İçeriğe geç

KANAL İSTANBUL

Bölüm 5 · 6 dk okuma

KANAL İSTANBUL

Bölüm 5

4.Bölüm

Uykuyla uyanıklık arasındayken tıpkı bir hastane odasındaki gibi bir uğultu kulaklarımı dolduruyordu.

Sanki saatlerce serhoş gezmişimde soğuk bir yerde sızıp kalmışım gibi - öyle olmadığını biliyorum çünkü eğer öyle olsaydı şu an bu yumuşak yatakta olmazdım - bir ağrı tüm bedenimi sarıyordu. Fazlasıyla ağır bir ağrıydı ve bu da beni yatakta kıvranmaya zorluyordu.

Daldığım araftan ayılmam uzun zaman almış olacak ki gözlerimi ilk açtığımda tek bir sızı bile hissetmiyordum.

Gözlerimi ilk açışım...

Yabancı bir yerde uyanmanın verdiği heyecan ve korkuyla gözlerimi temelli açtım.Burası artık her neresiyse o kadar aydınlıktı ki resmen gözlerim yanmıştı. Duyduğum keskin acıyla öne atılıp doğruldum. Kaynağını bilmediğim büyük, parlak, beyaz bir ışık gözlerimi kamaştırıyordu.

Haraketli bir şamata ve yoğun uğultu insanın başını şişiriyordu.

"Lanet olsun ben neredeyim!?" hiç olmayacak bir yerde...

Gözlerim yavaş yavaş aydınlığa alışıyordu. Önüme baktım. Bacaklarım mavi bir örtünün altındaydı. Bir hastane yatağında yatıyor olmalıydım.

Gözlerim, çarşafın altındaki dizlerinden ayak uçlarıma, ayak uçlarımdan karşımdaki duvara kaydı. Beyaz fakat kirli bir duvar...

Bakşlarımı yerde sabitledim. Beyaz ve sonsuz karo taşları. Burasının bir hastane en kötüsü bir sağlık ocağı olduğuna neredeyse emindim. Gözlerim acıyordu. Kararımı tam netleştiriyordum ki gözlerimi ovalamak için ellerimi yumruk yaptığımda sağ bileğimde aksi bir direnç hissettim.

Gözlerimi bileğime çeviriyordum ki gördüğüm manzara karşısında bir ağız dolusu küfrettim.

"Lanet olsun!"

İlk bakışta kilometreler gibi geldi. Tıpkı benim gibi bileğinden kekepçelenmiş binlerce erkek ve kadın, bu yataklarla tek sıraya dizilmiş,en son yatağı ise göremeyeceğim kadar uzağa bırakmışlardı. Bir kere daha küfrettim ;

"İki kere lanet olsun!"

" Hoop... Sakin ol dostum." bunu diğer tarafımda kalan yatakların birinde - yani hemen yanı başımda - yatan diğer bir adam söylüyordu. Ettiğim küfrü duymuş olmalıydı. Bu yabancının bu soğuk kanlılığına bir anlam veremeden bakışlarımı ona çevirdim.

Bu gevşek herif, güler yüzlü, tıraşı gelmiş ve "fazlasıyla" relax genç bir adamdı. Üstündeki çarşafı beline kadar indirmişti. Üstü yoktu. Çıplak olmalıydı. Ve sanırım buradaki herkes çıplak olmalıydı. Hatta ve hatta ben bile...

Bu yüzden, gözlerimi ilk açtığımda çarşafı çekip atmadığıma sevindim. Çünkü bilirsiniz, bazı sabah alışkanlıkları falan...

Oysaki ilk bakışta bu detayı fark bile edememiştim. Ama öncelikli olarak şuan burada ne haltlar döndüğünü öğrenmeliydim. Yutkundum. Uyanmamdan bu yana kalp atışlarım çoktan düzene girmişti. Anlayamıyordum. İki ihtimal vardı. Ya savaş çıkmıştıda hükümet bizi bu sağlık ocağı kılıklı sığınağa tıkmıştı yada ben temelli bir deli hastanesine gelmiştim. Bu ambians iki ihtimale de uygundu.

