İçeriğe geç

KANATLARIN ÖLÜMÜ

Bölüm 1 · 11 dk okuma

KANATLARIN ÖLÜMÜ

Bölüm 1

Ziyaret

‘İsimler kaderimizi belirler’ derdi annem. Öldürdüğün annen. Cümlesi yankılandı zihnimde. Yine onlar gelmişti. Onlar hiç gitmezdi zaten. Onlar sinsiydi. Kurnaz birer tilki gibilerdi. Karanlık koridorlarda gizlenir ,en güçlü olduğunu sandığın anda çelme takarlardı ayağına. Dizlerin acırken taşlaşmış olduğunu umduğun kalbinde bir umut doğardı. Yüzüne gülen insanların yardımını beklerdin. Ama onlar kapalı kapıların ardında çığlıklarını duymamak için kulaklarını tıkarlardı. Yine kendi dizlerini kendin sarar, kendi gözyaşlarını kendin silerdin. En güçlü olduğunu sandığın; en yıkılmam dediğin anda yıkılmanın acısıyla dizlerini sararken, onların zehirli cümleleri tenine nüfuz ederdi ve sen yine güçlü durmak zorunda kalırdın. Delia’nın içeri girmesiyle çıktım kafamın içindeki dipsiz kuyudan. Bugün oraya gidiyorduk. Kanatlarımızın mezarına. Odadan çıktığımda kral Pedric çocuklarının orada asilik etmemesi adına onlara nutuk çekiyordu. Kraliyet ailesine mensup olmalarına rağmen görgü kurallarından yoksunlardı. En sonunda her şey hazırlanıp arabalara binmek için dışarı çıktığımızda kafamı yukarı kaldırdım. Bir zamanlar aralarından geçilen bulutlar şimdi bize çok uzaktı. Bulutların etrafındaki irili ufaklı yapılara baktım. Buralar eskiden doğuluların eğlence yeriymiş, akşam olunca neredeyse bütün Aspen halkı uçup eğlence mekanlarına gidermiş. Şimdi oralar terk edilmiş, yıkık dökük yapılara dönüşmüşlerdi. Bugün 2 krallık arasındaki buzları eritmek için Syreniya krallığına gidiyorduk bu toplanma tüm krallıklar arasında 10 yılda bir Kuzey ve Doğu krallıkları arasında ise kanlı geçmişleri yüzünden 5 yılda bir yapılırdı geçen toplamada Kuzey krallığını biz ağırladığımız için bu sefer de Kuzey krallığına gidiyorduk.

