İçeriğe geç

Kan ve Yumruk

Bölüm 3 · 18 dk okuma

Kan ve Yumruk

Bölüm 3

Sis Gibi Gelen Geçmiş

Sabahın ilk ışığı perdenin aralığından süzülürken uyandım. Uyanmak denirse... Aslında bütün gece gözlerimi tam anlamıyla kapatmamıştım. Zihnim durmuştu ama bedenim ayaktaydı sanki. Yastığın kenarında kırışmış o not, hala oradaydı. "El yazısı" dedim fısıltıyla. "Ne kadar da tanıdık bir kibir taşıyor."

Bu kadar kısa bir cümleyle beni böylesine rahatsız edebilen bir yabancı... Hiç tanımamış olamazdım.

Kalktım. Aynaya doğru yürürdüm. Göz altlarım morarmıştı. Saçlarım darmadağın.

Ama o bakış...

Kendime baktığımda gördüğüm tek şey, cevapsızlıklarla dolu bir yorgunluktu.

Elimi yüzüme sürdüm. Bir an için...

Bir parça kan, bir parça cam kırığı, bir çığlık sesi geçti gözümün önünden. O görüntü...geceden kalan o ani kırılma. Omzum yanıyordu. Ama gerçek değildi. Sadece bedenimin hatırladığı bir acıydı bu.

"Bir kazaydı," diye fısıldadım kendi kendime.

Bir kaza...

Ama öncesi neden karanlıktı? Ve sonrası... neden bu kadar bulanık?

Dalgın dalgın mutfağa geçtim. Kahve koydum. Kaynama sesiyle birlikte sokaktan gelen gürültüye kulak verdim. Normalde dikkate almazdım ama bugün... her şey daha gergin hissediliyordu.

Bir motosiklet sesi...

Bir fren sesi...

Sonra beklenmeyen bir sessizlik.

Pencereye yaklaştım. Sokakta kimse yoktu. Ama bir şey vardı. Beni izleyen bir "hiçlik" duygusu.

Kahvemi alıp geri döndüm. Kapıya gözüm takıldı. Kapının altından biri bir şey sıkıştırmamıştı değil mi?

Bir kaç adım attım. Yoktu. Ama orada biri durmuş olsa... hissederdim. Artık içimde bir duygu vardı: Paranoya değil, hazırlık.

Bu savaş yeni başlıyordu. Ben her zamankinden daha ayık olmak zorundaydım.

Bir süre sonra telefonuma mesaj geldi. Spor salonundan. Yeni antrenman saati verilmişti. Gülümsedim. Kendimi toparlamalıydım. Yumruklarım ne kadar güçlü olursa, zihnim o kadar netleşiyordu.

Ama bir şey biliyordum: Ringde birini alt edebilirim.

Ama geçmiş...

Geçmişle nasıl dövüşülür?

Cevabını hala bilmiyorum.

Boş bir fincan ve yarı içilmiş bir huzursuzlukla aynanın karşısına geçtim. Fincanı köşeye bıraktım. Siyah eşofman altımı giydim, üzerine kalın kapüşonlu bir sweatshirt geçirdim. yüzümde makyaj yoktu. Olmasın da. Bugün görünmek istemiyordum. Sadece yürümek...

Anahtarı aldım. Cüzdanı almadım. Kapıyı sessizce çektim. Sanki içeride bırakmak istediğim anılar vardı ama onlar da peşimden çıkıp gelecek gibiydi. Ayaklarım beni nereye götürüyordu, bilmiyorum. Sokağın köşesine geldim. Solumda boş bir bakkal. Sağda kapalı bir kuaför. Her şey olması gerektiği gibiydi ama ben değildim.

Bir şey vardı içimde. Tırnaklarımı avuç içime geçirecek kadar bastırdım. Durmam gerekiyordu. Ama devam ettim. Sonra... adımlarımın sesi yankılandı duvarlarda. İçimdeki sessizlik çığlık atmaya başladı.

Bir görüntü.

Sert bir fren sesi.

Bir çığlık.

Kırılmış camlar.

Nefes alamayan bir ben.

Durdum. Bir duvara yaslandım. Nefesim hızlandı. Ama ağzım hala kapalıydı. Kendime "geçer" dedim. Ama geçmedi.

Bir başka görüntü.

Araba devrilmiş. Karanlık. Dışarıda biri var...

Gözleri gri.

Bana "gitme" diyor.

Gözlerim büyüdü. Bir şey... Bir anı... İçimde delik açtı.

Ben..

Ben bu adamı tanıyorum.

Tanımıyorum derken yalan söylüyorum kendime. Bu gözler... Bu dokunuş...

