Nox’un alt mahallelerinde güneş bir lütuf değil, sadece paslı sac damların arasından sızan, tozun ve çürümenin üzerine düşen yorgun bir ışıktır. Sabahın o kör karanlığında uyandığımda, burnuma dolan ilk şey o tanıdık koku oldu: Rutubet, bayat ekmek ve kardeşimin ciğerlerinden gelen o hırıltılı nefes.Elias, yanımda incecik bir battaniyenin altında titriyordu. Onu izlerken kalbimin üzerinde bir taş varmış gibi hissettim. O henüz on iki yaşındaydı ama zayıf bileklerindeki mor damarlar, sanki birer zehirli sarmaşık gibi derisinin altında yolunu arıyordu. Mürekkep hastalığı onu içten içe tüketiyordu ve benim, onu kurtarmak için gereken gümüşü bulmak adına sadece üç günüm kalmıştı.“Veya…” diye fısıldadı, gözlerini açmadan. Sesi, kırılmış bir cam parçası kadar zayıftı.“Buradayım, ufaklık,” dedim, elimi terli alnına koyarak. Ateşi yine yükselmişti. “Uyu. Bugün büyük gün değil. Bugün sadece sıradan bir gün.”Yalandı. Bugün Hasat’tan önceki son rezonans testiydi ve şehrin tepesindeki o altın saraylarda oturanlar, bizim gibi lekelileri birer yakıt olarak görmeye çoktan başlamıştı.Yataktan kalkıp derme çatma mutfağımıza geçtim. Masanın üzerinde duran kurumuş ekmek parçasını bıçakla ikiye böldüm. Büyük parçasını Elias’a ayırdım, küçüğünü ise ağzıma attım. Tadı toz gibiydi. Pencereden dışarı baktığımda, Nox’un devasa kulesi Ziggurat’ı gördüm. Bulutları delip geçen o uğursuz yapı, şehrin her yerinden görülebiliyordu. Zenginlerin ışığını sağlayan o kule, bizim karanlığımızın sebebiydi.“Gitme,” dedi Elias. Bu sefer uyanmıştı. Doğrulmaya çalışırken öksürük krizi onu iki büklüm etti.Hızla yanına gidip sırtını sıvazladım. “Gitmek zorundayım, Elias. Meydandaki o gürültüyü duymuyor musun? Muhafızlar her sokağın başında. Eğer saklanırsam, bizi bu delikten çıkarıp o madenlere sürerler. Orada bir hafta bile dayanamazsın.”“Kuleye seçilmeyeceksin, değil mi?” Gözleri korkuyla doluydu. O kuleye girenlerin başına ne geldiğine dair sokaklarda anlatılan efsaneleri o da benim kadar iyi biliyordu. Kimse geri dönmezdi. Dönenler ise artık ‘insan’ olmazdı.Elias’ın bileğindeki lekeyi okşadım. Benimki sol kolumda bir dövme gibi dururken, onunkisi sadece kontrolsüz, kara bir lekeydi. “Beni seçmezler,” dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. “Benim mürekkebim onların işine yaramaz. Ben sadece bir artığım, Elias. Işık için fazla karanlığım.”Bu da yalandı. Kolumdaki mürekkep, son birkaç haftadır geceleri tenimin altında uyanıyor, bana fısıldıyordu. Sanki kulenin o devasa frekansına çoktan cevap vermeye başlamıştı. Ben bir artıktım evet ama en tehlikelisinden.“Eğer sana bir şey olursa…” dedi Elias, titreyen eliyle benim koluma tutunarak. “Işık batsın, Veya. Şehir karanlığa gömülsün. Sadece gitme.”Eğilip alnından öptüm. Kapıya yöneldiğimde, paslı hançerimi çizmeme gizledim. Dışarıdaki o soğuk, metalik havaya adım atmadan önce son kez arkama baktım. Elias yatağa geri kıvrılmıştı, küçük ve savunmasız görünüyordu.O an biliyordum. Eğer kardeşimin o ciğerleri bir gün daha nefes alacaksa, o kuleye girmem gerekirse girecektim. Eğer o devasa sahte güneşin sönmemesi için birinin kanı akacaksa, o kanı akıtan da ben olacaktım, kurban olan da.Sokağa çıktığımda