Doğu'nun sert rüzgarı tenime vuruyordu, tenimi keskin bir bıçak gibi sarmalayan soğukla birlikte.
Artvin'in dar ve sisli sokakları, benim büyüdüğüm, kaçtığım .dövüştüğüm yerdi.
Ailemden uzaktım;onların gözünde ben bir isyandım,yanlış yolun peşindeydim.
"Kızlar ringde değil, mutfakta olmalı!"
dediklerinde, sesimi çıkarmadım. Çünkü yumruklarım benim kelimelerimdi.
Hayat bana zoru seçmeyi öğretmişti. Her darbede biraz daha güçleniyor, biraz daha kendim oluyordum. Muay Thai sadece dövüş değil,hayatta kalma biçimimdi; geçmişimin yükünden, kırgınlıklarımdan, yalnızlığımdan bir kaçış.
Kimse anlamazdı beni. Ne düşüncelerimi, ne korkularımı...
Ama ben kendime söz vermiştim: Budünyada ne olursa olsun, asla pes etmeyecektim.
İşte o yüzden, ringdeyken sadece rakibime değil, hayatıma karşı da savaşıyordum.
Bu, benim hikayen. Kanla, terle, acıyla yazılan.
Onlar hep susturmak istediler beni. "Senin gibilerin yeri ring değil evin köşesi" dediler.
"Bacaklarını kapat, sesini kıs, kendini rezil etme," dediler.
Bir kız yumruk atıyorsa ya delidir ya terbiyesiz…onlara göre.
Benimde tek derdim nefes almaktı. Kendi yolumu çizmekti.
Çocukken bile dizlerim yara içindeydi. Erkek kuzenlerimle kavga ettiğim de annem utanırdı, babam başını çevirirdi. Kimse bana aferin demezdi. Ama herkes hesap sorardı.
Sanki her yumruğumla onların namusunu lekeliyormuşum gibi bakarlardı yüzüme. Oysa benim derdim kimsenin onuruyla değil, kendi hayatınla savaşı vermekti.
Ring, benim için bir sahne değil; meydan okuma.
Terim, kanın, gözyaşının birbirine karıştığı yer.
Ve ben orada, sadece bedenimi değil, varlığımı da savunuyordum.
Her maçta biraz daha ben oluyordum.
Her darbeden sonra yeniden ayağa kalktığımda, onların sesleri biraz daha uzaklaşıyordu.
Ama yine de…
Bazen geceleri, mindere düşmüş haldeyken nefes alamaz gibi oluyorum.
Yalnızlık bir yumruk gibi mideme oturuyor bazen.
Ve o zaman bir an bile olsa, "acaba haklılar mıydı?" diye geçiyor içimden.
Sonra aynaya bakıyorum.
Yüzümdeki morluklara, çatlamış dudaklarıma, terör karışmış kanıma…
Ve diyorum ki:
"Bu benim kanım. Bu benim yolum. Ve kimsenin hakkı yok beni susturmaya."
Şimdi ki ana döndüğümde, ringin sert minderine yığılmış haldeydim. Vücudumun her bir yanı sızlıyor, nefes almak bile güçleşmişti. Kulaklarımda karmaşık bir uğultu vardı; bir yanda coşkulu tezahüratlar, diğer yanda alaycı yuhalamalar birbirine karışıyordu. Sanki herkes bir senfoni çalıyor, ama notalar birbirini boğuyordu.
Gözlerimi kapatmaya çalıştım ama ışıklar o kadar parlaktı ki, karanlığa ulaşmak imkânsızdı. Sağlık ekipleri hızla üzerime eğildi, elleri nazik ama aynı zamanda profesyoneldi. Nabzımı ölçüyor, kafamı hafifçe kaldırıyorlardı. O an, ringin içinde değil, hayatın tam ortasında olduğumu hissettim.
Beni yuhalayanlar, küçümseyenler vardı; onlar için sadece bir göstergeydim, zayıf bir anım vardı. Ama içimde, henüz son bir kıvılcım yanıyordu.
“Pes etmeyeceğim,” diye düşündüm. Her darbede, her acıda biraz daha güçleniyordum. Bu sadece bir yenilgi değildi; bu, yeni bir başlangıçtı.
Yavaş yavaş gözlerimi araladım ve ringin kalabalığını süzdüm. Yorgunlukla karışık bir gurur vardı içimde. Buraya kadar gelmiştim. Ve daha ileri gidecektim. Çünkü ben, bu sokakların, bu ringin kızıydım.
