İçeriğe geç

Kanadı Koparılanlar (Sonsuz Bağlar 1)

Bölüm 2 · 6 dk okuma

Kanadı Koparılanlar (Sonsuz Bağlar 1)

Bölüm 2

1 - Efsanenin Peşinden

Ben artık 17 yaşımdaydım. Ve hayalini kurduğum o efsanenin peşinden gidecektim. Efsanenin biraz devamını anlatayım.

🕊️

"Gücünüz beni yok etmeye yetemez, korkaklar." sesi kısık ve titreyerek çıkıyordu Alpaslan'ın. Ama bütün bu olanlara rağmen dayanabilmişti. Normalde bu işkenceye 1 hafta dayanabilen olmuyordu. Muhafızlar bile korkmaya başlamıştı. Bu yüzden hemen kıtanın öbür ucunun -şu an bulundukları bölge- kraliçesine gittiler. "Ma-majesteleri, ölmüyor, dayanıyor. Nasıl oldu biz de anlayamıyoruz." dedi titrek bir sesle muhafızlardan biri. "Onu hafife almayın dememiş miydim ben size?" dedi kraliçe.

"D-demiştiniz efendim." diye cevapladı muhafız. "O zaman defolun ve işinize odaklanın. Tek artısı olan ejderhası bile elinden alınan birinden korkmayın." diye sert bir şekilde tersledi muhafızı. "Ama majesteleri sizi tersliyormuş gibi olmasın ama onun hâlâ bir bağı var. Ve bağını öldüremeyiz. Çok büyük bir günah bu." dedi muhafız. "Bu Alpaslan'ı öldürsek zarar yaşatsak zarar. Ne yapabiliriz." dedi kraliçe. "İ-isterseniz onunla bir konuşun. Buraya getirmemi ister misiniz?" dedi muhafız.

"Aslında iyi fikirmiş. İyi, hadi getir."

"Emredersiniz."

İçeriye sürüklediler Alpaslan'ı muhafızlar. Ve ardından gittiler.

"Kaç yıldır işkence çekiyorsun ama hâlâ ölmedin. Nedir bu sırrın? Söyle bakalım." dedi kraliçe.

"Prenses Gonca."

"Ne?"

"Prenses Gonca."

"Benim öz yeğenimden bahsediyorsun. Ayağını denk al."

"O benim..."

"O senin ne?"

Kraliçenin anlayabileceği bir türden bakış attı.

"Anladım. Ama nasıl? Yani ne zamandır?"

"Yıllardır."

"Net cevap ver!"

"Sayamayacağım kadar."

"Neyse. En azından nasıl hayatta kaldığını öğrenebilmiş oldum ama pek inandırıcı değil gibi." dedi Kraliçe.

"Kaç yıl oldu. Bin? Dok yüz?"

"Bu yıl bininci yılın."

"Çabuk! Çabuk beni prensese götürün!"

"Hey! Yavaş ol. Ben bir kraliçeyim bana sesini yükseltmeye kalkma."

"Ona bir söz verdim. Ne olur. Ne olur beni ona götürün."

🕊️

"Büyükbaba ben çıkıyorum." dedim. "Nereye oğlum sabahın bir köründe?" dedi büyükbabam meraklı bir sesle. "Bir arkadaşla yola çıkıyoruz. Dün söylemiştim ama babamlarla sarhoş sarhoş şarkı söylüyordunuz unutursun tabii." dedim yüzümde hafif bir tebessümle. Büyükbabam da kıkırdadı. "Görüşürüz büyükbaba." dedim acele acele. "Geç kalma. Saat akşam onda evde ol." dedi büyükbabam uyarıcı bir tonda. "Merak etme çok geç kalmam." dedim ve arkadaşımın evinin yolunu tuttum.