muhafızların zırhlarından yansıyan ışık gözümü aldı. Şehir nefesini tutmuştu. Hasat başlıyordu.Elias’ın öksürüğü kesilip yeniden o ağır uykuya daldığında, odanın köşesindeki paslı su ibriğine uzandım. Parmak uçlarımın titrediğini Elias görmemişti ama ben biliyordum; bu korku değil, derimin altında sabırsızlanan o yabancı şeyin iştahıydı.Kapının altından sızan gri duman, mahalledeki Lekelilerin ısınmak için yaktığı atık yağların kokusunu taşıyordu. Dışarıda bir hareketlilik vardı. Botlarımı sıkıca bağlayıp kapıyı araladığımda, karşı komşumuz yaşlı Marna’yı gördüm. Kapısının önünde diz çökmüş, on altı yaşındaki oğlunun bileklerine çamur sürüyordu.“Marna, ne yapıyorsun?” diye fısıldadım sokağa süzülürken.Yaşlı kadın irkilerek bana baktı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. “Mürekkebi gizliyorum Veya. Belki… Belki frekans bu kadar çamurun altını duymaz. Belki benim oğlumu es geçerler.”Marna’nın oğlu Kael’e baktım. Çocuk korkudan taş kesilmişti. Bileğindeki leke, Lekelilerin çoğunda olduğu gibi şekilsiz, kirli bir leke değildi; canlı bir damar gibi nabızla birlikte parlayıp sönüyordu. Kael bir ‘Rezonans’ adayıydı ve ikimiz de biliyorduk ki, o kapkara çamur hiçbir şeyi gizlemeyecekti.“Marna, yapma,” dedim sesimi alçaltarak. “Muhafızlar üzerinde leke gizleyen birini bulurlarsa rezonansı beklemezler, oracıkta damarlarını yakarlar.”Marna hıçkırarak ellerini çekti. Sokak boyunca bizim gibi onlarca evden benzer feryatlar yükseliyordu. Lekeliler, Nox’un dışlanmışlarıydı; bizler, sistemin hem pili hem de günah keçileriydik. Safkanlar gümüş ipekler içinde meydanda toplanırken, bizler üzerimizdeki is ve pasla, damarlarımızdaki bu vahşi güç uyanmasın diye dua ederek yürüyorduk.“Veya!”Arkamdan gelen sesle duraksadım. Mahallenin en hızlı hırsızı, çocukluk arkadaşım Jax yanımda bitti. Jax’in durumu hepimizden farklıydı; onun mürekkebi gözlerindeydi. Göz bebeklerinin etrafında dönen o siyah halkalar, ona karanlıkta görme yetisi verirdi ama aynı zamanda onu sistem için yürüyen bir hedef haline getiriyordu.“Bugün hava çok ağır, değil mi?” dedi Jax, gözlerini kısarak yukarıdaki Ziggurat’a baktı. “Kule sanki bugün daha fazla aç. Frekans jeneratörlerinin sesini şimdiden duyabiliyorum.”“Jax, Elias çok hasta,” dedim yürümeye devam ederek. “Eğer bugün bir yolunu bulup o gümüşlerden çalamazsam, üçüncü günü göremeyecek.”Jax acıyla gülümsedi. “Gümüş mü? Bugün meydanda gümüş değil, sadece kan akacak Veya. Safkanlar bugün bizi izlemeye gelecek. En zengin ailelerin çocukları, en öndeki localardan bizim nasıl titreyeceğimizi, mürekkebimizin nasıl derimizi yırtacağını izleyip bahis oynayacaklar.”Jax’in haklı olduğunu bilmek midemi bulandırdı. Lekeliler, onlar için sadece birer laboratuvar faresiydi. Eğer mürekkebin frekansla olan uyumu yüksekse, seni alıp kuleye kapatırlardı. Eğer düşükse, seni madenlere ya da atık temizleme işine gönderirlerdi. Hiçbir zaman ‘kazanmak’ gibi bir ihtimalimiz yoktu.