İçeriğe geç

KAN VE TAÇ

Bölüm 13 · 14 dk okuma

KAN VE TAÇ

Bölüm 13

İLK GÖREV

Kafamda yankılanan iki ses.

İki yabancı.

Belki aynı kişi, iki yüzden oluşuyordu.

Öğle yemeği için yemekhaneye indiğimizde, hava zaten gergindi.

Kırık Kanatlar olarak gizli geçitteki toplantıdan yeni çıkmıştık. K.A.'nın notu hâlâ zihnimde yankılanıyordu.

"Yalnız değilsiniz."

Bu sözler, garip bir şekilde içimi ısıtmıştı. Ama aynı zamanda, bir uyarıydı da. Tehlike içerideydi. Ve o tehlike, her an harekete geçebilirdi.

Yemekhane, her zamanki öğle kalabalığıyla doluydu. Öğrenciler, birliklerine göre masalarına dağılmış, yemeklerini yiyor, dersler hakkında şikayet ediyor, turnuva hakkında dedikodu yapıyordu. Ama bizim masamıza oturduğumuz anda, bir şeylerin ters gittiğini hissettim.

Fısıltılar. Bakışlar. Ve Thorne Vexmere'in sırıtışı.

Mor Yıldız'ın masasında oturuyordu. Yanında, her zamanki çetesi yoktu; tek başınaydı. Ama bu, onu daha da tehlikeli yapıyordu. Çünkü yalnızken, arkasında bir ordu varmış gibi davranırdı. Elinde, minik, siyah bir şey tutuyordu. Parmağının ucunda çeviriyor, gözlerini benden ayırmıyordu.

Gece mavisi bir tüy.

Gümüş uçlu.

Kalp atışlarım hızlandı.

Aella, yanımda dondu. "Reina," diye fısıldadı. "O tüy..."

"Biliyorum," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutarak.

Ronan, hemen yanımda yürüyordu; kasları gerilmiş, çenesi sıkılmıştı. Ryder, her zamanki sakinliğiyle masaya oturdu; ama kehribar rengi gözleri, Thorne'u bir saniye bile terk etmedi. Arden, elindeki minik bitkiyi cebine koydu; yeşil gözleri, salonu tarıyordu.

"Arlon," dedi Thorne, sesi tüm yemekhanenin duyabileceği kadar yüksek. Ayağa kalktı, tüyü havaya kaldırdı. "Bu nedir, biliyor musun?"

Cevap vermedim. Tabağıma odaklandım.

"Bu," diye devam etti Thorne, masamıza doğru yürürken, "bir kuzgun tüyü. Ama sıradan bir kuzgun tüyü değil." Durdu, tüyü ışığa tuttu; gümüş ucu, meşalelerin alevinde parladı. "Gece mavisi, gümüş uçlu. Kanlı Avcı'nın tüyü. Ve bilin bakalım nerede buldum?"

Yemekhane sessizleşti. Herkes bize bakıyordu. Ignis, Demir Alev'in masasında sırıtıyordu; Altın Taç'tan soylular, burun kıvırarak fısıldaşıyordu. Gölge Birliği'nden birkaç öğrenci, karanlık köşelerinden sessizce izliyordu.

Thorne, masamıza dayandı. Yüzü, yüzüme çok yakındı. "Senin pencerenin altında, Arlon. Bu sabah, senin pencerenin altında buldum."

Ronan fırladı. "Onun odasında ne işin vardı, lanet olası pislik?!"

"O tüy benim değil," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutarak.

"Değil mi?" Thorne, sırıttı. "Ama senin pencerenin altındaydı. Ve sen, gölge elementine sahipsin. Ve Kanlı Avcı da gölgeleri kontrol ediyor. Ve dün gece, arkadaşların nöbetteydi. Ve o sırada, bir gölge geldi, onlara bir not bıraktı. Tesadüf mü?"

"Thorne." Ronan'ın sesi, bir kurdun hırıltısı kadar alçak ve tehlikeliydi. "O tüyü bırak ve masana dön."