Delikanlıdan tarafa eğilip fısıldayarak sordum ;

"Savaş mı çıktı?"

Genç, başını arkaya atıp büyük bir kahkaha attı. Sanırım ikinci ihtimal doğruydu. Çünkü en azından o anlığına o yaygaranın pek akıl kârı olduğunu düşünmüyordum.

"Savaş ha?!" dedi ve hahkahasını devam ettirdi;

"İnan bana dostum, burada ne olduğunu bende tam olarak bilmiyorum ama olan bu değil..."

İkinci ihtimali kafamda onayladıktan sonra konuşmaya dair pekde bir hevesim kalmamıştı. Zaten bende hiçbir zaman akıllı biri olduğumu savunmamıştım. Kim bilir? Belki de kaderime boyun eğmeliydim.

" Sahi dostum... "diye konuşmaya başladı adam...

" Sen rüyanda neler gördün öyle... "Rüya mı görmüştüm? Peki benim niye bundan haberim yok!?

" Sen neyden bahsediyorsun öyle? "

" Dostum neredeyse yatağı kırıyordun... "bu deli neler anlatıyordu böyle...

" Ne zamandır uyuyorum ben? "

" Bilmem ki... Belki saatlerdir. Seni izlemeye başladığımdan beri kıvranıyorum. "

Uykuyla uyanıklık arasına dair bir şeyler anımsıyorum.

" Sanırım tüm bedenine kramp girmişti... "dedi ve devam etti...

" Böyle bir şey mümkün mü bilmiyorum. Belki de bu avukat kılıklı hemşirelere sormalıyız..."

O bunları söylerken önümüzden gelip giden hemşirelere bakıyorduk.

" Daha sonra gelip senin koluna bir iğne yaptılar. Sanırım ağrı kesici olmalıydı... Biliyorum çünkü bana da aynısından yaptılar...Bak.. "dedi ve çıplak bacağını örtüden dışarı sarkıttı.

Ayak bileğinin üst tarafında tıpkı bir böcek ısırığına benzer kırmızı şiş bir benek vardı. Elimle sağ kolumu yokladım. Dirseğimin alt tarafında - gencin iğne yapıldığını söylediği yerde - kırmızı bir şişlik vardı. Sonuç olarak bu adam en azından dürüst bir deliydi.

"Daha sonra sen mışıl mışıl uyudun ve bende izlemeyi yarım bıraktığım manzarama geri döndüm... " Başını ileri doğrulttu. Nereye baktığını biliyordum. Zira bu manzara az önce beni büyük bir şoka uğramıştı.

Başımı çevirdim. Yataklarında uzanan kadın ve adamlardan kimileri benim gibi korkmuş, yataklarında debeleniyorlardı.

Kimileri uykuya dalmış, kimileriyse olanları kabulleniyor gibi oldukları yerde oturup kalmışlardı.

Dehşet verici bu manzara karşısında adeta dehşete düşmüştüm. Derin bir nefes aldım. Olanları idrak etmem gerekiyordu.

"Ben kimdim?" diye mırıldandım. Ahhh... Kafam fena karışmıştı. O an doğru düzgün düşünmediğimi fark ettim. Herşey oldukça birbirine girmişti. Dağınık düşüncelerimi seçemiyordum.

Yalnız, tam o anda beynime bir ok gibi saplanan o düşünce, soğuk soğuk terler dökmeme sebep olmuştu.

"Kızım."diye haykırdım. Allah'ım! Bu nasıl mümkün olurdu. Belki de sakin olmam gerekirdi. Aynı çatı altında olabilirdik. Sonuçta burasıda bir hastaneydi. Fakat hayır, tehlikede olduğumu biliyordum. Biliyordum çünkü hissediyordum.