“Benimkisi uyanıyor Jax,” dedim aniden durup kolumu tutarak.Daha frekans verilmemişti ama sol kolumdaki o sarmaşık şeklindeki mürekkep, derimin altında ısınmaya başlamıştı. Sanki yukarıda, o kulede onu çağıran bir şey vardı.Jax durdu ve ciddi bir ifadeyle koluma baktı. “Sakla onu Veya. Ne yaparsan yap, rezonans anında kendini sık. Acıya odaklan, nefrete odaklan ama mürekkebin parlamasına izin verme. Eğer seni fark ederlerse… Eğer o kuleye seçilirsen, Elias’a kim bakacak?”Jax’in sorusu bir tokat gibi yüzüme çarptı. Elias. Benim tek pusulam.Tam o sırada, şehrin her yerinde yankılanan o devasa boru sesi duyuldu. Gök gürültüsünü andıran bu ses, Hasat’ın başladığının habercisiydi. Sokaklardaki Lekeliler, zırhlı muhafızların dipçik darbeleriyle ana meydana doğru sürülmeye başlandı.“Vakit geldi,” dedim Jax’e.Elias’ın o titreyen sesini zihnimin bir köşesine hapsettim. Meydana doğru yürürken tek bir şeyi düşünüyordum: Eğer o kule benden canımı istiyorsa, önce o kulenin temelini kendi ellerimle sökmem gerekse bile Elias’ı o karanlıkta yalnız bırakmayacaktım.Meydanın ortasındaki devasa kristal sütun, Nox’un kadim ve paslı kalbi gibi inleyerek dönmeye başladı. Bu ses, biz Lekeliler için yaklaşan bir fırtınanın uğultusuydu. Binlerce genç, meydanın tozlu zemininde omuz omuza vermiş, içimizdeki o uyuyan canavarın —mürekkebin— uyanmaması için dua ediyorduk.Tepemizde, gökyüzünü yırtan o mermer localarda Safkanlar oturuyordu. Onlar için bu bir bayramdı; bizim etimizin yanışını izleyip üzerine bahis oynadıkları bir festival."Jax, sakın bırakma," diye fısıldadım. Yanımdaki arkadaşımın parmak boğumları, ellerini yumruk yapmaktan bembeyaz kesilmişti. "Eğer diz çökersen, seni doğrudan madenlere ayırırlar.""Kendi koluna bak Veya," dedi Jax, sesi titreyerek. "Seninki şimdiden titriyor."Baktım. Sol kolumdaki o kara sarmaşıklar, derimin hemen altında huzursuz bir yılan gibi kıvranmaya başlamıştı. Frekans henüz en düşük seviyedeydi ama benim mürekkebim şimdiden kuledeki o devasa güçle konuşmaya can atıyordu.Birden, meydanın en yüksek noktasında, Safkanların temsilcisi belirdi. Dante. Şehrin kusursuz prensi. Üzerindeki altın işlemeli pelerin, aşağıdan bakınca bir güneş gibi parlıyordu. O kadar uzaktı ki, yüzündeki ifadeyi seçemiyordum; ama omuzlarının dikliği, aşağıda çırpınan bizlere karşı duyduğu o buz gibi kibri haykırıyordu. O, bu sistemin en parlak mücevheriydi; biz ise o mücevheri parlatan kaba kuvvettik."Rezonans... Başlasın!"Kristal sütun aniden durdu ve havaya görünmez, katı bir dalga yayıldı. Dalga meydandaki kalabalığa çarptığı an, ilk çığlık koptu. Az ötemdeki sıska bir çocuk, boğazını tutarak yere kapaklandı. Mürekkebi, boynundan yukarı doğru simsiyah bir duman gibi tırmanıyor, çocuğun derisini kömürleştiriyordu."Uyumsuz!" diye bağırdı bir muhafız. Çocuğu yerlerde sürükleyerek karanlık bir tünele fırlattılar.Sonra ikinci dalga geldi. Bu seferki daha sertti, kemiklerimin sızladığını hissettim. Kolumdaki sarmaşıklar aniden kor gibi ısındı. Acı o kadar keskindi ki, nefesim boğazımda düğümlendi."Veya, dayan!" Jax’in sesi çok uzaktan geliyormuş gibiydi.Dişlerimi birbirine geçirdim. Elias’ın o zayıf yüzünü, o hırıltılı nefesini düşündüm. Eğer burada elenirsem, Elias ölecekti. Eğer burada diz çökersem, eve dönecek bir "ben" kalmayacaktı.Tam o sırada, yukarıdaki locada bir hareketlilik oldu. Dante, bir şeyler hissediyormuş gibi aniden oturduğu yerden kalktı ve locanın mermer