"Ne oldu, kurt? Sahibini korumaya mı çalışıyorsun?" Thorne, tüyü Ronan'a doğru salladı. "Yoksa sen de mi onun sırlarını biliyorsun? Yoksa hepiniz, Kanlı Avcı'nın işbirlikçileri misiniz?"

Ronan, ayağa fırladı. Sandalyesi, arkaya devrildi. Yemekhane buz kesti. Elleri, masanın kenarında yumruk olmuştu; kasları, gömleğinin altında dalgalanıyordu. Gözleri, altın rengine dönmeye başlamıştı bile.

"Ronan," dedim, ayağa kalkarak. Koluna dokundum; teni, ateş gibiydi. "Bunu yapma. Değmez."

"Değmez mi?" Thorne, kahkaha attı; soğuk, yapay bir kahkaha. "Senin gibiler için kuralları çiğnemeye hazır bir kurt mu? Bence oldukça değer. Ama merak ediyorum..."

Başını yana eğdi, gözleri Ronan'dan bana kaydı. "Bu kurt, senin bütün sırlarını biliyor mu? Mesela, geceleri pencerene konan kuzgunu? Ya da yastığının altında sakladığın notları?"

Kalbim durdu. Biliyordu. Ama ne kadarını? Kuzgunu biliyordu. Peki K.A.'yı? Notları? Tılsımları?

"Ne oldu, Arlon?" Thorne, zafer kazanmış bir avcı edasıyla konuşuyordu. "Dilin mi tutuldu? Yoksa sırlarının ortaya çıkmasından mı korktun?"

"Reina. Güzel okçum. Bırak beni parçalayım–" Ronan fırladı ama Ryder kolunu tuttu.

"Thorne." Bu sefer konuşan, Ryder'dı. Sesi, her zamanki gibi sakin ve kontrollüydü; ama altında, ince bir tehdit vardı. "Yemekhanede herkesin içinde böyle konuşmak, senin için iyi olmaz. Hele ki kanıtın yoksa."

"Kanıtım mı?" Thorne, tüyü Ryder'a doğru salladı. "Bu, yeterli bir kanıt değil mi? Kanlı Avcı'nın tüyü, onun penceresinin altında. Daha ne olsun?"

"O tüyü oraya sen koymuş da olabilirsin," dedi Arden, sessizce.

Herkes ona döndü.

Arden, yeşil gözlerini Thorne'a dikmişti; yüzü, her zamanki gibi sakindi. "Sonuçta, onu bulan sensin. Ve sen, Reina'ya düşmansın. Bir rakibi suçlamak için kanıt uydurmak, pek de zor değil."

Thorne'un sırıtışı, bir anlığına soldu. "Sen... Sen kimsin ki?"

"Ben, sadece bir doğa gardiyanıyım," dedi Arden, sakin bir sesle. "Ama bitkiler, yalanı hisseder. Ve şu an, bu salonda bir yalan söyleniyor."

Salonda bir uğultu yükseldi. Öğrenciler, fısıldaşmaya başladı. Thorne'un yüzü kızardı; eli, belindeki hançere gitti. Ama Ryder, aynı anda ayağa kalktı.

"Thorne," dedi, sesi buz gibi. "Eğer gerçekten bir suçlama yapmak istiyorsan, bunu Lord Wilder'ın huzurunda, kanıtlarınla birlikte yap. Ama burada, herkesin içinde, kanıtsız suçlamalarla arkadaşımı taciz etmeye devam edersen, bunun sonuçları olur."

Thorne, bir an Ryder'a baktı. Sonra, bana baktı. Sonra, Ronan'a baktı; Ronan'ın gözleri, hâlâ altın renginin kıyısındaydı. Ve sonunda, tüyü yere attı, ayağıyla ezdi.

"Yakında," dedi, dişlerini sıkarak. "Yakında herkes gerçeği öğrenecek. Senin ne olduğunu. Bir hain olduğunu."