🕊️

Kapıyı çaldım. Yaklaşık bir iki dakika bekledim ama bu Ceylin'in klasiğiydi. Kapıyı açtı. "Oo biraz erkenciyiz Berkerciğim hangi rüzgar attı seni buraya bu saatte." dedi Ceylin alaycı bir tonla. "Hazırlan ve aşağı in." dedim çok sade ve düz bir sesle. "Ay noldu söyler misin?" dedi Ceylin gıcık olmuş bir bakış atarak. "Giyin ve gel anlatacağım." bazen gerçekten çok gıcık olabiliyordum. Ceylin acele bir şekilde kapıyı açmasından daha az beklediğim bir süre içerisinde giyindi ve geldi. Tabii dedikodu var sanıyor o yüzden kıçını bir yerden kaldırdı. "Yalnız Ceylin dedikodum yok. Ama daha büyük bir şey var." dedim. "Gerçekten mi? Bu hayatta benim için dedikodudan daha büyük ne olabilir?" dedi Ceylin göz devirerek. "Eminim sende çok şaşıracaksın." dedim. "İyi tamam ama ilk bir kahve içelim." dedi Ceylin aşırı doz kafein bağımlılığı ile. "İlk Marco'yu da alalım." dedim. "Tamam." dedi Ceylin. Marco ailesi Türk ama zamanında Fransa'da yaşayan ve şehre bu yıl taşınan tatlı biriydi. Ama 1 yılda çok iyi anlaşmaya başlamıştık bile. Bir bozkurta bağlıydı. Bu arada Ceylin ise bir denizanasına bağlıydı. Ama çok küçümsemeyin. Tehlikelidir.

🕊️

Marco'nun evinin önüne gelmiştik. Zaman nasıl geçiyor anlamamıştık bile. Kapıyı çaldık ve Ceylin'in aksine Marco kapıyı 10-15 sainyede açmıştı. "Selam Lucia." dedi Ceylin. Lucia onun soyismiydi ve ona bu şekilde seslenmemizde işin esprisiydi. "Selam Ceylin." dedi Marco. "Selamlaşmanızı böldüğüm için üzgünüm ama şimdi bir kafeye gitmemiz lazım ve ardından da sizi hiç bilmediğiniz sürpriz bir yere götüreceğim." dedim heyecanlı heyecanlı. Nereye götüreceğimi öğrendiklerinde çok şaşıracaklardı.

🕊️

Kafeye geldik. Bu kafe bizim hafta sonu klasiğimizdi. Her hafta burada oturup kahve içer ne var ne yok konuşurduk. Ama burası öyle çok popüler veya köklü bir kafe değildi. Bu kasabanın kafesiydi. Genelde yetişkinler burayı severdi ama biz yetişkinlerden de daha fazla seviyorduk. "Selam Kafe Cinnamon." dedi Ceylin her zaman geldiğimiz için yaptığımız espriyle. İçerisi adı gibi çok yoğun tarçın kokuyordu. "Buranın bu kokusuna bayılıyorum. Resmen aşığım bu kokuya." dedim içerideki tüm havayı içime çekerken. İçerisi asla ama asla sigara kokmazdı. Bu da buranın iyi yanlarından biriydi. Kahvelerimizi söyledik. Ceylin, her zamanki gibi cinnamon latte söyledi. Marco Cinnamon's special cappuccino, bense freş içeceklerden strawberry lime söyledim. Biliyorum içeceklerin adı yetişkinlerin pek söyleyemeyeceği kadar İngilizceydi ama burası önceden İngiliz kolonisi bir kasaba olduğu için herkes rahatça İngilizce konuşabiliyordu. Şu an herkesin bağı olduğu bu zengin kasabanın önceden İngiliz kolonisi olması. Çok garip. "Ee, sadede gelsene Berker." dedi Marco bana. "Tamam tamam." dedim. "Haydi bakalım öğrenelim neymiş şu dedikodudan önemli olan şey." dedi Ceylin bana bakarak. "Şimdi şöyle bugün asırlar öncesinin Alpaslan'ın hikayesinde anlatılan o sihirli Balmumu Ormanına gidiyoruz. İtiraz istemiyorum. Gelmeyecekseniz tek başıma giderim sizde arkamdan telaşla bana bakar ve beni beklersiniz. Tabii geri dönersem." ikna edici bir bakış attım ikisine de. O ormanda Kuş Krallığı'nın olduğu söyleniyordu. Sözde o sihirli ve büyülü yapısıyla, zengin ve huzurlu, ılık esintilerle kaplı o krallık. "Bana uyar." dedi Marco sıfır telaşla. "Bakıyorum da baya bir cesursun." Marco'ya baktı Ceylin. "Anca cesur olmayan bir beyaz atlı prens ölür." dedi Marco dudağını yana doğru kıvırarak. "İyi o zaman. Zaten biz neyi yapmadık ki şu zamana kadar." dedi Ceylin.