Sağlık ekiplerinden biri nazikçe yanağımı sıvazladı, “Dayan, biraz dinlen,” dedi. Ama ben dinlemiyordum. İçimde fırtına kopuyordu. Her darbede biraz daha güçlenen, asla pes etmeyen bir savaşçı vardı içimde.
“Bu sadece bir maç,” diye geçirdim içimden, “gerçek mücadele daha yeni başlıyor.”
Kulaklarımı kapatıp kendi nefesime odaklandım. Çevremdeki gürültü yavaş yavaş kayboldu. Tek duyduğum, kalbimin hızlı hızlı atışıydı. Her vuruşunda, kendi gücümü, kendi direnişimi duyuyordum.
Ve o anda anladım ki; benim yolum, kanla, terle ve asla pes etmeyerek yazılacaktı.
Bu ring, benim meydanım, hayatımın dövüşüydü. Ve ben asla bırakmayacaktım.
Ringin kenarındaki ışıklar, üzerimde ağır bir yük gibi hissediliyordu. Her adımda bedenim ağrıyordu ama ruhumda daha da büyüyen bir kararlılık vardı. Sağlık ekipleri beni sedyeye taşıdığında, etrafımdaki sesler biraz daha netleşti. Kimi hayranlarımın alkışları, kimi rakiplerimin alaycı gülüşleri kulağıma çarpıyordu.
Ama ben artık kimseyi duymak istemiyordum. Dışarıdan gelen bütün o yargılar, sözler, aşağılamalar, hepsi bir bulut gibi beynimin üzerinde dolaşıyordu ama artık onların esiri değildim.
Sadece kendi iç sesime kulak verdim. O ses, yılmamak gerektiğini, pes etmenin kaderimde olmadığını söylüyordu.
“Bu daha başlangıç,” dedim kendi kendime, “Bu ringde ve hayatın her yerinde kazanacağım.”
Sedye yavaşça koridora doğru ilerlerken, içimde büyüyen o ateşi hissedebiliyordum. Savaş henüz bitmemişti. Ve ben, bu oyunun kurallarını kendi ellerimle yazacaktım.
Sedye yavaşça koridorun soğuk, loş ışıkları altından geçerken, her adımda bedenimdeki ağrı biraz daha derinleşiyordu. Revir kapısına yaklaştığımızda, sağlık ekipleri hızla harekete geçti. İçeriye götürülürken etrafımdaki sesler donuklaşıyor, zaman yavaşlıyor gibiydi.
Revirin havası soğuk ve sterildi; burası ringin sertliğiyle karşılaştırınca sanki başka bir dünya gibiydi. Beyaz duvarlar, metal dolaplar ve keskin dezenfektan kokusu beni sardı. Bir yandan ağrılarımı hissediyor, diğer yandan zihnimde binlerce düşünce dönüp duruyordu.
Görevliler nazik ama bir o kadar da hızlıydı. Yara ve morluklarımı kontrol ederken, içimde kıvılcımlanan o inat ve direniş hissi sönmüyordu. Burası geçici bir durak, ben ise yoluma devam edecek, daha güçlü dönecektim.
Bir yandan düşen adrenalinle hafif bir baş dönmesi başladı. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes çektim. Bu acı, bu mücadele… Hepsi benim gerçekliğimdi. Her ne kadar bedenim yorulsa da, ruhumun teslim olması mümkün değildi.
Kendime seslendim, “Daha bitmedi, Nina. Bu sadece bir başlangıç.”
Revirdeki ışıklar altında, hayatımın en zorlu savaşının ilk perdesi çoktan açılmıştı.
…
Revirden çıkıp soğuk Artvin akşamına karıştığımda, bedenimdeki ağrılar henüz yerini keskin bir öfkeye bırakmamıştı. Sokak lambalarının titrek ışığı altında adımlarım kararlı, gözlerim ise çevreyi sürekli tarıyordu.
Bir anda, dar bir sokağın köşesinden gelen kahkahalar ve küfürler duydum. Karşıma çıkan grup, yüzlerinde alaycı gülümsemelerle üzerime doğru yürüyordu. Kalabalık bir grup serseri, geceyi benim zayıf anımı kollamak için fırsat bildi.
“Ne var bacı, dövüşme hali devam mı?” diye alay ettiler.