Tüm yol boyunca pek sevgili kardeşlerimin (!) saçma sohbetlerini dinlemek gürültüyü sevmeyen bünyeme iyi gelmemişti. Araba giderek yavaşlayıp durdu. Kuzey sınır kapısına gelmiştik. Sadece atların dinlenmesi için verdiğimiz birkaç mola ve yemek için durduğumuz hanlar dışında 3 gün yol gelmiştik. Syreniya Kralı ve veliahdı birkaç adamla bizi karşılamaya gelmişlerdi. Atlarının sesi tahta arabamızın içinde yankılandı. Kapının gıcırtısıyla hizmetçilerden birini görmeyi beklerken kral Pedric elini uzatmış inmemi bekliyordu. Bu sene resmi olarak Veliaht olduğumdan bu tarz durumlara alışmış değildim Kral Pedric’in uzattığı elini tutup arabadan indim. Üzerine bastığım bu topraklar bana hep tuhaf hissettirmişti. Sınıra adımımı atar atmaz içimi garip bir titreme aldı. Buraya en son 10 sene önce gelmiştim. Etraf değişmişti. Sanki daha güçlülerdi... Gözlerim en son kral Godric’in yanında yerini almış olan genç adamı buldu. Rüzgar omuzlarına dökülen siyah saçları arasında dans ediyorken o yüzünde kayıtsız bir ifadeyle etrafa bakıyor, dudakları belli belirsiz açılıp kapanıyordu. Gözlerim genç adamın gözleriyle buluşur buluşmaz kim olduğunu anladım gözlerinde okyanusun özgürlüğünü ve ormanın lanetini taşıyan bu adam Syreniya Veliaht Prensi Ivan Vulfric’ti. 2 farklı renkteki gözleri büyüleyiciydi. Bu gözlere garip demek haksızlık olurdu. Mavi olan gözü üzerine düşmüş siyah saçlarının arasından bıçak gibi keskin bakıyordu. Eğer bir bakışla ölünebilseydi onun çevresindeki herkes canını Tanrı'ya teslim etmiş olurdu. Yeşil gözü ise diğerinin aksine yumuşacıktı. Sert bakıyordu ama ormanın en güzel tonuna sahip gözü bana evimi hatırlatmıştı. Küçükken yaşadığım küçük orman kasabasında büyük ağaç yapraklarından sızan ve evimizi ısıtan gün ışığını anımsatıyordu bakışı. Bir lanet ancak bu kadar güzel olabilirdi Prens gözlerini kaçırdığında olması gerektiğinden daha çok baktığımı fark ettim. Bakışlarını selamlaşan krallara çevirmiş çenesini sıkmıştı. Birbirine yapıştırdığı dişleri zaten sert olan çehresini ve çene kemiklerini daha belirgin yapmıştı. Yalan söylemeyi sevmeyen biri olarak kendime itiraf ettim; her haliyle nefes kesiciydi Veliaht Prens. Onunla olmayı isterdim ancak tamamen zıttık. Onun gece siyahı saçlarına karşın inatla parıldayan kızıl saçlarım bile aramızdaki aşılmaz uçurumun simgesiydi. Kralların bize attığı yandan bakışlarla veliahtlar olarak selamlaşma sırasının bize geldiğini anlamıştık. Krallığımızı temsilen giydiğim yeşil uzun elbisemin eteklerinden tutup dizlerimi hafifçe kırarak saygıyla eğilirken Prens Vulfric bir elini karnına diğer elinin tersini sırtına koyup sağ bacağını hafifçe kırarak eğildi. İkimiz de doğruluk. Göz göze geldiğimizde bu sefer gözlerini kaçıran ben oldum geldiğimizden beri zaman zaman hem Prens Vulfricin hem de beraberindekilerin bakışlarını üzerimde hissediyordum bunu neredeyse çoğu zaman yaşıyordum halkım ve ailemden farklı görünüşüm insanların dikkatini çekiyordu doğal olarak.

“Seni görmeyeli çok büyümüşsün gün geçtikçe güzelleşiyorsun Prenses Talia”

Kral Godric’in iltifatına nazik bir gülümsemeyle karşılık verdim.

“Ülkemizin güzel ormanlarının armağanı olmalı efendim”

Kral Godric keyifle beni onaylarken gözlerim söylediklerim üzerine dudaklarının kenarı alayla kıvrılan Prens Vulfric’i buldu. Onun alaylı ifadesine tezat bütün ciddiyetimle ona bakmaya devam ettim. Dudakları aralandı:

“Saray sınırları içerisindeki ormandan mı bahsediyorsunuz Prenses Talia”

Bunu söylemesine şaşırmıştım ancak beni bozmasına izin vermedim

“Evet, kesinlikle. Saraydan çıkıp başka insanların canını yakacağıma sarayımda kalmayı tercih ederim ” Prens bu cevabı beklemiyor olacaktı ki ufak bir bocalama yaşadı ancak yüzünün tekrar ifadesine bürünmesi uzun sürmedi. “Size katılıyorum Prenses Talia. Ayrıca ten renginiz gibi sizi halkınızdan ayıran özelliklerinizin sizi saraya hapse etmesine izin vermiyor oluşuna çok sevindim”

Onndan böyle bir şey asla beklemezdim. Özellikle ondan beklemezdim tam ağzımı açıp cevap verecekken Kral Godric boğazını temizleyip arabalara geçmeyi önerdiğinde bir gün kadar sürecek olan cehennem gibi bir yolculuk beni bekliyordu. Çünkü veliahtlar olarak aynı arabayı paylaşacaktık. Arabaların önüne geldiğimizde Prens önünden geçmem için eliyle işaret etti. Önünden geçerek tahta arabanın kapısının önünde durdum. Elimle arabadan tutunup ayağımla arabaya çıkacağım sırada topuklularımı kaymış canlı olmamalarına rağmen beni yarı yolda bırakmışlardı. Geriye doğru sendeledi. Yere düşeceğimi beklerken prensin soğuk ve büyük elini sırtımda hissettim. İtmiyor ancak düşmemem için destek veriyordu tekrar toparlanıp arabaya bindim Prens de arkamdan bindiğinde Delia arkamızdan kapıyı kapattı. Karşımda oturan prense bakıp mırıldandım.