Yola koyulduk. Ormana çıkan kestirme yol bile bu kadar uzunsa kim bilir krallık nerededir. "İşte bakın orası. Welcome To Hell's Paradise yazıyor." dedi Marco heyecanlı bir bağırmayla. "İşte bu, işte bu, işte bu." diye bağırdım. İlk defa bu kadar heyecanlı hissediyordum. Bunca yıldır gerçekliğinden emin olmayarak inandığım o şey işte şimdi karşımdaydı. Mutluluktan havalara uçabilirdim. "Ne duruyorsunuz, kapıya doğru ilerlesenize." dedi Ceylin. Kapının önüne dikildik. Titremiyor değildik. Ürkmemiz gayet normaldi. Kapıyı açtık ama ormana adımımızı atmadan beyaz bir Kaplan geldi. Sanırsam bu krallığın koruyucu kutup kaplanıydı.

"Neden buradasınız." dedi kaplan koyu bir sesle.

"Sen o olmalısın. Krallığı'nın koruyucu kaplanı Alex." dedim ağızımdan bir şey kaçırmışçasına.

"Evet ben oyum. Ama ben sizin neden buraya geldiğinizi sordum. Adımı bilip bilmediğini değil."

O kadim bir ruhtur. Öldürülemez ama ölebilir. Tıpkı ejderhalar gibi.

"Tamam; Sadede gelecek olursak biz üçli bir arkadaş grubuyuz. Ben Berker ve bir kuşa bağlıyım. O Marco ve bir Bozkurta bağlı. Ve o ise Ceylin, bir denizanasına bağlı. Buraya gelmemizin asıl sebebi ise yıllar önce zindana kapatılan Alpaslan'ı bulmak ve de benim diyarın en değerli kuşlarından birine dönüşebilmek istemem. Biliyorum çok saçma ama küçükken kendime verdiğim bir söz vardı. Diyarın en iyi kuşunun bağı olacağım." dedim hızlıca. Tüm baklayı çıkarmıştım ağızımdan ve bunca şeyden arkadaşlarımın haberi var mıydı? Bence yoktu. Marco ve Ceylin şok içerisinde bakakaldı. Neyseki halledilemeyecek bir iş değildi.

"Demek öyle. Sizi içeri almamam için bir sebep yok ama içeri almam için de bir sebep yok. Görünüşe bakılırsa iyi çocuklarsınız ama..." dedi kadim ruh Alex.

"Ne olur. Hayallerimizin peşinden gitmemize izin verin. Saat akşam dokuzda geri döneceğiz. Amacımız sadece bir şey öğrenmek ve bunun ardına hepimiz on sekizimize bastığımızda bu yola çıkacağız. Ne olur." dedim. Arkadaşlarımın bundan yine haberi yoktu ama zaten on sekizimize basmadan yola çıkamazdık.

"Yalnız buradan öyle hemen çıkamayabilirsiniz. Göze alıy..."

"Evet alıyoruz." dedim. Tanrım kadim bir ruhun sözünü kesmiştim.

"Öyleyse buyrun." dedi Alex ve aniden tozla bulut oldu.

Yaklaşık 2 saat yürüdük ama hiçbir şey bulamadık. Marco ve Ceylin sinirlenmiş olmalıydı. Ama belli etmemeye çalışıyorlardı. Bir kapı görmüştüm. Bir ağacın ortasında. Sarı ve yeşil renklerle parlıyordu. "Aa! İşte orada bir kapı var." dedim onlara. Yüzlerinde güller açmış gibi güldüler. "Ne duruyorsunuz, girsenize." dedim soluk soluğa.

Kapıdan içeriye girdik ama parlaklıktan hiçbir şey görünmüyordu. Düşe kalka ilerledik ve bir anda kapıdan çıktık. Tanrım. Ne olmuştu öyle.

Kapıdan çıkar çıkmaz sayamadığım kadar muhafız sanki 20 yıldır bizi bekliyormuş gibi karşıladı bizi. Sanırım bir şeyler yolunda değildi.

"Gelin çocuklar." diye kollarımızdan tuttu muhafızlar. Tanrım biz neye bulaşmıştık böyle.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.