İçeriğe geç

KANAYAN YARALAR

Bölüm 1 · 5 dk okuma

KANAYAN YARALAR

Bölüm 1

GİRİŞ

...

‘’Bunu yapma!’’ diye haykırdı.

Titreyen elime rağmen sımsıkı tuttuğum bıçağa baktım, birde karşımdaki adama. Gözlerinden hâlâ yaşamak istediğini haykıran, belki de yaşamaya dair bir sebebi olduğunu anlatmaya çalışan damlalar akıyordu.

‘’Yolun sonuna geldik, ha? Ne dersin, bitsin mi bu oyun?’’

‘’ Lütfen, lütfen yalvarırım yapma… Senin olmayabilir ama benim bir yaşama sebebim var.’’ ‘’Yaşama sebebin ne peki, adam öldürmek mi? Dur tahmin edeyim: Masum, daha çocukluğunun baharında olanlara ihanet etmek mi, ha?’’

‘’ Eğer sandığın kadar kötü olsaydım, ilk hedefim sen olurdun. Ve daha sonrası en çok değer verdiğin şeyler… Anladın mı?’’

Titreyen elim durdu. Tuttuğum bıçağı daha sıkı kavradım. İçimden bir ses bunu yapmamamı söylemesine rağmen kalbim intikam ateşiyle kavruluyordu. Birkaç adım daha yaklaştım. Sandalyeye bağlanmış bana yalvarırcasına bakışlar atan çocukluk dostumdan başkası değildi.

‘’ Bana ihanet ettin! Hayatımı mahvettin aşağılık herif!’’

Ağzımdan tükürürmüşçesine çıktı sözler. Karşımda çocukluğumu beraber geçirdiğim, en azından dostum sandığım adam vardı. Hiçbirini hak etmemiştim, hiçbir tanesini.

‘’Zorundaydım, yoksa ölecektim.’’

Titreyen sesine aldırış etmedim. Gözleri kan çanağına dönmüş, hafif kan birikintileri barındırıyordu. Hayır, o kan benim çocukluğumdu. O kan benim gözyaşlarım, haykırışlarım, içinde boğulduğum cehennemdi.

‘’Gerçekten katil mi olacaksın? Senin ondan ne farkın kaldı?’’

Alayla sırıttı. Bu sırıtışı hatırlıyordum, hem de en derinden, en acımasız şekilde.

‘’ 4 yaşındaydım. Çocukluğumun en yeni, en güzel dönemindeyken… Sana güvenmiştim aptal herif! Sen ne yaptın, ha? Tabii, sen de o zamanlar 7 yaşındaydın değil mi? Sence de katil olmak için çok erken bir yaş değil mi? Ama tabi bazıları 7’nin uğurlu sayı olduğunu söyler.’’

‘’Ben kimseyi öldürmedim!’’

‘’Çocukluğumu öldürdün aptal! Senin yüzünden geceleri uyuyamaz oldum. Neden biliyor musun? Bilemezsin tabii. Geceleri benim için kâbustan beterdi. Her gece bana o kelimeyi söyler, beni yanına alır ve sonra… Bana özel bıçağı vardı biliyor musun?’’

O günler aklıma geldikçe öfkeleniyordum. Adama baktım, tepkisizdi. Bunların onu etkilememesi normaldi çünkü çocukluğumun en büyük katillerinden biriydi ne de olsa.

Nihayet bana baktı. Yüzünde anlam veremediğim bir ifade vardı. Korku muydu bu yoksa pişmanlık mıydı? Kandan kıpkırmızı olmuş dudakları aralandı:

‘’Peki benim ne yaşadığımı biliyor musun? Günlerce seni saklamak için sarf ettiğim çabayı, yediğim dayakları, duyduğum lafları, ha? Bence sende çok şey bilmiyorsun.’’

‘’ Senin yüzünden annem de ben de öldüm! İkimizi sen öldürdün. Ölüm sadece gözlerinin kapanması, ruhunun bedeninden sıyrılması veya atan kalbin durması değildir. Nefes alırken de ölür insan. İhanete uğradığında, acı çektiğinde, çaresiz kaldığında, her ağlayışında hatta bazen de en sevdiklerinin yanında, her güvenişinde ölür insan. Bazen katil olmak için ne silaha, ne de bıçağa ihtiyaç duyarsın; kelimeler, sözler, bakışlar yeter zaten… Ve sen, sen bizim katilimizsin, hem de en acımasızlarından… ‘’ Gözlerine baktım. Kan çanağına dönmüş gözlerinden tam da onlara yakışır bir biçimde damlalar akıyordu, kan ağlıyordu tabiri caizse. Yutkundu, bana baktı. Kısa bir bakışmanın ardından sessizliği bozan o oldu. Tıpkı çocukluğuma, psikolojime yaptığı gibi… Gözlerinden akan damlaların aksine yüzünde yapmacık bir gülümseme hâkimdi.

‘’Anneni hatırlıyor musun, Berk?’’

Ellerim titremeye başladı, yine. Gözlerimdeki yaşlar akmamak için direniyordu. Gözlerimi kapattım, dişlerimi sıkmaya başladım. Bu herifi bugün burada öldürecektim.