korkuluğuna tutundu. Bakışları, binlerce Lekeli gencin arasından birini arıyor gibiydi. O an, kulenin frekansı kulaklarımda bir çığlığa dönüştü.Kolumdaki mürekkep, ilk kez derimi delmek istercesine kabardı. Siyah bir ışık, sarmaşıkların arasından sızmaya başlamıştı. Muhafızlar durumu fark etti. İki ağır zırhlı adam, ellerindeki elektro-şok mızraklarıyla bana doğru yürümeye başladı."Bulduk bir tane daha!" dedi biri, sesindeki vahşi heyecanla. "Şuna bak, mürekkebi neredeyse dışarı fırlayacak!""Hayır!" diye bağırdım ama sesim çıkmadı.Muhafızlar kollarımı kavradığı an, meydanın ortasındaki kristal sütun aniden parlak bir ışıkla patladı. Frekans o kadar yükselmişti ki, Safkanların localarındaki şarap kadehleri tuzla buz oldu.Başımı güçlükle yukarı kaldırdığımda Dante ile göz göze geldim. O, binlerce metre yukarıdaki o kibirli tahtından aşağıya, doğrudan bana bakıyordu. Altın rengi dövmesi boynunda bir alev gibi parlamaya başlamıştı. O an ne bir mühür ne de bir eşleşme vardı; sadece saf, katı bir nefret ve şaşkınlık. O, aşağıda kendi ışığını titreten o karanlık lekeyi fark etmişti.Beni yerlerde sürükleyerek Ziggurat’ın o devasa tunç kapılarına doğru çekmeye başladılar."Elias!" diye feryat ettim son bir güçle. "Elias, bekle beni!"Jax’in kalabalığın içinde kaybolan çaresiz yüzünü gördüm. Sonra kapılar, Nox’un o kirli havasını dışarıda bırakarak üzerime kapandı. İçerisi soğuktu. İçerisi ölüm kokuyordu.Beni devasa, loş bir salona fırlattılar. Yalnız değildim. Meydandan toplanan diğer "yüksek uyumlu" gençler de oradaydı. Hepsi titriyor, hepsi kollarındaki o can yakan mürekkebi tutuyordu.İşte o an, salonun devasa kapısı yeniden açıldı. İçeriye, üzerinde hala o görkemli zırhıyla Dante girdi. Ama bu kez yanında muhafızlar yoktu. Yalnızdı. Adımları mermer zeminde yankılanırken, bakışları doğrudan beni buldu.Durdu. Aramızda yaklaşık on metre vardı."Sen," dedi, sesi kılıç kadar keskindi. "Aşağıdaki o gürültüyü çıkaran leke sensin."Ona cevap vermedim. Sadece kolumu tutarak ayağa kalkmaya çalıştım. Ama tam o sırada, kulenin kalbi yeniden çarptı. Yer sarsıldı.Kolumdaki sarmaşıklar ile onun boynundaki anka kuşu, aynı saniyede, aynı frekansla parladı. Aramızdaki o on metrelik mesafe, sanki görünmez bir güç tarafından daraltılıyormuş gibi hissettim.Henüz bir zincir yoktu, henüz bir mühür yoktu. Ama Dante’nin gözlerindeki o korkuyu gördüğümde anladım: Kule bizi seçmişti. Ama bizi birer kahraman olarak değil, birbirimizi yok edecek birer cellat olarak yan yana getirmişti.Ziggurat’ın kapıları kapandığında duyduğum son şey, dışarıdaki rüzgarın uğultusu değil, kendi kalp atışımdı. İçerisi, dışarıdaki o kavurucu sıcağın aksine, insanın kemiklerine kadar işleyen bir buz kütlesi gibiydi. Muhafızlar kollarımı o kadar sıkı tutuyordu ki, parmak izlerinin derimde moraracağını biliyordum."Yavaş olun," diye hırıldadım, ayaklarımı mermer zeminde sürürken. "Kaçacak bir yerim yok."Muhafızlardan biri, kaskının ardındaki boğuk sesiyle güldü. "Kaçmak mı? Buradan sadece küllerin kaçabilir, küçük leke. Şimdi kes sesini ve yürü."Beni devasa, loş bir koridora soktular. Duvarlar, sanki yaşayan bir organizma gibi hafifçe nabız gibi atıyordu. Nox’un enerjisini sağlayan