Döndü, masasına yürüdü. Ama son bir kez durdu, omzunun üzerinden bana baktı. "İzliyorum, Arlon. Ve düşmeni bekliyorum."

Yemekhane, Thorne'un çıkışıyla birlikte yavaş yavaş normale döndü. Fısıltılar azaldı, çatal bıçak sesleri geri geldi. Ama masamızdaki gerginlik, hâlâ dağılmamıştı.

Aella, ezilen tüyü bana verdi, iç cebime koydum.

Ronan, yumruklarını gevşetti; ama gözleri, hâlâ kapıdaydı. "Bir gün," dedi, sessizce. "Bir gün, o sırıtışı yüzünden sileceğim."

"O gün, ben de yanında olacağım," dedi Ryder. "Ama şimdi değil."

"Şimdi," dedi Aella, "bunu saklamalıyız. Ve Reina, senin anlatman gereken bir şey var." Gözlerini bana dikti. "K.A. hakkında her şeyi anlattın, değil mi? Ama Thorne, kuzgunu biliyor. Notları biliyor. Bu, birinin ona bilgi sızdırdığı anlamına geliyor."

"Evet," dedi Arden. "Ve o biri, büyük ihtimalle bu okulda."

Ryder, başını salladı. "İçerideki tehlike. K.A.'nın uyarısı."

Sessizce başımı salladım. "O zaman, daha dikkatli olmalıyız. Thorne şimdilik geri çekildi. Ama bu, vazgeçtiği anlamına gelmez. Ve bir dahaki sefere, elinde daha fazla kanıt olabilir."

Ronan, bana döndü. "Biz senin arkandayız, okçu. Ne olursa olsun."

"Biliyorum," dedim, gülümseyerek. "Ve bu, benim en büyük gücüm."

Aella, ezilmiş tüyü peçeteye sardı, cebine koydu. "Bu tüy, Thorne'un sandığından daha değerli. Çünkü o, K.A.'nın bize verdiği bir uyarı. Ve biz, o uyarıyı dinleyeceğiz."

Beşimiz, aynı anda başımızı salladık. Ve yemeğimizi, sessiz ama kararlı bir şekilde yedik. Çünkü biliyorduk ki, bu sadece bir başlangıçtı. Asıl savaş, henüz gelmemişti.

Ve o savaş, kapımızı çalmak üzereydi.

Akşam yemeğinden sonra, hava kararmaya başladı. Gökyüzü, turuncudan mora, mordan laciverte dönüyordu. Ve kütüphanenin kapısı, her zamankinden daha davetkârdı.

Ama bu gece, kütüphaneye ders çalışmak için gitmiyordum.

Leydi Keina, beni Yasaklı Eserler Bölümü'ne çağırmıştı. Thorne'un yemekhanedeki gösterisinden sonra, bu çağrı daha da acil hale gelmişti. Keina'nın anlatacakları, sadece benim için değil, tüm Kırık Kanatlar için önemliydi.

Aella, Arden ve ben, kütüphanenin önünde Ronan ve Ryder'la buluştuk. Beşimiz, gecenin karanlığında birer gölge gibiydik; sessiz, tetikte, kararlı.

"Biz burada kalacağız," dedi Ronan, kütüphanenin girişini işaret ederek. "Ryder'la birlikte kapıyı tutacağız. Biri gelirse, haber veririz."

"Wilder'ın kristal küresi?" diye sordu Aella, endişeyle.

"Bu saatte odasında olur," dedi Ryder. "Ama yine de dikkatli olmalıyız. Arden, uyarıcı tozları getirdin mi?"

Arden, cebinden minik bir torba çıkardı. "Getirdim. Ama umarım kullanmak zorunda kalmayız."

"Bencede," dedim. "Hadi, Keina bizi bekliyor."

