emperor): Liderlik, otorite, yapı, kontrol, istikrar. V - Rahipler (The Hierophant): Gelenek, maneviyat, inanç, rehberlik, dini otoriteler. VI - Aşıklar (The Lovers): İlişkiler, seçimler, aşk, uyum, birliktelik. VII - Savaş Arabası (The Chariot): Zafer, irade, kontrol, motivasyon, kararlılık. VIII - Güç (Strength): Cesaret, içsel güç, dayanıklılık, şefkat, özdenetim. IX - Ermiş (The Hermit): İçsel yolculuk, yalnızlık, bilgelik, rehberlik, içe dönüklük. X - Çarkıfelek (Wheel of Fortune): Şans, döngüler, değişim, kader, kaçınılmazlık. XI - Adalet (Justice): Denge, adalet, yasal süreçler, sorumluluk, doğruluk. XII - Asılmış Adam (The Hanged Man): Teslimiyet, fedakarlık, yeni bir bakış açısı, geçici duraklama. XIII - Ölüm (Death): Dönüşüm, sonlanma, yeniden doğuş, yeni başlangıçlar, değişim. XIV - Denge (Temperance): Denge, uyum, sabır, ölçülülük, arabuluculuk. XV - Şeytan (The Devil): Bağımlılıklar, kısıtlamalar, tutkular, materi, karanlık yönler. XVI - Kule (The Tower): Ani değişim, yıkım, aydınlanma, beklenmedik olaylar. XVII - Yıldız (The Star): Umut, ilham, şifa, rehberlik, iyimserlik. XVIII - Ay (The Moon): Yanılsamalar, belirsizlik, korkular, sezgiler, rüyalar. XIX - Güneş (The Sun): Neşe, başarı, canlılık, aydınlanma, pozitif enerji. XX - Mahkeme (Judgement): Yeniden doğuş, hesaplaşma, değerlendirme, karar verme. XXI - Dünya (The World): Tamamlanma, başarı, tatmin, evrensel uyum, yeni bir döngü. Her kartın kendine özgü bir anlamı vardı; kaderin sessiz dili, ruhumun derinliklerinde yankılanan bir fısıltı gibiydi. Çantamdaki para tomarlarına gözüm takıldı. Bir yaşam için, bir şans daha demekti o. Belki de son fırsatımdı. Ama burada, bu ülkede, nefes almak bile suç sayılıyordu. Sokaklar karanlığa gömülmüş, duvarlar konuşmaz olmuştu. Her köşe, her gölge bir tuzak, bir tehdit barındırıyordu. Adımlarımı dikkatle seçmek zorundaydım, çünkü izlerim silinmiyordu. Yaşamak bir isyandı burada; nefes almak ise en büyük suç. Karanlık çantamı sımsıkı kavradım. İçinde, sadece para değil; umutlarım, korkularım ve hayallerim vardı. Kartlar önümde duruyordu, her biri bana başka bir gelecek, başka bir yol gösteriyordu. Ama hangi yol gerçekti? Hangi kader benimdi? İçimde bir fırtına kopuyordu; yaşamak istiyordum, özgür olmak... Ama bu topraklar özgürlüğü unutmuştu. Her nefes, her adım bir tehditti. Sonunu düşünmek bile istemiyordum; çünkü burası, hayatı hapseden bir labirentti. Ama yine de, çantamdaki o para tomarı, küçük bir ışık gibiydi. Belki de bu ışık, beni karanlıktan çıkaracak, yeni bir yaşamın kapılarını aralayacaktı. Kaderin kartları önümdeydi ve ben, kendi hikayemin oyuncusuydum artık. Parmaklarım çantanın metal tokasında beklerken, zaman duruyordu sanki. Kalbim, sokağın sessizliğini delip geçecek kadar güçlü atıyordu. Gölgelerin içinden bir ses yükseldi, bir motor sesi, belki de yalnızca zihnimin bana oynadığı bir oyun. Bu şehirde gerçekler hayallerden daha bulanıktı. Bir duvarın dibine sinerek kartlara tekrar baktım. En üstte duran "Adalet"ti. Bembeyaz