o kadim mürekkep damarları, bu taşların arasından geçiyordu. Her adımda, kolumdaki sarmaşıkların o damarlara tepki verdiğini, derimin altında huzursuzca kıpırdandığını hissediyordum. Bu, bir kaşıntı değil, bir istilaydı.Beni demir parmaklıklı, daracık bir hücrenin önüne getirdiklerinde, muhafızlardan biri sertçe sırtımdan itti. Yüzüstü taş zemine düştüm. Dizlerim sızlarken kapının üzerime kilitlenişini izledim."Elias..." diye fısıldadım, alnımı soğuk taşa yaslayarak.Zihnimde sadece kardeşimin o solgun yüzü vardı. Ben buradaydım, o ise muhtemelen kapının önünde, benim dönmemi bekleyerek öksürük krizleriyle boğuşuyordu. Onu kim besleyecekti? Marna ona yardım eder miydi? Yoksa muhafızlar, "Lekeli" bir ablası olduğu için onu da mı alıp götürürlerdi?Hücrenin derinliklerinden gelen bir hırıltıyla irkildim. Yalnız değildim.Karanlığın içinden bir çift göz bana bakıyordu. Göz bebeklerinin etrafındaki o siyah halkaları tanıdım. "Jax?""Veya..." Jax, köşeye sinmiş, kollarını bacaklarına dolamış titriyordu. Gözlerindeki siyahlık her zamankinden daha yoğundu, sanki tüm görüşünü ele geçirmek istiyordu. "Bizi ayıracaklarını sanıyordum. Neden buradayız? Neden sadece bekletiliyoruz?"Yanına gidip yanına çöktüm. Elleri buz gibiydi. "Bilmiyorum Jax. Ama burası bir hapishane değil. Burası bir bekleme odası.""Neyi bekliyoruz?""Hasat'ın tamamlanmasını," dedim, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek. "Zirveye gidecek olan yirmi kişiyi seçecekler. Diğerlerini ise..."Cümlemi tamamlayamadım. Diğerlerinin ne olduğunu hepimiz biliyorduk. Kule, "yüksek rezonans" göstermeyenleri posa gibi dışarı atar, onları madenlerin en dibine, ışığın hiç uğramadığı o ölüm kuyularına gönderirdi.Saatler geçti. Ya da günler... Ziggurat'ın içinde zaman, taşların arasından sızan bir su damlası gibi yavaş ve belirsizdi. Karın boşluğumda biriken o açlık sancısı, Elias’ın yokluğunun verdiği o boşlukla yarışıyordu.Derken, koridorun sonunda bir ışık belirdi. Muhafızların sert adımları değil, daha hafif, daha asil bir yürüyüşün sesi yankılandı. Jax geri çekildi, ben ise ayağa kalkıp parmaklıklara tutundum.Işık yaklaştıkça, o gümüş işlemeli zırhın parıltısını gördüm. Dante.Yüzünde meydandaki o tiksinti dolu ifade yoktu; daha çok, çözemediği bir bilmeceye bakıyormuş gibi kaşları çatıktı. Yanında iki üst düzey subay vardı. Bizim hücremizin önünde durdular.Dante, parmaklıkların arkasındaki sefaletimize, üzerimizdeki pas ve kir yığınına baktı. Gözleri bir an benimkilerle birleşti. O an, kolumdaki sarmaşıkların hafifçe ısındığını hissettim. Çok hafifti, sanki bir esinti gibi. Dante de aynı şeyi hissetmiş olacak ki, elini hafifçe boynundaki o altın dövmenin üzerine götürdü."Bunlar mı?" dedi Dante, subaylara dönerek. Sesi, hücrenin soğuk duvarlarında yankılandı. "Meydandaki dalgalanmaya sebep olanlar bunlar mı?""Sadece şu kız, efendim," dedi subay, beni işaret ederek. "Diğeri sadece bir refakatçi artığı. Ama kızdaki rezonans değerleri... Daha önce bir Lekeli'de hiç görmediğimiz seviyelerde."Dante yeniden bana baktı. Bu kez daha yakından. Parmaklıkların arasına bir adım yaklaştı. Aramızda sadece demirler ve birkaç santim vardı."Senin adın ne, leke?" diye sordu. Sesi