“Teşekkür ederim”

“Rica ederim krallığınızın renklerini taşıyan güzel elbisenizin çamur olmasını ikimiz de istemezdik.(!)” Dedi. Bugünkü sert tavırlarına anlam veremiyordum. Tanıdığım Prensin böyle biri olmadığına emindim oysa. Aramızda geçen birkaç dakikalık sessizlikten sonra konuştum.

“ Değişmişsin. En son görüşmemizde sadece bir çocuktun ve şimdi tam bir Syreniya Veliahtı gibi görünüyorsun.”

Prens yüzünü buruşturdu arabaya binmeden önce yüzünde beliren alay yine yerini aldı.

“Ne demek istiyorsun prenses Talia”

Bir süre parmakların oynadı neden böyle bir konuşma başlattığını bilmiyordum.

“Geldiğimde beni bozmaya çalıştınız Prens hem de halkımdan farklı olduğum için”

Prens her şeyi anladığını belli ederek başını salladı.

“Bundan 5 sene önce birer çocuktuk Prenses şimdi ise büyüdük ve tahtın babalarımızdan sonraki gerçek sahibiyiz biz düşman ülkelerin Veliahtıyız Talia”

“Maalesef” diye mırıldandım duymamış olmasını umarak. Ülkesine sevgi beklediğimden değildi sadece en zor anlarımda benden uzaklaşmayıp beni güldürmek için benimle oyunlar oynayan çocuğu özlemiştim. O beni saçlarım için aşağılayan kardeşlerimden korurdu . Onlar her üstüme geldiğinde önüme geçer onlara haddini bildirirdi. Ancak şimdi değiştirmiştik ben her şeyi ağlayan küçük kız değildim ve o da her ağlamak istediğimde beni kimseye göstermemek için minicik vücuduyla önümü kapatan ve bana sarılan çocuk değildi. Haklıydı. Biz düşman ülkelerin varisiydik. Çıkacak bir savaşta ilk biz çarpışırdık. Bundan başka net bir sohbetimiz geçmedi. Atları dinlendirmek için durduğumuzda nefes alabilmek için dışarı çıktım. Araba havasız değildi sadece onunla aynı ortamda bulunmak beni geriyordu. En gizli korkularımı bile bilirdi. Benim dahi bilmediğim şeyleri bilirdi hakkımda. Bir gün bunları bana karşı kullanır mı? diye düşündüm dün olsa tereddüt etmeden kullanmaz derdim ama bugün sabah sergilediği tavırlar tersini kanıtlar nitelikteydi.

Sonunda saraya geldiğimizde sanki hiç görmemiş gibi büyülenmiştim. Şato bütün ihtişamıyla önümüzde idi saray bembeyazdı ve etrafında buzdan süsler vardı. Kafamı kaldırdığımda bir kısmı buzlarla kaplandığını gördüm. Burası sarayın lekesi olarak görülürdü. Ve bunu o yapmıştı küçükken minik vücudu kendisine yüklenen fazla gücü kaldıramamış ve güç patlaması yaşaması sonucunda odası buzlarla kaplı kalmıştı. Diğerleri bunu bir ayıp olarak görseler de saraya ayrı bir ambiyans kattığını kimse inkar edemezdi. Kraliçenin karşılamasıyla içeri girdik. Yemekten önce dinlenmek için odalarımıza götürüldük. Bu saray da kendimize ait odalarımız vardı ve bizim sayımızda da onlara ait odalar vardı .Akşam yemeğine doğru Delia ile odama giren hizmetçiler hazırlanma yardım ettiler. Yaklaşık yarım saat sonra tamamen hazırdım. Saçlarımı geriye atıp odamın kapısına yürüdüm kulpu yavaşça indirip odadan dışarı çıkmamla aynı şekilde odasından çıkan Prens Ivan’la göz göze geldik. İstemsizce gözlerim üzerinde hoş bir keşfe çıktı. Bacaklarını saran siyah kumaş onu daha uzun göstermişti. Giydiği siyah kıyafetlerine tamamen zıt olan mavi pelerini göze çarpıyordu. Uzun siyah saçları toplanmamış omzuna dökülüyordu. Prens'in bakışlarını üzerimde hissettiğim anda boğazımı temizleyerek yüzüme ufak bir gülümseme kondurdum.