Kütüphanenin ağır meşe kapılarını ittik, içeri süzüldük. İçerisi, loş ve sessizdi. Meşaleler, her zamankinden daha sönük yanıyordu; raflar, karanlığın içinde devasa iskeletler gibi yükseliyordu. Kitapların kokusu, küf, mürekkep, zaman... Hepsi birbirine karışmıştı.

Yasaklı Eserler Bölümü'ne giden koridor, her zamankinden daha uzun görünüyordu. Adımlarımız, taş zeminde yankılanıyordu.

Ve kapıya ulaştığımızda, Leydi Keina bizi bekliyordu.

Bileklerindeki gümüş kelepçeler, loş ışıkta parlıyordu. Yüzü, her zamankinden daha yorgun, daha solgundu. Ama gözlerinde, bir kararlılık vardı.

"Geldiniz," dedi, sesi fısıltıdan farksızdı. "İyi. İçeri girin. Zamanımız az."

Yasaklı Eserler Bölümü, her zamanki gibi zincirlerle bağlı kitaplarla doluydu. Raflar, tavana kadar uzanıyor, her biri fısıldayan, titreşen, canlı kitaplarla dolup taşıyordu. Ve ortada, bir kaide üzerinde, Efsaneler Kitabı duruyordu. Deri kapağı, yıldız ışığı gibi parlıyordu; ama bu gece, her zamankinden daha huzursuzdu. Sayfaları, görünmez bir rüzgârla kıpırdıyordu.

Keina, kaidenin önünde durdu. Bize döndü. "Size anlatacaklarım, bu okulda kimsenin bilmediği şeyler. Ve eğer Wilder öğrenirse, hepimiz ölürüz. Ama siz... Siz, gerçeği hak ediyorsunuz."

Derin bir nefes aldı. Bileklerindeki kelepçeleri kaldırdı. "Bunlar, sadece zincir değil. Bunlar, bir mühür. Su Kristali'nin mührü. Ve ben, o kristalin bekçisiyim."

Su Kristali...

Tüm Syndril'ın sularını kontrol eden bir güç.

"Su Kristali mi?" diye fısıldadı Aella. "Codex'i açığa çıkaran yedi kristalden biri mi?"

"Evet," dedi Keina. "Yedi kristalden biri. Su Kristali, şifanın, sakinliğin, saflığın kaynağıdır. Ve ben, yıllardır onu koruyorum. Ama Ortaklık, onu bulamadı. Çünkü kristal, bende değil. Kristal, güvenli bir yerde saklı. Ama onu korumak için, benim gücüme ihtiyaç var."

"Bu yüzden mi zincirlendiniz?" diye sordum.

"Evet. Zincirler, kristali bulmak için beni zorluyor. Ama kristal, sadece saf niyetli olanlara görünür. Ve Ortaklık, saf değil. Tam tersi, iyilik gibi görünen bir şeytan kurumu."

Aella derin bir nefes aldı. "Peki bu kristaller nasıl bulunacak?"

Keina, bir an durdu, gözleri Efsaneler Kitabı'na kaydı. "Tek bir yolu var. Ortaklık'tan önce, bu kitabın yardımıyla bulacaksınız. Tüm kristaller bulunduğunda, sizi önce Gökküşağı Tapınağı'na götürecek. Daha sonra kristallerin sahibine. Codex Vârisi'ne."

Bir an sustuk. Diyardan diyara anlatılan, tüm krallıkların peşinde olduğu varis. Ve denilene göre; hangi krallık onu ele geçirirse, krallığı bereketlenecekti.

"Codex Vârisi kim?" diye sordum.

Keina, başını iki yana salladı. Hüzünlü bir gülümseme belirdi dudaklarında. "Bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Efsaneler Kitabı bile, varisin kimliğini saklıyor. Sadece kristaller toplandığında, varisin kendiliğinden ortaya çıkacağı söyleniyor. Ama şimdiye kadar... Hiçbir işaret yok."

Tam o sırada, Arden elini kaldırdı. "Kanlı Avcı hakkında ne biliyorsunuz?"