Çünkü bu böyledir. Eğer tehlikedeyseniz korunanız gereken kişilerde daima tehlikededir.

Tanıdık bir şey görememek beni deli ediyordu. Umduğum şey belki tanıdık bir iz, şekil, sima,ve bir ihtimal bunlar gibi başka birşeyler daha...

Oysaki benim her bakışımda bu manzara bena karşı daha da yabancılaşıyor, dahası, bu da beni delirtiyordu.

"Kızım, hasta, hastane, doktor..."

Kelimeleri ardı ardına sıralayıp zihnimi harakete geçirdim. Bununla birlikte zihnimde tekrar tekrar aynı şeyler yanıp sönüyordu. Çoğunlukla malum olaylar ve tabi ki o replikler ;

“Tanıştığımıza memnun oldum bayım ...İnanın, elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağım..."

... Kızınız ellerimizin arasından kayıp gidiyor...

... Kızınızı kurtarmak için ölümü dahi göze alırdınız değil mi...

... Sanki serhoş olmuşumda soğuk biryerlerde sızıp kalmışım gibi...

... her şey kötüye gidiyor ve bende bu hadsiz ve alaycı herife ancak böyle bir yaklaşımı layık görüyordum...

... Kızınızı kurtarmak için ölümü dahi göze alırdınız değil mi...

... Ve o kadar çok param olsun isterdim ki...“

Aklım nihayet olanları sıraya dizebilmişti. Her şey açık ve netti. O kadın ve sahip olunması gereken para şu anlık gayet açıklayıcı oluyordu. Asıl korktuğumsa işin içine "ölüm" ün girmesi ve Ece 'nin sahipsiz kalma ihtimaliydi.

Aklıma gelen en kötü ihtimal ise bir tür organ kaçakçılığı yada herhangi bir terör teşkilatıydı. İki ihtimalin birinde sağlığımız diğerindeyse gururumuz tehlikedeydi. Ve tabi ki kaçınılmaz olan "ölüm" riski ise her iki seneryo için de geçerliydi.

Mantığımı tam manasıyla kullanabildiğimde içine düştüğüm korku ve karamsarlıklar yerini malum şüphelere bırakmıştı.

"Kaçırıldık..." diye mırıldandım.

"Hey! Çok mantıklı..." diye bana hak verdi yanımdaki deli sandığım genç de bana hak vermişti. Daha bir ciddi gibiydi. En azından alaycı değildi... Ondan tarafa eğildim :

"Savaş çıkmadığına emin misin?"

Anında yüzündeki zoraki ciddiyet uçup gitti.

"Bana bak! Sen benimle kafa mı buluyorsun? Biliyor musun, eğer senin yerinde olsaydım. Daha sakin olurdum. Yoksa sende mi ikide bir arpa çuvalı gibi dışarı atılan adamlardan biri olmak istiyorsun?"

Katılıyordum. İç münakaşamı sürdürürken bir yandan da olanlara hakim olmaya çalışıyordum. Yattıkları yerde haraketsiz bırakılan bedenler arada bir örtüye sarılıp dışarıya çıkartılıyordu. Bunun nedeniyse uslu durmamak ve zorluk çıkarmak oluyor olabilirdi. Bu gerçekten akla yatıyordu.

Adam hala ısrarla saçmalamaya devam ediyordur. Alay ediyor gibiydi ;

"... Biliyor musun, bence benim mezarım onlarınkilerden daha güzel olacak. Ne dersin?"

"Nerede olduğumuzu biliyor musun?" diye sordum alakasız bir tavırla...

"Biliyora mı benziyorum sence?! Tek bildiğim uslu durmayanların öleceği, yada herkesin öleceği, bilmiyorum... Ölüm burada makul bir seçenek gibi gözüküyor..."

Tekrar tekrar lanet olsun...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.