“İyi akşamlar Prens Vulfric”

“İyi akşamlar Prenses Talia. Yemeğe kadar size eşlik etmemde bir sakınca var mı?”

Yaptıklarını anlam veremiyordum önce birbirimizden uzak durmalıyız diyor sonra konuşmak için yanıma geliyordu. Tam cevap vermek üzereyken duyduğum ince sesle durmak zorunda kaldım.

“Sohbetinizi bölüyorum kusuruma bakmayın abiciğimle konuşmamız lazım Prenses”

Gelen kişi Kuzey Kraliyet ailesinin en küçük çocuğu Prenses Elena idi. Yanımıza ulaştığında dizlerini kırıp selam verdi. Saygı görmek her zaman hoşuma gidiyordu.

“ Umarım çok önemlidir” diye mırıldandı Ivan. “Sorun değil Prenses Elena ne de olsa prensle konuşacak çok zamanımız var”

Hafifçe dizlerimi kırarak ikisine de selam verip arkamı döndüm. Yemek sırasında genel olarak sessizlik hakimdi. Kraliçe Annabeth'in samimiyetsiz iltifatları altındaki imalarına cevap vermem dışında çok bir şey olmamıştı. Herkes yol yorgunluğuyla odalara çekildiğinde ben yine tilkilerimle baş başa kalmıştım. Burada ilaçlarımı alamıyordum çünkü kimse Aspen krallığının biricik veliahtinin hasta olduğunu bilmemeliydi ve şimdi bastırdığım her şey tek tek değil hep birlikte üzerime saldırıyorlardı. Bulunduğum yeri düşündüm önce Veliaht prenses gerçek çocuğu bile olmadığım bir ailenin krallığına devralacaktım her ne kadar onlardanmışım gibi görünsem de öyle değildim. Ben ortama girdiğimde kesilen sesler, konuyu sorunca kaçırılan bakışlar ve olayı değiştirme çabaları, diğer çocuklar masada olmadığı sürece servis bile açmazken benim ölüm döşeğinde ter akıtmama rağmen yenen aile yemekleri, bana içini açabilirsin deyip konuştuğumda kulaklarını tıkayanlar ve her zaman en kolay vazgeçilen kişi olmam...

Ben hiçbir zaman onlardan olmamıştım. Ben kendisini seven tek insanları elleriyle öldüren ve sonsuz yalnızlığa hapsedilendim. Kendime ördüğüm yosunlu duvarları sadece tek bir kişi geçebilmişti ve şimdi o kişi duvarların içindeki ışığı karartıp gidiyordu. Karanlığa mahkumdum ve bu esarete o kadar alışmıştım ki karanlığa tutundum. Tutunacak kimsesi olmayan yapayalnız küçük bir kız kendini karanlığa teslim ettiğinde doğdu Prenses Talia. Tüm çocukların aksine karanlığa aşıktım. Karanlık beni korkutmazdı. Karanlık beni saklardı, korurdu Düşman gözler beni karanlıkta göremezdi. Görünmez olmak bazen hayatımda verilmiş en büyük ceza olsa da beni güvende tutardı. Korktuğum tek karanlık kendi içimdeki karanlıktı. Kafamdaki seslerden nefes alamaz hale geldiğimde kendimi odadan dışarı attım. Aslında ayaklarım gideceği yolu çok iyi biliyordu yan oda . O sırada omzumun üzerinden gelen bir ses kulaklarıma doldu.

“Bu kadar aciz misin? gerçekten onun odasına gidecek misin?”