Adımlarımı hızlandırdım, ama onlar da bana doğru yayılmaya başladı. Birden çevrili oldum. Serserilerin arasından yükselen ağır nefesler, ter kokusu ve tehditkar bakışlar havayı dolduruyordu.
İlk yumruğu o attı. Kaba saba bir hareketle, fakat ben bekliyordum. Vücudumun her yanındaki acıyı unuttum, reflekslerim hayatta kalmak için tetikteydi.
Yumruklarım hızla, seri ve sert bir şekilde kalktı. Sol direk, sağ kroşe, ardından dizimi kaldırıp sert bir tekmeyle birini yere yıktım.
Serseriler şaşkınlıkla geri çekilmek isterken, öfkeleri daha da büyüdü. Yumruklar birbirine karıştı, kavga sokakta yankılanıyordu. Her darbe benim öfkemin ve kararlılığımın dışa vurumuydu.
Birini kolundan tutup duvara çarptım, diğeri üzerime atılırken ani bir savunma hareketiyle kendimi kurtardım ve kafasına sert bir dirsek vurdum. Gözleri karardı, yere yığıldı.
Ama sayı fazlaydı, beni çevrelemişlerdi. Yine de pes etmedim, her hareketimde onların bir adım geriye çekilmesini sağladım.
Tam o anda, karanlık gölgelerden yavaşça, sanki gölgeyle bütünleşmiş biri çıkıverdi. Uzun boylu, soğuk ve etkileyici duruşuyla, etrafı adeta sessizliğe bürüdü.
Gözleri, serserilere ve bana dikilmişti. Sesinde soğuk bir otorite vardı:
“Yeter artık,” dedi. Sadece bu iki kelimeyle, serserilerin hışmı kesildi.
Onlar, o adamın karşısında çocuk gibi donup kaldılar.
Ben ona bakarken kalbim hızlandı. Bu adamı tanımıyordum ama varlığı etrafı tamamen değiştirmişti.
Adam yavaşça bana döndü ve gözlerimin içine baktı:
“Bu sokaklarda böyle tehlikeli biri görmek nadir... Kendi yolunu çizmişsin.”
Ben, yumruklarımla hayatta kalmaya alışmışken, şimdi karşımdaki bu adamın ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Bakışlarını üzerimden çekmedi. Ben de gözlerimi kaçırmadım. O an, yumruklarım kadar keskin olan bakışlarımı kullanmak zorundaydım. Çünkü bu adam, diğerlerinden değildi. Sessizdi ama tehditkârdı. Bir şey söylemese bile, varlığı bile insanın içini ürpertiyordu.
Serseriler birer birer geri adım atmaya başladı. Kimileri başlarını öne eğdi, kimileri tek kelime etmeden karanlığın içine karıştı. Onlar bu adamdan korkuyordu. Saygıdan değil… Emir aldığı kişiyi gördüklerinde donup kalan adamlar gibi.
Ben mi? Korkmadım. Ama tetikteydim.
Yanağımda hâlâ sıcak bir kesik yanıyordu. Yumruk atarken sıyrılmıştı derim. Elimle hafifçe bastırdım. Adam hâlâ bana bakıyordu.
“İsmini sorsam, yumrukla mı cevap verirsin?” dedi alayla ama sesi sakindi.
Soğuk. Tehlikeli. Kontrolcü.
Ve bir şekilde... Tanıdık gibi.
Omuzlarımı silktim.
“İsmimi sorman gerekmiyor,” dedim, “Ama illa bir cevap istiyorsan, bu gece gördüğün kadını unutma.”
Gülümsedi, ama gülümsemesi ne sıcak ne de samimiydi.
Bir adamın gözleri, duvar gibi olur mu? Onunki olmuştu. Hiçbir şey sızmıyordu içinden.
“Unutmam,” dedi sadece. Ardından bir adım geri attı.
Ayak sesleri bile yankı yaptı sokakta.
Kim olduğunu sormadım. Sormam gerekmedi.
Zaten bu şehirde böyle adamlara adını soranlar ya kaybolur ya susar.
Ben ise sadece izledim, gölgelerin içine karışırken.
O gece, Artvin’in soğuk sokaklarında bir dövüş kazanmıştım.
Ama kazandığım şey sadece zafer değildi.
Bir bakış, bir varlık...
Yeni bir tehlikenin beni uzaktan izlemeye başladığını hissetmiştim.
Ve içimde ilk kez bir yumruk değil, merak kıpırdanmıştı.