alçaktı, neredeyse bir fısıltı gibi."Adım bir leke değil," dedim, gözlerimi ondan kaçırmayarak. "Adım Veya. Ve eğer kardeşime bir şey olursa, o çok sevdiğin kuleni senin başına yıkarım, Safkan."Dante’nin dudakları hafifçe kıvrıldı. Bu bir gülümseme değildi; daha çok bir meydan okumaydı. "Yıkmak mı? Sen daha bu parmaklıkları bile aşamazsın Veya. Ama merak etme. Eğer değerlerin söyledikleri kadar yüksekse, zaten bu kule seni kendi elleriyle parçalayacaktır."Arkasını dönüp gidecekken durdu. Hafifçe yana bakarak ekledi: "Kardeşini merak etme. Eğer ilk testi geçersen, ona fazladan bir doz ilaç gönderilmesi için emir verebilirim. Tabii, hayatta kalırsan."Gözden kaybolduğunda Jax fısıldadı: "Ona güvenme Veya. Onlar asla bir şey vermezler. Sadece daha fazlasını almak için yem atarlar."Biliyordum. Ama o an, Dante'nin boynundaki o altın dövmenin, benim sol kolumdaki kara sarmaşıklarla aynı ritimde attığını hissetmiştim. Kule, bizi henüz bağlamamıştı; ama görünmez bir ipin ucunu ikimizin de eline tutuşturmuştu.Elias için, o ipi tutmaya devam edecektim. Ucu ellerimi parçalasa bile.Hücrenin zemini sadece soğuk değildi; sanki sıska vücudumdaki tüm ısıyı çekip almak için tasarlanmış bir sünger gibiydi. Jax, karşı köşede kendi kollarının arasına gömülmüş, kesik kesik nefes alıyordu. Gözlerindeki mürekkep, karanlıkta hafif bir duman gibi tütüyordu. Bu, rezonans sonrası yaşanan o meşhur "Mürekkep Çökmesi"ydi; vücut, kulenin frekansıyla dolup taşmış, şimdi ise o enerjiyi kusmaya çalışıyordu.“Sakin ol Jax,” diye fısıldadım, ama kendi sesim bile bana yabancı, çatallı geliyordu.Sırtımı buz gibi duvara yasladım. Gözlerimi kapattığım an kendimi yine o küf kokulu evimizde, Elias’ın yanında buluyordum. Elias’ın zayıf elini tuttuğumu, ona masallar anlattığımı hayal etmeye çalıştım ama zihnim buna izin vermiyordu. Kapatılan o devasa tunç kapıların sesi, bir giyotin bıçağı gibi her güzel anıyı kesip atıyordu.Sol kolumda bir hareketlenme hissettim.Sarmaşıklar... Meydandaki o patlamadan sonra usulca derimin altına çekilmişlerdi ama şimdi, kulenin derin sessizliğinde yeniden uyanıyorlardı. Derimin hemen altında, canlı birer solucan gibi yavaşça kıvrıldıklarını hissedebiliyordum. Bu bir acı değildi; bu, tenimin altında yürüyen yabancı bir iradeydi.“Veya… oradalar mı?” Jax’in sesi karanlıkta bir hıçkırık gibi yankılandı.“Buradalar Jax. Gitmiyorlar.”“Benimkiler… benimkiler artık görmeme engel oluyor,” dedi Jax hıçkırarak. “Her yer kapkara. Seni bile göremiyorum. Sadece… sadece kulenin kalbini duyuyorum. Güm güm… güm güm…”Jax’in yanına gitmek istedim ama bacaklarımda derman yoktu. O an fark ettim ki, Ziggurat sadece bizi hapsetmemişti; bizi birbirimize, kendimize ve geçmişimize yabancılaştırıyordu.Gece yarısına doğru, hücrenin tavanındaki mazgallardan birinden içeriye çiğ, morumsu bir ışık sızmaya başladı. Bu, şehrin ışıklandırması için kullanılan o suni enerjinin yansımasıydı. Işığın vurduğu yerde, kolumdaki sarmaşıkların her bir kıvrımını görebiliyordum. Eskiden sadece siyah birer çizgiydiler. Şimdi ise sanki derinlik kazanmışlardı; her bir yaprağın damarı, sanki benim kendi damarlarımla iç içe geçmişti.Aniden, kolumda bir yanma hissettim. Bir iğnenin yavaşça derime saplanması gibi.