Beren, Gölge Evi’nden aldığı kitaplarla çadırına dönmüştü. Ellerindeki ciltler kadim dillerle yazılmış, ciltleri neredeyse çürümeye başlamıştı. Kitapları alırken büyük risk almıştı ama artık kaçmanın değil, anlamanın zamanıydı. Kerem’in sesi hâlâ kulaklarında yankılanıyordu: “Sen bir anahtarsın.” Sayfaları çevirdikçe, kanla yazılmış gibi duran bir bölüm dikkatini çekti: "Kadim soyun son kızı, avcının değil, kehanetin anahtarıdır. Onun kanı, Gece Ocağı’nı açar. Onun özü, Sonsuz Beslenme’yi başlatır. Ve onun yokluğu… karanlığı sonsuza dek mühürler.” Beren’in gözleri büyüdü. “Ben sadece bir avcı değilim… Ben onların beklediği geçit kapısıyım.” Kitapta anlatılan efsaneye göre, çok eski zamanlarda bir grup vampir, insanlar ve avcılarla yapılan savaşlar yüzünden geri çekilmiş, güçlerini bir “Gece Ocağı” denilen eski bir mabette mühürlemişti. Bu ocak, sadece “kanın yankısı” ile yeniden açılabiliyordu. Ve bu yankı... bir soyun son kalan bireyinden geçiyordu. Ben,” diye fısıldadı Beren, “geçidi açacak kandım.” Bu yüzden Emre onu öldürmemişti. Bu yüzden Kerem onu canlı istiyordu. Filiz’in dönüşümünü hızlandırmaları da bundan dolayıydı—onu cezalandırmak değil, yıldırmak için. Tam o sırada çadırın dışından kuru bir yaprağın hışırtısı geldi. Beren hemen hançerine sarıldı. Fısıltılar… sanki ağaçlar nefes alıyordu. Ardından bir ses geldi: “Gerçek seni bulduysa, hazır ol. Gece Ocağı yarın açılacak. Sen kararını vereceksin: kapı mı olacaksın, yok edici mi?” Sami’nin sesiydi. Ama adamı göremiyordu. Sadece sesi, rüzgarla taşınmıştı. Ardında cevaplardan çok daha karanlık bir his bıraktı. “Bu gece son gece,” diye düşündü Beren, kitapları çantasına koyarken. “Yarın onlar kazanabilir. Ya da... yok olabilirler.” Ama bir şey daha vardı: Kitabın en sonunda, eski bir çizim... Gece Ocağı’nın kapısı. Üzerinde kendi ailesinin sembolü kazınmıştı. Ve altında şu cümle: Anahtarın kanı dökülmeden, karanlık tam uyanmaz.” Beren irkildi. Ya beni öldürmek istemiyorlar… ya da zamanı gelince bunu kendileri yapacaklar.” Sabah yaklaşırken, Beren gözlerini kapatmadı. Göz kapaklarının ardında sadece Filiz’in yüzü, Kerem’in kırmızı bakışları ve yaklaşmakta olan karanlık vardı. Ama bir de kararı: “Ben onların anahtarı değilim. Ben kilidi parçalayanım olacağım.” Şafak, ormanın üstüne solgun bir griyle çökerken kamp çantaları toplanıyor, öğrenciler otobüslerin yolunu tutmaya hazırlanıyordu. Ama Beren hiçbir yere gitmeyecekti. Bu gün, her şeyin başladığı ve biteceği gündü. Kitaplardan öğrendiğine göre, Gece Ocağı’nın kapısı yalnızca gün batımından sonra, belli bir “kan yankısıyla” açılıyordu. Ve o yankı—Beren’in atalarından gelen, saf avcı kanıydı. Beren, çantasına gümüş hançerini, tütsü torbasını, vampirleri zayıflatan birkaç eski tılsımı ve kitapları koydu. Ardından Sami’nin daha önce işaret ettiği noktaya doğru yola çıktı: Kuruçam Boğazı. Kitapta “karanlık soluklarının doğduğu yarık” olarak tanımlanıyordu. Orası Gece Ocağı’ydı. Ormanın kalbine vardığında, zemindeki taşlar kan kırmızısı çizgilerle birbirine bağlanmıştı. Ortada devasa bir daire… ve onun tam merkezinde bir sunak taşı. Yüzeyi tıpkı kitapta çizildiği gibi aile sembolüyle oyulmuştu. Beren yaklaşırken bir tıslama duydu. Arkasını döndüğünde beşi birden oradaydı: Kerem, Can, Aylin, Almina ve Emre. Gözleri kıpkırmızıydı. Giysileri kara gölgeler gibi üzerlerine yapışmıştı. Ama en önde Emre vardı. Gülümsüyordu. “Sonunda geldin,” dedi. “Tarihi yazmak için hepimizin sana ihtiyacı var.” Beren gözlerini kıstı. “Bu kapıyı açmamı bekliyorsunuz. Ama neden ben? Sadece kandansa, başkasını da kullanabilirdiniz.” Kerem öne çıktı. “Sen sadece kan değilsin. Soyundaki kadim bağ, bu ocağın ilk mühürleyicisine dayanıyor. Onun torunusun. Mühür neyle yapıldıysa, açılış da onunla yapılmalı.” “Yani,” dedi Beren acıyla, “benim atam mühürledi, ben bozacağım? Ne büyük ironi.” Emre yaklaştı, sesi yılan gibi sürünüyor gibiydi: “Ama bizimle olursan, sadece geçidi açmayacaksın. Sonsuzluğun parçası olacaksın. Yeni çağın kraliçesi olabilirsin.” Beren bir an duraksadı. İçinde bir kıpırtı… güç vaadi… ama hemen ardından Filiz’in acı dolu çığlığı kulaklarında yankılandı. Onun boynuna eğilen Emre, çatlayan kemik sesi… karanlığın gerçek yüzü. “Siz bana kraliçelik teklif etmiyorsunuz,” dedi Beren. “Siz, beni kullanmak istiyorsunuz.” Ve o anda, hançerini çıkardı. Gümüş bıçağın parıltısı, bir yıldız gibi çaktı. Emre bir adım geri çekildi. Kerem ise öne atıldı. Ama Beren, hançerini kendi avucuna bastırdı. Kan akmaya başladı… ve sunağa damladı. Zemin sarsıldı. Taşların arasından kırmızı ışıklar yükselmeye başladı. Havadaki enerji değişti. Gece Ocağı açılıyordu. Ama bu, vampirlerin beklediği şekilde değildi. Beren çantasından çıkardığı son tılsımı—“Mühür Gölgesi”—sunak taşının ortasına fırlattı. Tılsım kanla birleşince alev aldı ve çığlıklar yankılandı. Tüm alan, sanki bir çağrıya cevap veriyormuş gibi kararmaya başladı. Kerem bağırdı: “NE YAPIYORSUN?!” Beren’in sesi netti: “Kendimi size açmıyorum. Kendimle birlikte sizi mühürlüyorum.” Zemin çatlamaya başladı. Vampirler dengesini kaybetti. Almina çığlık atarak kaybolan taşların içine çekildi. Can’ın bedeni kül gibi savruldu. Kerem Beren’e atıldı ama Beren, hançerini onun göğsüne sapladı.
Bölüm 5
Gece Ocağı
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.