yüzeyinde teraziyi tutan gözleri bağlı kadın... Ne garipti. Bu ülkede adalet, yalnızca kartların üstünde vardı artık. Gerçekteyse bir ağırlığı yoktu; yalnızca susturulmuş çığlıkların, unutturulmuş isimlerin sembolüydü. Benim adım da unutulmuştu. Kimseye güvenemezdim. Zaten güvenin bedelini, annemin bir sabah soluksuzca götürülüşünü izleyerek ödemiştim. O sabah hâlâ gözlerimdeydi, çığlık yoktu, direnç yoktu. Sadece bir anlığına göz göze geldiğimizde, "kaç" demişti bakışlarıyla. Ben de kaçtım. O günden beri, sadece kaçıyorum. Pencereden dışarı baktım. Sokak lambaları birer birer sönüyordu, şehrin soluğu kesilmişti sanki. Gecenin içindeki sessizlik, artık huzur değil; yalnızca yaklaşan tehlikenin ayak sesiydi. Burada, bu ülkede nefes almak bile suçtu. Dışarı çıkmak, yakalanmak, kaybolmak... hepsi aynı sonla bitiyordu. Ayağa kalktım. Ev sessizdi ama o sessizlik çürük bir zeminin üzerindeydi. İnce bir çatlak gibi içime sızıyordu. Bedenim uyanıktı, tetikteydi, ama zihnim o kadar yorgundu ki artık gerçek ile kuruntu arasındaki farkı ayırt edemiyordum. Burası geçici bir sığınaktı. Sahte bir isimle kiralanmış, yıllardır kimsenin uğramadığı bu dairede, zamanla eşyaların da konuşmayı unuttuğunu fark etmiştim. Duvarlar ne kadar sessizse, korkularım o kadar gürültülüydü. Balkon kapısını kilitledim. Perdeleri son kez kontrol ettim. Sonra salondaki eski koltuğa oturdum. Başımı geriye yasladım. Ama gözlerim kapanmadı. Bir ses duydum. Çok hafifti. Belki binanın diğer dairesinden. Belki alt komşunun kapısını kapatışı. Belki de... doğrudan bu dairenin içinden gelen bir çıtırtıydı. Derinlerden, sessizliğin içinden gelen o ses, içimde bir düğme gibi bir şeyi açtı. Başımı kaldırdım. Mutfağa doğru baktım. Hiçbir şey yoktu. Ama o "hiçbir şey"in bile içinde, bir tehdit vardı artık. Bir ses daha geldi. Bu kez arkamdan. Sanki biri nefes alıyordu. Uzun, kesik kesik, ağır... Benim olmadığımı biliyordum. Kendi bedenimden çıkan sesleri ayırt edebilecek kadar uyanıktım. Bu nefes bir başkasına aitti. Üstelik çok yakınımdaydı. Ayağa kalkmadım. Kımıldamadım. Sadece dinledim. İçimde büyüyen korku, artık vücuduma hükmediyordu. Kanım çekilmiş gibiydi. O an fark ettim, bu ev güvenli değildi. Hiçbir zaman olmamıştı. Ve o nefes... hâlâ devam ediyordu. Nefes... hâlâ oradaydı. Sessizce başımı çevirdim. Oturduğum koltuğun hemen arkasındaki karanlık koridora baktım. Hiçbir şey görünmüyordu. Ama bir şeyin beni izlediğini, hatta nefesini tenimde hissettiğimi inkâr edemezdim. Artık hayal değildi bu. İçimdeki tüm sesler sustu. Ayağa kalkmadım. Yavaşça koltuktan yan tarafa kaydım. Dizlerimin üzerinde, koridorun ucuna doğru sürünerek ilerledim. Her adımda yer inliyordu. Yaşadığım korkunun ağırlığı, zemine bile işliyordu. Koridorun sonundaki oda... kapısı açıktı. Orası, hiç kullanmadığım eski yatak odasıydı. Girip kapatmaya bile cesaret etmediğim yer. Sadece geceleri oradan gelen uğultulara kulaklarımı tıkardım. Şimdi o kapının ardında bir karanlık vardı. Ama karanlık sadece yokluk değildi. Bu gece... orada