Ve sonra...

Kan.

Kendi ellerimde.

Bir kadının çığlığı. Ama çığlık benden geliyor. Omzum yanıyor. Koşmaya çalışıyorum ama bacaklarım beni taşımıyor.

Dizlerimin bağı çözüldü.

Gökyüzü başımın üzerine çöktü sanki. Gözlerim karardı sanki. Her şey yavaşladı. Kalbim hızlı atıyordu ama bedenim pes etti. "Ben... ölmüştüm..." diye fısıldadım. "Hayır... hayır..."

Zemin soğuktu.

Taş.

Kirli.

Sert.

Ben...

Artvin'in sessiz bir sokağında, kimsenin bilmediği bir geçmişin enkazıyla yere yığıldım. Varlığımın her zerresi bağırıyor ama dudaklarımda tek kelime yoktu.

Gözlerim kapanmadan önce, gri bir sis çöktü her yere. Belki de bir hayal... Belki de gerçekti. Ama o gri gözler... Tekrar karşıma çıkacaktı. Bunu biliyordum.

...

Odanın ışığı loştu.

Karanlık, Ayaz'ın örtülmüş gibi. Masanın başında, tek parmakla siyah defterin kapağını çeviriyordu. İçinde sadece kısa notlar... Bir isim, bir tarih, bir yüz, bir ölüm. Ama defterin kenarında, kurumuş bir kan lekesi vardı.

Ayaz, bunu silmiyordu. Unutmazdı. Unutursa, ölürdü.

Önündeki ekrana döndü. Şehir haritası, Artvin'in dar sokaklarını damar gibi çizmişti. Her sokağın köşesinde bir gözü vardı. Ama asıl gözetleyen o değil, gözlerin kendisiydi.

Ekranda bir hareket algılandı. Sistem otomatik olarak bir bölgeyi büyüttü. Görüntü flu... sonra netleşti. Siyah kapüşonlu biri... Adımları kararsız... sonra yavaşladı... Sonra durdu.

Ayaz'ın kaşları çatıldı. Yaklaştı. Parmaklarını masanın kenarına dayadı.

"Nina..."

O an, dünya durdu. Kız gözlerini kapadı... Titredi... Yere düştü. Ama bu, bir bayılma değildi. Bu; geçmişin bir bedeni yıkmasıydı.

Ayaz, bir an bile düşünmedi. Ekranı sabitledi. Kareyi dondurdu. Arka cebinden telefonunu çıkardı. "Kenan. Bölge sekiz. Kamerada gördüm. Şimdi çıkıyorum. Kimseye dokunma. Orada olacağım."

Telefonu kapattı. Silahını aldı ama belindeki kılıfa koymadı. Çünkü bu sabah onun için bir sabah değil, bir geri alma meselesiydi.

Ceketini geçirdi, kapüşonunu kaldırmadı. Ayak sesleri evin içinde yankılandı. Aşağı indiğinde arabasına binmedi. Yürümeyi tercih etti. Çünkü o kızın yanına arabayla değil, geçmişin sessizliği ile varmak istiyordu.

ARTVİN'İN SESSİZ SOKAKLARINDA

Sokaklar serin ve rüzgarlıydı. Ayaz'ın ayak sesleri, taş zeminde yankılandıkça gece daha da derinleşiyordu. Köpekler bile havlamıyordu. Her şey sanki onun gelişini biliyor, susuyordu.

Kameradaki noktaya vardığında, tam köşeyi döndü. Ve gördü...

Nina...

Dizleri bükülmüş, bedeninin yarısı duvara yaslanmış, gözleri kapalı. Ayaz yavaşladı. Ama kalbi...

O yıllar sonra ilk kez adıyla bağırdığı andaki gibi attı.

Yanına geldiğinde eğildi. Yüzüne baktı. Hala aynıydı. Ama gözlerinin altında şimdi daha büyük yükler vardı. Parmaklarını usulca Nina'nın yanağına koydu. Sıcaklığı hala yerindeydi. Nefes alıyordu.

"Ben seni kaybetmemiş miydim?"

Elini kızın alnına koydu. Hafif ateşi vardı. Ona zarar vermeyecekti. Asla.

Bir an, Nina gözlerini kıpırdattı. Bilinci gelmiyordu. Ama rüyasında biri vardı sanki. Ve o kişi... Ayaz'dı.

Ayaz başını yana eğdi. Sessizce gülümsedi. Yıllardır ilk kez. "Ben seni yıllar önce taşıdım," dedi alçak bir sesle, kimse duymasa da. "Şimdi bir kez daha taşıyacağım. Ama bu kez... bırakmayacağım."