‘’Annemden ne istediniz sizi pislikler! Annem gözlerimin önünde can verdi, ve başında da… Başında da sen vardın.’’

‘’Hak etmişti. Babanı ihbar etmeseydi ve sözünü dinleseydi, emin ol ki bunların hiçbiri olmayacaktı.’’

‘’Sizi aptal, aşağılık herifler! O kadın sadece bizi korumak istemişti. Seni gördüm onun boynunu… Eğer bana ihanet etmeseydin belki de o şu an… O şu an hâlâ…

‘’Aptallık etmeyi bıraksana. Zaten hastaydı, ölecekti. Biz onun acısını dindirdik. Sana ne olmuş böyle, ha? Eğer onun sevseydin kurtarırdın. O kadın senin için öldü. Aptallık etmeyi bırak artık, aç gözlerini! Yoksa unuttun mu? O kadın, o kadın her gece senin için ağlıyordu. Hepimiz senin yüzünden çok çektik. Unutma, senin de ondan bir farkın yok. Sen de pisliğin tekisin. Zaten annen senin yüzünden öldü, bende senin yüzünden ölemezdim. Hikâyenin kötü karakteri sensin, uyan artık. Emin ol ki annen şu an hayatta olsaydı, sen var olmazdın.’’

‘’Bu doğru değil.’’

‘’ İster inan, ister inanma ama gerçek bu. Sen hiçbir işe yaramayan, aptalın tekisin.’’

Tepkisizdim. Ne diyebilirdim ki? Bunları hep duyuyordum zaten. Gözümden akan yaşlara aldırış etmedim çünkü gülüyordum, kahkaha atıyordum. Beni kendi silahımla vurmak mı, hah komikti. Elimdeki silahı sol elime aldıktan sonra çocukluğumun katiline daha çok yaklaştım. Bugün onun işi bitecekti.

‘’Vaayy, bizim Berk’e bak hele. Beni mi öldüreceksin? He? Umutsuz vaka.’’

O an durdum. O kelimeyi vurgulayarak söylemişti. Bilerek yapmıştı yine, yine.

‘’Bir umutsuz vakaya göre fazla aptalsın. Herkes biliyor senin umutsuz vaka olduğunu.’’

Güldü. Yine aynısını yapıyordu. Ellerim titremeye, sol omzum yanmaya başlamıştı.

‘’ Ne oldu umutsuz vaka? Bakıyorum da ellerin titriyor. Korktun mu, ay kıyamam. Annen nerde, öldü mü? Baban ne yaptı peki omzuna? İsmini mi kazıdı, doğru ya UMUTSUZ VAKA. Bir de ağlıyor musun? Her zamanki gibi… Dur ya annen ne derdi: Çok acıyor mu canın?’’

O anda kendime engel olamayıp üzerine atladım. Titreyen ellerime rağmen bıçağı geçirdim, defalarca.

‘’Mahvedeceğim seni şerefsiz. Ellerimle öldüreceğim seni.’’

Tam yedi kere, bana ihanet ettiği, beni yarı yolda bıraktığı yaş kadar. Yedi kere ölsün istedim. Güçlükle bana baktı ve gülümsedi. Ağlıyordum. Dudakları bir şey söyleyecekmişçesine aralandı ama artık çok geçti. Son nefesini vermişti bile. Daha sonra büyük bir hırsla sol omzunu açtım ve bana dediği, dedikleri, o lanet ismi kazıdım: UV. Cebimdeki çakmağı çıkarıp daha da derinleştirdim.

Yere çöktüm, ağlamaya başladım, hıçkıra hıçkıra. Ellerimin titremesine engel olamıyordum. Tıpkı annemin ölümü gibi… Kafamdaki sesler yine yankılanmaya başladı. ‘’Umutsuz vaka…’’ Daha sonra annemin ince telli sesi ‘’Çok acıyor mu canın?’’ İleri geri sallanmaya başladım. Titriyordum ama havadan değildi, korkudandı. İşin aslı şu ki korkan da ben değildim, Berk’ti. O küçük 4 yaşındaki çocuk ölesiye korkuyor, ağlıyor, titriyordu.

Yanımdaki cesede baktım. Kanlar içinde yatıyordu. İşte sıra ondaydı, boğulma sırası, acı çekme sırası, ölme sırası…

Ayağa kalktım. O an ellerime bakmayı hiç akıl etmemiştim; kıpkırmızıydı. Nerede yıkayacaktım? İşte bunu akıl edememiştim. Sonra aklıma gelen fikirle eğildim, tişörtünü yırttım ve yırttığım parçayla ellerimi temizledim. Ellerim ondan bir parça taşıdığı için o kanlardan kurtulmak istedim. Kandan tiksindiğim veya yakalanma korkusundan değil. İşin aslı ondan tamamen kurtulmak istediğimdendi. Kana bulanmış tişört parçasını sertçe yüzüne doğru fırlattım. Yüzünü bile görmek istemiyordum artık. Ondan kurtulmuştum gerçi ama onun ihaneti, o alaylı gülümsemesi, onun sözleri beni hiç bırakmayacak, hep benimle olacaktı. Belki de unuttuğumu zannedecek, farkına varmayacaktım ama o kelimeyi her duyduğumda, onlar kendilerini belli edeceklerdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.