“Yardım et…”Sesi duymadım, zihnimin içinde hissettim. Bu bir fısıltı değildi. Bir yankıydı.Hızla etrafıma bakındım. Jax uyuyakalmıştı ya da bayılmıştı. Koridorda kimse yoktu. Ama o his, o yabancı varlık tam buradaydı. Elimi sol kolumun üzerine koydum. Mürekkebim, sanki avcumun altından bana cevap verirmiş gibi sertçe çarptı.O an anladım; bu mürekkep sadece bir hastalık ya da bir işaret değildi. Bu, kuleyle aramdaki o lanetli bağın diliydi. Ve o dil, şu an yukarıda bir yerlerde, altın kafesinin içinde kıvranan bir başkasıyla konuşuyordu.Dante.Onun omuzlarındaki o kusursuz anka kuşunu düşündüm. O da şu an benim gibi acı çekiyor muydu? O da kendi teninin içindeki o vahşi gücü durdurmaya mı çalışıyordu? Yoksa Safkanlar için bu süreç daha mı kolaydı? Onlar bu gücü bir lütuf olarak görüyorlardı, biz ise bir pranga.Hücrenin tavanından sızan mor ışık, duvarda tuhaf gölgeler oluşturuyordu. Bir an için o gölgelerin kuledeki diğer adayların ruhları olduğunu hayal ettim. Ölenlerin, harcananların, Nox’un ışığı sönmesin diye kurban edilenlerin gölgeleri…“Elias,” diye mırıldandım tekrar. Kardeşimin ismini bir dua gibi tekrarlamak, beni bu deliliğin eşiğinden çekip alan tek şeydi. “Sadece dayan. Bir yolunu bulacağım. O gümüşleri alacağım. O ilacı getireceğim.”Ama içimdeki o karanlık ses, sarmaşıkların arasından sızan o soğuk fısıltı fısıldıyordu: “Artık geri dönüş yok, leke. Artık sadece yukarı var. Ya da ölüm.”O gece, Ziggurat’ın soğuk taşları üzerinde, hayatımın en uzun nöbetini tuttum. Ne uyuyabildim ne de uyanık kalabildim. Araf’ın tam ortasında, kolumdaki sarmaşıkların her bir milimetresinin tenime kök salışını saniye saniye hissettim.Sabaha karşı, koridorun sonundan ilk ayak sesleri geldiğinde, artık meydandaki o korkmuş kız değildim. Gözlerimdeki o eski parıltı sönmüş, yerini bir suikastçının soğuk ve keskin kararlılığına bırakmıştı.Muhafızlar gelip kapıyı gürültüyle açtıklarında, Jax’i uyandırmak için hafifçe dürttüm. Ama o, sadece boş gözlerle tavana bakıyordu. Mürekkep, onun görüşünü tamamen çalmıştı.“Yürüyün!” dedi muhafız, dipçiğiyle kapıya vurarak. “Arınma banyolarına. Hasat’ın seçilmişleri, efendilerimizin karşısına çıkmaya hazırlanıyor.”Ayağa kalktım. Kolumdaki sarmaşıklar, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte simsiyah, mat bir renge bürünmüştü. Artık saklanmıyorlardı. Artık benimle bir bütündüler.Koridorda yürürken, diğer hücrelerden çıkan gençleri gördüm. Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı: Bir daha asla göremeyecekleri o güneşin yasını tutanların ifadesi. Ve o an biliyordum; bu kulede merhamet yoktu. Sadece hayatta kalanlar ve ışık için feda edilenler vardı.Ben, feda edilen olmayacaktım.Hücrenin sessizliği, dışarıdaki gürültüden daha ağırdı; insanın kendi düşüncelerini birer çığlık gibi duymasına sebep olan o sağır edici türden bir sessizlik. Sırtımı yasladığım taş duvarın soğuğu, hırpalanmış cildimden içeri süzülüp doğrudan ruhuma ulaşıyordu. Bakışlarım, sol kolumdaki o kara düğüme kenetlendi. Sarmaşıklar... Onlar sadece birer leke değildi. Onlar, benim bu şehre, bu sisteme ve şimdi de bu kuleye olan borcumun senediydi. Derimin altında, sanki