Ve Nina'yı kucağına aldı. Yavaşça, güvenle. Sanki o kız porselen bir geçmiş parçasıydı. Kırılırsa, Ayaz da kırılırdı.

Arkasını döndüğünde sabah daha da sessizleşmişti. Ama şehir artık biliyordu. Ayaz tekrar oyundaydı.

Nina, artık sadece gölgelerde izlenen biri değildi. O, Ayaz'ın hayatına damgasını vurmuş tek kadındı. Ve şimdi, onun ellerindeydi.

...

Ayaz Nina’nın başında bekliyordu. Gözüne iki gündür doğru dürüst uyku girmemişti. O gün Nina’yı hastaneye götürmüştü. İki gün önce çıktığı maçta ağır bir darbe almış, ertesi gün de fazla antrenman yaparak kendini zorlamıştı. Bedeni artık gücünü yitirmişti; sokakta yürürken vücudu dayanamamış ve kendini kapatmıştı. Sonradan öğrenmişti; Nina o an, havale geçirmek üzereymiş. Ateşi kırk beş buçukmuş. O haberi aldıktan sonra Ayaz, Nina’nın başından bir an bile ayrılmamıştı. İki gün boyunca uyumamış, sadece onun nefesini dinlemişti.

Ayaz Nina'nın yattığı hastane yatağının yanındaki sandalye de oturuyordu. Nina'nın saçını hafifçe, hissedemeyeceği şekilde okşuyordu. Bir anlığına Ayaz'ın yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. seneler önce ilişkilerinin ilk senelerinde regli ağrısı çok olduğu için gelmiştiler. Aynen bu şekilde uyuyordu yine Nina. O kadar sessizdi ki, Nina’nın nefes alışını bile duymak yüreğini sıkıştırıyordu.

“Yine aynı... yıllar önce de bu şekilde yatmıştın,” dedi kendi kendine.

O sırada içeri doktor girdi. Elinde bazı belgeler vardı. Ayaz'a baktı doktor. "Biraz dışarıda konuşabilir miyiz Ayaz bey?" dedi doktor. Ayaz önce sana sonra doktora baktı. Kafasını olumlu şekilde salladı ve ayağa kalktı. Doktor ile odanın dışına çıktılar. Kapının önünde durdular ve doktor direkt konuya girdi. "Nina'nın fiziksel olarak durumu iyiye gidiyor." dedi doktor. "Ama zihni hala savunmada. Zihni kendini dış dünyadan korumaya çalışıyor. bayıldığı sırada da yüksek ihtimalle bir anı gördü ve o yüzden zihni savunmada" Ayaz donuk gözlerle baktı doktora, sonra başını ağır ağır salladı. "Zaten hiçbir zaman savunmayı bırakmadı ki..." dedi sadece kendisinin duyabileceği bir sesle.

Doktor ile bir süre daha konuştuktan sonra Ayaz Nina'nın yanına geri döndü ve aynı yerine oturdu. bir süre bomboş baktı duvara. Sonra göz pınarlarını ovuşturur, uykusuzluktan gözleri yanıyordu. Göz pınarlarını ovuştururken kendi kendine mırıldanır "Gitmeliyim," dedi sessizce. "Ama bırakamam." Kafasını ellerinin arasına aldı. "Beş sene önce seni koruyamadım,... şimdi seni nasıl koruyacağım Nina?" Ayaz'ın gözleri hafif sulandı, iç çeker. Eğer Nina'yı tekrar korumaya kalkışırsa belki de bu sefer gerçekten de Nina ölecekti.

Nina'nın eline bir bileklik bıraktı. Bu bilekliği Nina kendi elleriyle yapmıştı Ayaz'a. Üstün A ve N harfleri vardı sadece ve ortasında sonsuzluk işareti. Ayaz ayağa kalktı ve son kez Nina'ya baktı. Artık Nina'nın yanına gelemezdi. Beş sene önce olanlar ona büyük bir ders olmuştu.

Ayaz Karahan kimseyi sevemezdi.

Ayaz'ın sevdiği herkes ya ölüyordu ya da zarar görüyordu. Bunlar arasında ilk kurban annesiydi. Annesi Ayaz'ı doğururken ölmüştü. Sonra babası, iki dostu ve ablası. Ayaz'ın bu dünya da Nina'sı ve Babaannesi dışında kimsesi kalmamıştı.

Odadan çıktı Ayaz ve hastane masraflarını önceden ödeyip gitti. Bundan sonra mafya hayatı ile yalnız başınaydı.