Keina'nın yüzü, bu soruyu duyunca değişti. Gözleri, Efsaneler Kitabı'na kaydı; sonra yeniden bize döndü. "Kanlı Avcı... onun hakkında bildiklerim, bu kitapta yazılı. Ama..." Elini kitabın kapağına koydu, sayfaları çevirdi. "...Kitap, onu saklıyor."

Sayfaları çevirdikçe, hepimiz donduk. Efsaneler Kitabı'nın sayfaları, teker teker açılıyordu. Ama Kanlı Avcı'ya ait olması gereken sayfalar... Boştu. Bembeyaz, bomboş sayfalar. Sayfanın köşesinde, silik bir başlık vardı: Kanlı Avcı'nın Şarkısı.

Ama altındaki tüm satırlar, tüm kelimeler, tüm harfler silinmişti.

"Bu ne?" diye fısıldadı Aella.

Keina, derin bir nefes aldı. "Kanlı Avcı, Efsaneler Kitabı'ndan kaçtı."

Kütüphane buz kesildi. Bir kitaptan kaçmak mümkün müydü?

"Ne demek kaçtı?"

"Efsaneler Kitabı, diyarlardaki tüm büyük olayları, tüm efsanevi varlıkları kaydeder. Ama Kanlı Avcı... O, kitabın kaydetmek istemediği biri. Çünkü o, kitabın kurallarına uymuyor. O, bir efsane değil. O, yaşayan bir karmaşık."

Sessizlik, odanın duvarlarında yankılandı. Efsaneler Kitabı'nın boş sayfaları, loş ışıkta hafifçe parlıyordu; sanki bir şey söylemek istiyor, ama söyleyemiyordu.

Tam o sırada, omzumda bir ağırlık hissettim. Başımı çevirdiğimde, kuzgunun orada olduğunu gördüm. Ama bu sefer, gagasında bir şey vardı.

Katlanmış bir parşömen. Siyah renkte. Üzerinde, gümüş mürekkeple yazılmış tek bir harf parlıyordu.

G.

Kalbim durdu. G.

"Bu da ne?" diye fısıldadı Aella korkuyla.

Kuzgun, parşömeni avucuma bıraktı, sonra her zamanki gibi omzuma kondu. Ellerim titreyerek parşömeni açtım. İçinde, sert ve köşeli el yazısıyla yazılmış birkaç cümle vardı:

"Keina doğru söylüyor. Zincirler kırılmak için yapılmıştır. Ve siz, onları kırmak için gereken anahtarsınız. Ama unutmayın: Her anahtar, bir kapıyı açar. Ve her kapının ardında, bir sınav vardır. Hazır olun.

– G."

Keina, notu okuduğumda gözlerime baktı. "Kim bu G.?"

"Bilmiyorum," dedim, dürüstçe. "Ama K.A. ile bağlantılı. Ve bize yardım ediyor. En azından şimdilik."

Tam o sırada, odadaki meşalelerin alevleri titreşti. Hepimiz donduk. Raflardaki zincirli kitaplar, kendiliğinden sallanmaya başladı. Ve sonra, duvardaki gölgeler hareket etti.

Kendi başlarına.

Aella, çığlık atmamak için elini ağzına kapattı. Arden, yeşil gözleri kocaman açılmış, duvarı izliyordu. Ben ise, daha önce bunu gördüğüm için, sadece izledim.

Leydi Keina, bizi arkasına aldı.

Gölgeler, duvardan ayrıldı. Odanın ortasında, siyah bir sis gibi toplandı. Ve sonra, bir şekil oluşturdu.

Bir insan formu.

Uzun boylu, geniş omuzlu, pelerinli. Yüzü yoktu; sadece karanlık. Ama gözleri... Gözleri, gümüş rengiydi. Tıpkı gölgenin Aella'ya bakan gözleri gibi.

Gölge, bir an Keina'ya baktı. Sonra bana döndü. Ve konuştu. Sesi, zihnimde yankılanan o derin, kadim, öfkeli sesti.