bir şey vardı. Nefes kesildi. Durduğum anda, o da sustu. Ve sonra... Bir adım sesi. İnce bir çıtırtı, tozlu zemine basan çıplak bir ayağın sesi gibi. İçeriden geldi. Hemen sonra gölgeler kıpırdadı. Oda kapısının eşiğinde... belirdi. İlk önce sadece bir silüetti. İnce uzun bir beden. Başını hafif eğmişti, yüzü karanlığın içinde gizliydi ama beni izliyordu. Gözlerimin tam içine bakıyordu. İnsana ait hiçbir sıcaklık yoktu o bakışta. Nefes alamadım. Göğsüm kilitlendi. Gözlerim doldu, boğazım kurudu. O şey... hiçbir yere gitmiyordu. Odanın içindeki gölge, yavaş ve kararlı adımlarla bana doğru ilerliyordu. O kadar sakin, o kadar soğuktu ki, adımlarının yankısı bile duvarlarda kayboluyordu. Silueti belirmeye başladıkça, üzerindeki siyah tişörtün kumaşının ince dokusu, gri bol pantolonunun ise hafifçe kıvrılan katları seçiliyordu. Yüzündeki siyah maske, gözlerini gizliyordu; gözlerinin ardındaki ifadeyi göremiyordum ama varlığı odayı tamamen dolduruyordu. Ayağa kalktım, nefesimi tutmuş, onu izliyordum. Göğsümün hizasına geldiğinde aniden elini göğsüme doğru uzattı. Parmakları arasından siyah bir zarf çıktı. Zarfın kenarları biraz yıpranmış, eski ama özenle saklanmış gibiydi. Elime uzattı, parmaklarının soğukluğu avuçlarımı titretirken, zarfın sert dokusu cildime temas etti. "Bunu aç," dedi sessiz, ama kararlı bir sesle. Henüz cevap vermeye fırsat bulamadan, o adımlarını geri çekmeye başladı. Arkama dönüp yavaşça odaya girdi, kapıyı ağır bir tıkırtıyla kapattı. O andan itibaren odanın havası değişmişti; hafif bir rüzgar esiyor, mumun alevi titriyordu. Zarfın içindeki sır, sanki tüm dünyamı değiştirecekmiş gibi bir ağırlık taşıyordu. Zarfı yavaşça açmaya başladım; içeriden çıkan kağıt, eski zamanlardan kalma bir harita gibiydi. Kenarlarında gizemli işaretler, ortasında ise benim adımı taşıyan bir isim yazıyordu. Kalbim hızla atarken, bu zarfın bana getirdiği sırra ve bilinmezliğe doğru adım attığımın farkındaydım. Haritanın alt köşesinde, mürekkebin hafifçe silinmiş olduğu bir yazı vardı. Üzerinde titreyen parmaklarımla dikkatlice okudum: "Krallığın zincirlerine karşı direnişin yolu buradan geçer. Senin gibi cesur ruhlar aramızda." Zarfın içinde, karton gibi sert bir kağıda basılmış bir simge vardı. Bu simge, bir pusula ve kırık zincir halkalarından oluşan karmaşık bir işaret-birliğin sembolüydü. Yanında küçük bir not vardı: "Birliğin kapıları sana açık. Buluşma yeri: Ay ışığı altında, Eski Liman'ın gölgeleri. Zaman: Ay'ın en karanlık gecesi. Gel, kaderinle yüzleş." Kalbim deli gibi atıyordu. Krallığa karşı bir örgüt... Bu, sadece bir davet değil, aynı zamanda bir çağrıydı; devrim, isyan ve özgürlük arzusu barındıran tehlikeli ama umut dolu bir çağrı. Gözlerim zarfın üzerindeki siyah maskeli adamın siluetine kaydı. Onun bana verdiği bu davet, hayatımı tamamen değiştirecekti. Odayı saran sessizlik, bir anda derinleşti. Artık geri dönüş yoktu. Derin bir nefes aldım, kararımı vermem gerekiyordu.
Bölüm 2
PUSULA
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.