NİNA METSELİDZE

Gözlerimi yavaşça açtım. İlk başta odaklanamadım ve nerede olduğumu anlamadım. Etrafıma baktım, bir hastane odasındaydım. Yavaşça doğrulup arkama yaslandığım sırada avucumda bir şey hissettim. Avucumu açtım. Bir bileklik vardı. Bilekliğe yakından baktım. Üstünde üç tane boncuk vardı. İlk boncukta A harfi, ikinci boncuk sonsuzluk işaretiydi ve diğer boncukta N harfi vardı. Neden bu bileklik bu kadar tanıdıktı? Ben şaşkınlıkla bilekliğe bakarken kapı açılıdı ve kafamı kaldırıp baktım. Bir doktor ve yanında hemşire vardı.

Doktora ve hemşireye baktım. "Ben neden buradayım?" diye sordum şaşkın bir sesle.

Doktor nazik bir şekilde gülümsedi, hemşire dosyayı uzatırken bana doğru birkaç adım attı. “Bayılmışsın,” dedi sakin bir ses tonuyla. “Vücudun aşırı yorgun düşmüş. Birkaç gündür çok fazla efor sarf etmişsin sanırım. Ateşin de oldukça yüksekti, buraya geldiğinde havale geçiriyordun. Daha geç gelseydin kötü sonuçlar olurdu.”

Bir an sustu, sonra bana dikkatle baktı. “Bir adam seni hastaneye getirdi. O olmasaydı şu an burada olamayabilirdin.”

Sözleri içimde garip bir yankı bıraktı. Bir adam mı?

afamın içinde bir şeyler kıpırdadı ama görüntü bulanıktı. Ne yüzünü görebiliyordum, ne de sesini net hatırlayabiliyordum. Sadece bir anlığına içimde garip bir huzur hissi yayıldı.

“Kimdi o?” diye sordum, neredeyse fısıltıyla.

Doktor başını iki yana salladı. “Adını söylememi istemedi. Sadece, senin güvende olmanı istedi.”

Kalbim bir anlığına hızlandı. Elimdeki bilekliğe tekrar baktım. Boncuklar avucumda soğuktu ama içimde sanki bir sıcaklık yükseliyordu.

“A…”

dudaklarımın arasından o harfi söylerken bile nedenini bilmiyordum.

Sanki dilim hatırlıyordu ama zihnim unuttuğum bir hikâyenin kapısını aralamaya korkuyordu.

Doktor bir şeyler daha söyledi, ama kelimeler giderek uzaklaştı. Sanki sesini bir suyun altından duyuyordum. Gözlerim hâlâ bilekliğe takılıydı. A, sonsuzluk, N.

Kalbim göğsümde ritmini şaşırdı.

“A… N… Ne anlama geliyor bu?”

diye mırıldandım kendi kendime.

Doktor bana bir şey sormak ister gibi baktı, sonra hemşireye dönüp odadan çıktı. Kapı kapanınca odada sadece ben ve sessizlik kaldı. Avucumda bilekliği sımsıkı tuttum. Parmaklarımın arasından geçen o ip, sanki geçmişten bir iz gibiydi. Ne kadar düşünsem de, bir yüz, bir isim, bir ses… hiçbir şey gelmiyordu aklıma. Ama içimde derin bir boşluk hissi vardı — sanki bir zamanlar çok sevdiğim birini kaybetmişim de bunu unutmam için biri zihnimi silmişti.

Yavaşça başımı yastığa yasladım. Tavana baktım. Gözlerim yanıyordu.

“Beni kim getirdi buraya?” diye fısıldadım, cevapsız bir şekilde. Birden gözümün kenarından pencereye ilişti — pervazda bir bardak su vardı, yarısı içilmiş. Yanında da katlanmış bir mendil.

Kim bırakmıştı onları oraya?

O an kalbim, mantığımın açıklayamayacağı şekilde sıkıştı. Birinin beni hâlâ koruduğunu, ama kim olduğunu bilmediğimi hissettim.

Sanki görünmeyen biri, yıllardır gölgelerden beni izliyordu.

Gözlerimi tavana diktim ve derin bir nefes aldım. Hâlâ baygınlık sonrası sersemlik içindeydim; başım ağır, vücudum bitkin, her yerim sızlıyordu. Yine de avucumdaki bileklikten gelen tuhaf sıcaklık, içimi bir garip umutla dolduruyordu. Boncuklara bakarken bir anlığına, zihnimin en karanlık köşesinde bulanık bir hatıra belirdi: bir gülüş, bir el, bir fısıltı. Ama yüzler yoktu, isimler yoktu; sadece his vardı, tanıdık ama ulaşılmaz bir his.