benden bağımsız bir zihinle hareket ediyor, her kıvrımında ayrı bir sızı taşıyorlardı. Nasıl çıkacağım buradan? Bu soru, zihnimin karanlık köşelerinde yankılanan bozuk bir saat tıkırtısı gibiydi. Kaçamazdım. Ziggurat’ın duvarları sadece taştan değil, bin yıllık bir büyüden ve teknolojik bir dehşetten örülmüştü. Kapıdan çıksam koridorlarda kaybolurdum, koridorları aşsam muhafızların mızrakları boğazıma dayanırdı. Ama asıl pranga bu taşlar değildi; asıl pranga, Elias’tı. Eğer buradan şimdi çekip gitmenin bir yolunu bulsaydım bile, Elias’ı kurtarmış olmayacaktım. Onu, o rutubetli döşekte, ciğerleri sönmek üzereyken bırakmış olacaktım. "Düşün Veya," diye fısıldadım kendime, sesim hücrenin rutubetli havasında kaybolup gitti. "Duygularını değil, ihtimalleri hesapla." İçimde iki ayrı Veya çarpışıyordu. Biri, kapıyı omuzlayıp karşısına çıkan her muhafızın boğazını deşmek, sonra da Elias’ı kucaklayıp Nox’un o zehirli sınırlarının dışına, efsanelerde anlatılan o yeşil topraklara kadar koşmak istiyordu. Bu, çocuksu ve umutsuz Veya’ydı. Diğeri ise... Diğeri, bu kulenin kurallarını bir hançer gibi kullanmayı öğrenmem gerektiğini fısıldayan suikastçıydı. Sistemi yenemezsen, sistemin bir parçası ol ve onu içeriden çürüt. Babamın, madenlere götürülmeden hemen önce söylediği o son sözler zihnimde şimşek gibi çaktı. Kulenin bir mantığı vardı. Burası bir fırındı ve yakıt istiyordu. Eğer ben, bu fırının en parlak alevi olursam, bana ihtiyaç duyarlardı. Bana ihtiyaç duydukları sürece de pazarlık şansım olurdu. Gümüşler. İlaç. Elias. Plan, zihnimde kanlı bir harita gibi belirmeye başladı. Hayatta kalmak yetmezdi; en iyisi olmalıydım. Diğer on dokuz adayı birer engel olarak değil, basamak olarak görmeliydim. Safkanların o kibirli dünyasına girmeli, onların kurallarını onlardan daha iyi oynamalıydım. Dante... O altın çocuk. Onunla olan o tuhaf, açıklanamayan bağı hatırladıkça midem kasılıyordu. Kule bizi neden birleştirmişti bilmiyordum ama bu bağı bir zayıflık değil, bir kalkan olarak kullanmalıydım. Eğer kule benim ışığımı onun karanlığına (ya da tam tersine) muhtaç kıldıysa, bu benim tek korumam olabilirdi. O, dokunulmaz bir prensti. Eğer onun kaderine eklemlenirsem, ben de dokunulmaz olurdum. "Seni bir basamak olarak kullanacağım Safkan," diye mırıldandım karanlığa doğru. "Senin o asil kanın, benim ve kardeşimin özgürlüğü için akacak." İçimdeki savaş sona ermemişti ama cepheler belli olmuştu. Artık korku yoktu; sadece buz gibi bir hesaplaşma vardı. Mürekkebimin derimi yakmasına izin verdim. Acıyı bastırmadım, aksine onu bir yakıt gibi içime çektim. Bu acı, Elias’ın nefes almasını sağlayacaksa, onu bir zırh gibi kuşanacaktım. Yavaşça ayağa kalktım. Hücrenin parmaklıklarına yaklaşıp dışarıdaki koridora baktım. Karanlık, ilk kez o kadar korkutucu gelmiyordu. Çünkü artık biliyordum; ben bu karanlığın bir parçasıydım ve karanlığı en iyi, yine karanlığın içinde doğanlar yönetirdi. "Gel bakalım Nox," dedim, göğsümdeki o ağır baskıyı bir silaha dönüştürerek. "Bakalım senin kulelerin, benim nefretimi taşıyacak kadar güçlü mü?"
Bölüm 1
1.Bölüm: Biraz Kan ve Pus
Bölüm sonu
1 yorum
Hikaye efsane ya bide biraz kızıl kraliçeye benzettim :)
1Yanıt