Bu ses onun sesiydi. Bu ses içimde yaşattığım bütün güzel duygulara kendini kapatan tarafımdı. Bu taraf benim karanlığıma. İçimdeki aydınlık şu an büzülmüş bir duvar dibine çökerek onu oradan çıkarmamı bekliyordu ama yapamazdım çünkü eğer aydınlığım ortaya çıkarsa ben bu dünyada barınamazdım. Benliğim bunu kabullenmezdi. Karanlık tarafım kazandı ve koca sarayda girmek istediğim tek odanın önünden hızla geçerek merdivenlerden indim kendimi iyi hissettiğim tek yer doğaydı. Ormanın kızı yine ormanda mutluydu. Ormana benzer tek yer olan gül bahçesine yöneldi adımlarım. Kendimi dışarıya atar atmaz derin bir nefes aldım yavaşlayan ayaklarım gül dolu bahçenin içinde sanki nereye gideceğini biliyormuş gibi rahat ve emindi. Bahçenin okyanusla birleştiği yere gelmiştim ayağımdaki terlikleri çıkarıp kenara koydum. Çıplak ayağım bahçenin çimenleri ile temas ettiğinde bahçedeki bütün çiçekler ışıldadı. Eğik olan başlarını kaldırmış sanki bir şey dememi bekler gibi bana bakıyorlardı. Gece gece kimsenin dikkatini çekmeye gerek yoktu o yüzden çiçekleri sakinleştirdim. Her ne kadar adı gül bahçesi olsa da burada her türden çiçek vardı. Kral Godric Ivan'ın doğumundan 1 ay sonra yaptırmıştı bu bahçeyi. Ölmeyen tek oğluna.

“Ondan başka huzur bulduğun tek yer yine onunla ilişkili” Yine konuşmuştu korktuğum tek karanlık. Ama haklıydı. Onu susturmayı denemedim. Çünkü o ilaçlarımı almadan ya da bedenim yorgunluktan bayılmadan susmazdı. Okyanus ve gül kokusunun birleşimiyle sakinleşmeye çalışırken burnuma gelen kokuyla sırıttım. Ne kadar istese de o da benden uzak duramazdı. Amber ve taze nane kokusu. Omuzlarımı örtülen yumuşacık battaniyeyle yanıma bir ağırlık çöktü. Elinde tuttuğu dumanı tüten fincanı uzattığında şaşırmıştım bunca yıl boyunca tarifi unutmamış olması açıkçası beni epey etkilemişti. Bir süre sessizce kayalara vuran dalgaları seyrettik okyanus onun geldiğini hissetmiş gibi hırçınlaşmıştı belki de duygularını yansıtıyordu kim bibilirTok sesiyle sessizliğimizi bozdu.

“Sabah olanlar için özür dilerim bazı şeylerden emin olmam gerekiyordu.”

Ciddi bir konuşmanın geleceğini ses tonundan anlamıştım.

“Neyden emin olman gerekiyordu”

“Bize anlatılandan fazlası olduğunu biliyorsun birileri bizimle oynamaya çalışıyor.”

Evet biliyordum, anlatılanlardan fazlası vardı. Bunu her zaman hissetmiştim. Doğruları öğrenmek için farklı ülkelerden getirttiğim tüm kitaplar elime ulaşmadan oynanmış olurdu. Bazı sayfalarının eksik olduğunu da olay örgüsü arasında kopuklukları fark ederdim. Birileri bizden bir şeyleri saklamaya çalışıyordu.

“Bu oyunu çözmek için birlik olmamız gerektiğine karar verdim Ellaira. Yardımına ihtiyacım var.”

Diğer isimlerimizi sadece biz kullanır, biz bilirdik. Büyü yapılmasın diye iki isim konurdu . Biri resmi işlerde kullanılırdı ve diğer ismi kişinin annesinden başka kimse bilmezdi. Koruyucu isim denirdi buna. Evlilik yeminleri veya başka kan yeminlerinde kullanılırdı. Biz birbirimizin koruyucu isimlerini bilirdik ve yalnız olduğumuzda onları kullanırdık. Dünya üzerinde koruyucu ismimi sadece o biliyordu. Annem öldüğünde koruyucu ismimde onunla birlikte mezara girmişti. Çocukluk inadıyla ne Kral Pedric’e ne de kraliçeye söylememiştim. Bir araya gelmemiz üzerinden neredeyse bir buçuk gün geçmişti ve o ilk defa bana Ellaira demişti. Kendimi tamamlanmış hissettirmişti bana. Ona bu kadar bağlanmam yanlıştı ama onu bırakmak demek çocukluğumu bırakmam demekti ve ben o küçük kızı yine kimsesiz bırakmak istemiyordum.

“Her şeyin üstesinden gelebilecek kadar güçlü ve zekisin Ivan neden benden yardım isteyesin ki”

“Çünkü sen benim zaafımsın.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.