Ayağımın altındaki yatak metaline hafifçe dokundum, sonra başımı yavaşça kaldırdım. Oda sessizdi, sadece kalp monitörümün düzenli bip sesi duyuluyordu. İçimden, “Burada yalnız mıyım?” diye geçirdim. Ama yanımda kimse yoktu. Yalnızlığın içinde garip bir güven de vardı; birisi beni getirmiş, ama o şimdi gitmişti. Kim olduğunu bilmediğim bu kişi, görünmez bir koruyucu gibiydi.

Elimi bilekliğe götürdüm tekrar. Boncukların pürüzsüzlüğünü, ipi parmaklarımın arasında hissediyordum. A harfi… Sonsuzluk işareti… N harfi… Neden bu kadar tanıdık geliyordu? Yüreğim hızla çarpmaya başladı. Bir şey söylüyordu bana; ama zihnim hâlâ baygınlıktan kurtulamamıştı, kelimeler kayıp, anlam bulanık.

Kendi kendime mırıldandım:

“Bu bilekliği nereden tanıyorum…? Daha önce görmüş müydüm?”

Cevap yoktu. Sadece sessizlik ve odadaki sabitlik vardı. Yavaşça doğruldum, yastığa yaslanıp ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Her nefes alışımda vücudumun ağırlığını hissettim; sanki bir savaşın ardından hayatta kalmıştım, ama kimle veya neyle, hatırlayamıyordum.

O sırada pencereye baktım. Gün ışığı çok hafif süzülüyordu; perdeler kapalıydı ama birkaç ışık huzmesi odaya sızmıştı. Huzursuz bir sessizlik vardı. Bir an için, o bileklikten gelen sıcaklık dışında hiçbir şey hissetmedim. Kalbim bir yerlerde birinin varlığını arıyordu ama göremiyordu. Sanki biri hâlâ oradaydı ama gözlerimin önünde değildi.

Elimi bilekliği daha sıkı tuttum ve dudaklarımın arasından fısıldadım:

“Kimdi o… beni buraya getiren?”

Ama cevap yoktu. Sadece kendi nefesim odada yankılanıyordu. Bir an, gözlerimi kapattım ve hafifçe salladım başımı. Her şey bulanık, her şey uzak ve karmaşıktı. Hatırlamak istedim. Ne için bayılmıştım? Kim getirmişti beni buraya? Ve en önemlisi, neden içimde hem tanıdık hem de korkutucu bir his vardı?

Birkaç dakika boyunca öylece oturdum. Zaman akıp giderken, zihnimin en karanlık köşelerinden bir his yükseldi: Bu bileklik, bu tanıdık his, beni koruyan birinin iziydi. Ama kim olduğunu hatırlayamıyordum. Hatırlayamamak, kalbimde hem bir boşluk hem de bir merak yarattı.

Sonra ellerim avuçlarımın içine doğru çekildi; bilekliği göğsüme bastım. İçimde bir yerden bir sızı geçti. Sanki yıllar önce kaybettiğim bir şeyi tekrar bulmuş ama onu tanıyamamıştım. Bu karmaşık duygu, hem güven hem kaygı, hem özlem hem korku karışımıydı.

Bir süre öylece oturdum. Sonra gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. İçimden bir ses fısıldadı:

“Beni birinin koruduğunu hissediyorum… ama kim olduğunu bilmiyorum. Belki de hiç bilmeyeceğim.”

O anda odanın sessizliği, nefesim ve bileklikten gelen sıcaklık tek gerçeklik olmuştu.

Ve o anda, zihnimin bulanıklığında bir başka his daha doğdu: birinin hâlâ benim için savaşacağını biliyordum. Ama kim, neden, ve ne için… bunu bilmek hâlâ yasaktı.

...

Ayaz masanın başında oturuyordu. Loş bir ışık, masanın üzerindeki dağınık dosyaların arasına vuruyordu. Parmaklarının arasında eski, köşeleri yıpranmış bir fotoğraf vardı. Fotoğrafta, yıllar öncesinin gülüşü saklıydı — Nina’nın gülüşü. Gözlerinde o zamanki gibi parlayan umut, Ayaz’ın kalbinde şimdi sadece bir acı yankısıydı.

Fotoğrafa sessizce baktı, başparmağıyla Nina’nın yanağını kapatan saç tutamını usulca düzeltti, sanki hâlâ oradaymış gibi. Yutkundu. O an, duvarın sessizliğini bir mırıltı bozdu. Kendi sesiydi bu; neredeyse fark etmeden,

Dudaklarının arasından bir ezgi dökülüyordu.

“Fikrimin ince gülü, kalbimin şen bülbülü,…”

Sözler dudağından dökülürken zaman yavaşladı. Gözlerinin önünde, yıllar öncesinden bir görüntü belirdi.

Bir yaz akşamıydı. Evin balkonunda oturuyorlardı. Karadeniz’in tuzlu rüzgârı Nina’nın saçlarını dağıtıyor, güneş batarken ufuk turuncuya dönüyordu. Nina elinde kahvesini tutarken, birden Ayaz’a dönmüş, gülümsemişti.

“Bir şarkı söyleyeyim mi?” demişti o neşeli sesiyle.

Ayaz sadece omzunu silkmiş, belli etmeden gülümsemişti.

Nina derin bir nefes aldı, gözlerini gökyüzüne dikti, ve yumuşak sesiyle mırıldanmaya başlamıştı:

“Fikrimin ince gülü, kalbimin şen bülbülü,

Fikrimin ince gülü, kalbimin şen bülbülü,

O gün ki gördüm seni, yaktın ah yaktın beni…”

O an, Ayaz’ın kalbinde bir şey kıpırdamıştı. Nina’nın sesinde hem huzur hem hüzün vardı.

Sözleri söylerken gözleri Ayaz’a kaymış, gülümserken bile içinde bir derinlik vardı — sanki o an bile her şeyin bir gün biteceğini hissediyordu.

Ayaz o anı şimdi, yıllar sonra, loş ışıklı ofisinde yeniden yaşıyordu.

Nina’nın sesi hâlâ kulaklarında yankılanıyordu; o tatlı, saf, ama bir o kadar da dokunaklı tını…

Sanki bir yerlerde, hâlâ aynı şarkıyı söylüyordu Nina.

Sanki hâlâ yanında oturuyor, rüzgârda saçları savruluyordu.

Bir damla yaş fotoğrafın üzerine düştü. Ayaz hemen silmek istedi ama parmaklarının ucunda kalan o ıslaklık, ona gerçeği hatırlattı.

Geçmişte kalmış bir anıya dokunmak gibiydi.

Bir anıya, bir sese, bir kadına... artık geri dönmeyen bir zamana.

“O gün ki gördüm seni

yaktın ah yaktın beni…”

diye fısıldadı, bu kez daha kısık bir sesle. “Senin sesin hâlâ kulağımda, Nina. Ama sen… sen artık o sesi bile hatırlamıyorsun.”

Ayaz o ezgiyi mırıldanmaya devam etti ama kalbi sürekli duygusal olarak acıyordu.

"Gördüğüm günden beri

Olmuşun inan deli"

Ayaz sigara paketini çıkardı ve bir sigara alıp çakmak ile yaktı. Derin bir nefes çekti sigaradan ve sonra dumanı geri verdi. Nina'yı her özlediğinde sigara içerdi Ayaz. Ayaz Nina'yı 5 sene boyunca sürekli özlemişti.

Elindeki fotoğrafı cebine özenle koydu ve bileğinden asla çıkartmadığı şeye baktı.

Nina'nın tokası.

İlişkileri sırasında bu tokayı Nina koltukta uyurken saçından almıştı. o günden beri de asla çıkarmamıştı o tokayı Ayaz.

Kafayı yemek üzereydi Ayaz. Nina'nın yanında olmak ve onu bir daha asla bırakmak istemiyordu. Ama yakın olursa da Nina zarar görecekti ve tekrar Nina'yı kaybetmeyi göze alamazdı Ayaz.

Ağır ağır ayağa kalktı Ayaz. Ofisindeki büyük cama doğru ilerledi ve tam önünde durdu. Sigarasından derin bir nefes daha çekti ve verdi. Şuanda Karadeniz'e hükmeden mafya lideri Ayaz Karahan değil sevgilisini özleyen ve aşk acısı çeken bir adama olmak istiyordu. Masasına geri dönüp küllükte sigarasını söndürdü ve ofisinin içindeki lavaboya girip elini yüzünü yıkadı. Aynada kendine baktı ve sonra telefonunu alıp ofisinden çıktı. Ayaz artık Karadeniz'in lideri olmaya devam ediyordu. Eski haline geri dönmüştü.

4 SENE SONRA

Ben Nina Metselidze, artık Türkiye'yi temsil eden bir Muay Thai dövüşçüsüyüm. Türkiye Muay Thai Federasyonunun yaptığı maçlara katılıyor ve genellikle kazanıyordum. Avrupa maçlarına çıkmam an meselesiydi. O günden beri beni hastaneye getiren adamı merak etmiş ama araştırma gereksinimi duymayıp kariyerime odaklanmıştım. Bana göre önemli olan tek şey kariyeriydi. Ailemin desteği olmadan bu günlere gelmiştim ben. Kadınların babasının desteği ile güçlü olması doğru bir tabirdi. Ama babasının desteği olmayan kadınlarda çok güçlüydü. Bunun ise en büyük örneklerinden biri de bendim.

Antrenman salonunda her yumruğum, geçmişimin izlerini siliyordu. Her darbede biraz daha güçlendiğimi hissediyordum — ama geceleri aynaya baktığımda gözlerimde hâlâ bir eksiklik vardı. İnsan bazen kazandıkça daha çok şey kaybediyordu. Ben kazandıkça, içimde bir şeyler sessizce ölüyordu sanki. Antrenörüm bazen “Nina, biraz dinlen artık,” derdi. Ama dinlenmek demek düşünmekti, düşünmekse acıya dönmekti. Benim için en iyi tedavi dövüşmeyi sürdürmekti.

Ama bazen, hiçbir şey yapmazken bile içimi bir huzursuzluk kaplardı. Sanki bir yerlerde biri bana bakıyordu, ya da ben çoktan unuttuğum birinin varlığını hissediyordum. O bileklik… hâlâ çantamdaydı. Onu her gördüğümde kalbim neden hızla atardı bilmiyordum. Belki de bazı bağlar, hatırlamadan da hissediliyordu. Yine de düşünmemeye çalıştım. Çünkü düşünmek, geçmişi kazımaktı. Ve ben, geçmişle değil gelecekle dövüşecektim.

Şimdi maça çıkmak üzere olduğum için soyunma odasındaydım. Soyunma odasının aynasında kendime baktım. Gözlerimde ne korku vardı ne de heyecan. Sadece kararlılık. El bandajlarımı sıkıca sardım, parmak eklemlerimi gerginleştirip nefesimi kontrol ettim. Bir an için gözlerimi kapattım, içimdeki sessizliği dinledim. Sonra dışarıdan gelen kalabalığın uğultusu o sessizliği parçaladı.

“Ni-na! Ni-na! Ni-na!”

Binlerce ses aynı anda adımı haykırıyordu. Her tezahürat kalbimin ritmini hızlandırıyor, damarlarımdaki adrenalin kaynıyordu. Antrenörüm omzuma dokundu. “Hazırsın,” dedi sadece.

Kısa, net, inanç dolu bir ses tonuyla. Ben de başımı kaldırdım, bir gülümseme belirdi yüzümde. “Her zamankinden fazla. Koridorun ucunda, ringe çıkan ışıklı yol önümdeydi. Adımlarım ağır ama emin bir şekilde yankılanıyordu. Her adımda geçmişim biraz daha siliniyordu — her darbe, her ter damlası, her yara beni ben yapıyordu.

Anons sesi yankılandı:

“Türkiye adına dövüşecek olan Nina Metselidze!”

Ringe adım attım. Kalabalığın sesi bir anda patladı. Spot ışıkları yüzüme vurduğunda, artık o yalnız kız değil, savaşçı Nina’ydım ben. Gözlerimi karşımdaki rakibe diktiğimde her şey sustu. O an yalnızca kalbimin sesi vardı:

‘Kaybetmek artık bir seçenek değil.’

Bu maçı eğer ki kazanırsam Avrupa maçlarına çıkmak için olan yarı final maçına çıkacaktım. Bu benim hayalimdi. Sırf bu maç için ailemden vazgeçmiştim ben. Bu maçı kazanmak benim için bir zorunluluktu. Rakibimi yenip yarı finale yükselecektim. Sırtımdaki Türk bayrağı ile ringe çıktım ve sonra bayrağı sırtımdan alıp antrenörüme verdim. bu bir almak vermek meselesi değil emanet meselesiydi.

Anons sesi tekrar yankılandı:

"Rusya adına dövüşecek olan Olena Semedov!"

Olena Semedov. Rusya'nın en iyi kadın Muay Thai dövüşçülerinden biriydi ve bu maç zor olacaktı. Ama eğer bu kadını yenersem gerisi çok basitti. Ringe adımını attı. Benden bir kaç santim uzundu ve heybetli bir kadındı. Sarışındı ve yeşil gözlüydü. Güzel bir kadındı ama bu umurumda değildi. Bugün bu kadını yenecektim.

Hakem her iki tarafı da ortada buluşturdu. Kurallar hatırlatıldı, göz göze geldik. Olena’nın bakışlarında küçümseme vardı; dudak kenarıyla alaycı bir gülümseme bıraktı. Ben sadece nefes aldım, gözlerimi kısmadım bile. Rakibimin yüzüne değil, nefes ritmine odaklandım. Her nefes bir zayıflıktır, eğer dikkatli bakarsan.

Hakem elini kaldırdı.

“Fight!”

Zemin sarsıldı. İlk adımı Olena attı. Hızlıydı, ama ben daha dikkatliydim. İlk yumruğu savuşturduğumda kollarım uyuştu — gücü düşündüğümden fazlaydı. Ama geri çekilmedim. Tam tersine, ileri atıldım. Bir diz darbesiyle ritmini bozdum. Kalabalıktan yükselen “Nina!” sesleri kulaklarımda yankılandı. Ter alnımdan süzülüyordu. Her hamle, yılların emeğiydi benim için.

Babam yoktu, annem yoktu… Ama bu ringde, kendi kaderimi ben yazacaktım.

Olena bir kroşe savurdu. Yanağımı sıyırdı. Dudak kenarımdan bir damla kan aktı. Kanın tadını hissettiğim an, içimdeki öfke daha da büyüdü. “Bitti,” diye fısıldadım kendi kendime.

Bir sol düz, ardından sağ dirsek darbesi. Olena sendeledi.Kalabalık ayağa kalktı. O an sadece nefesimi duydum. Zaman yavaşladı. Ayaklarımın altındaki zemin, terle ve kanla kaygandı ama ben durmadım. Bir tekme daha… Olena yere düştü. Hakem saymaya başladı.

“Bir! İki! Üç!...”

Kalabalık deliye dönmüştü. Kalbim gürültünün içinde bile sessiz atıyordu. Sanki o an dünyada sadece ben vardım. Hakem on’a geldiğinde kollarını iki yana açtı.

Maç bitmişti.

Kazanan bendim.

Işıklar üzerime döküldü. Sırtımdaki ter, içimdeki ateşle karıştı. Başımı kaldırıp tribünlere baktım. Kalabalığın içinde bir an… Tanıdık bir gölge gördüm. Yüzünü seçemiyordum ama…Kalbim bir an durdu sanki. “Bu mümkün değil…” diye fısıldadım kendi kendime. Sonra başımı çevirdim, kendime gelmeye çalıştım. Belki sadece yorgunluktandı. Ama kalbim hâlâ o ritimde atıyordu — tanıdık, eski bir ritimde.

Ama şuan da bunu umursayamazdım. Ben artık Avrupa maçları için yarı finaldeydim. Belki de ilk defa içten bir şekilde gülümseyecektim ilk defa. Bu benim için çok önemli bir maçtı ve kazanmıştım.

Ama bu sevinç fazla uzun sürmedi. Soyunma odasına geçtiğimde yorgunluktan dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi. Aynada kendime baktım — alnımdan süzülen ter, dudağımdaki küçük kesik, sol yanağımdaki morluk… bunların hepsi zaferin bedeliydi. Ama içimde garip bir huzursuzluk vardı. Belki de bu, zirveye yaklaştıkça yalnızlığın daha çok hissedilmesindendi.

Antrenörüm omzuma dokundu “İyi iş çıkardın Nina. Artık Avrupa sahnesindesin.” Kafamı salladım ama gözlerim hâlâ aynadaydı. “Evet,” dedim kendi kendime, “artık Avrupa sahnesindeyim.” Fakat bu kelimelerin içini dolduracak kadar mutlu hissetmiyordum. Zafer, içimdeki boşluğu doldurmuyordu.

Koridorda yürürken basın kamerası ışıkları yüzüme vurdu. Muhabirlerden biri elindeki mikrofonu uzattı “Nina! Türkiye’yi temsil eden genç bir dövüşçü olarak yarı finale yükseldin. Bu zaferi kime adıyorsunuz?”

O an donup kaldım. Kime? Ailem yoktu, yanımda kimse yoktu. “Bu zaferi… kendime adıyorum,” dedim soğuk bir sesle. “Çünkü kimse benim yerime yumruk yemedi.”

Kısa bir sessizlik oldu. Muhabir bir şey demedi, sadece başını salladı. Ardından yürümeye devam ettim. Salonun kapısından çıkarken dışarıdaki soğuk hava yüzüme çarptı. Gökyüzü kararmıştı. İstanbul’un gri akşamında, ellerim bandajlı, dizlerim titrerken içimden bir ses fısıldadı “Bu sadece başlangıç. Gerçek savaş daha yeni başlıyor.” Yavaşça gülümsedim. O an anladım — artık geri dönüş yoktu. Avrupa maçlarına gidecek, orada da kazanacaktım.

Çünkü ben Nina Metselidze’yim. Düştüğüm yerden hep daha güçlü kalkarım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.