"Zincirler kırılacak. Kristaller bulunacak. Ve Codex Vârisi, kaderiyle yüzleşecek. Ama önce... Önce, görev tamamlanmalı."

"Ne görevi, neyden bahsediyorsun sen?" diye sordum, sesim titreyerek.

"Yakında öğreneceksiniz. Şimdi gidin. Wilder'ın gözleri, buraya yaklaşıyor."

Ve gölge, geldiği gibi aniden kayboldu. Meşalelerin alevleri normale döndü. Zincirli kitaplar sustu. Oda, yeniden sessizliğe gömüldü.

Keina, derin bir nefes aldı. "Gitmelisiniz. Hemen. Arka kapıdan çıkın. Ben burada kalacağım."

"Ya siz?" diye sordum.

"Beni merak etmeyin. Ben, zincirlerle yaşamaya alışkınım. Ama siz... Siz, henüz zincirlenmediniz. Gidin."

Aella, Arden ve ben, arka kapıya yöneldik. Ronan ve Ryder, kütüphanenin ana kapısından gelen ayak seslerini duymuş, bizi bekliyordu. Çıkarken, son bir kez Keina'ya baktım.

"Teşekkür ederim," dedim, sessizce.

Keina, başını salladı. "Henüz teşekkür etme. Asıl savaş, şimdi başlıyor. Ve sen... Sen, sandığından çok daha önemlisin, Reina Arlon. Bunu unutma."

Arka kapıdan çıktık, karanlığa karıştık.

Ve gece, sırlarımızı yuttu.

Beşimiz, gölgeler gibi sessizce koridorlara süzüldük.

Ronan ve Ryder, kız yurdunun girişine kadar bize eşlik etti. Ronan'ın gözleri, hâlâ altın renginin kıyısındaydı; Keina'nın anlattıkları, G.'nin notu, gölgenin ortaya çıkışı... Hepsi üst üste binmişti.

"Yarın," dedi, sesi alçak ama sıcak. "Yarın, her şeyi konuşuruz. Gizli geçitte."

"Her zamanki saatte," diye ekledi Ryder, sakin bir sesle. "Ama önce, biraz uyumalıyız. Hepimizin buna ihtiyacı var."

Arden, çoktan esnemeye başlamıştı bile. "Bitkiler, yarın uzun bir gün olacağını söylüyor."

"Bitkiler her şeyi söylüyor," diye mırıldandı Aella, hafifçe gülümseyerek.

Ayrıldık. Aella ve ben, kız yurdunun merdivenlerini sessizce tırmandık. Aella ile odaya girdiğimizde Aella fısıldadı. "Reina... G.'nin notu hakkında düşün. 'Her anahtar, bir kapıyı açar.' Bu, senin için bir anlam ifade ediyor olabilir."

Cevap veremeden, odasına girdi, kapıyı kapattı.

Odamıza vardığımızda, Aella yatağına yığıldı, saniyeler içinde uykuya daldı. Ama ben uyuyamadım. Pencereye yürüdüm, avluya baktım. Ay ışığı, odanın duvarında gümüş lekeler oluşturuyordu. Kuzgun, her zamanki gibi saçlarımın arasındaki yuvasına yerleşmişti; ama gözleri açıktı. Beni izliyordu.

Tam yatağa dönecekken, duvarda bir şey fark ettim.

Kendi gölgem.

Ama normal değildi. Ben kıpırdamadan, o kıpırdıyordu.

Yavaşça başını kaldırdı, bana baktı. Yüzü yoktu; sadece karanlık. Ama gözleri... gözleri, gümüş rengiydi.

Tıpkı Yasaklı Eserler'deki gölgenin gözleri gibi.

Tıpkı Aella'ya bakan gölgenin gözleri gibi.

Tıpkı K.A.'nın tarif ettiği gibi.

"Kimsin sen?" diye fısıldadım.

Gölge, başını yana eğdi. Ve konuştu. Sesi, zihnimde yankılanan o derin, kadim sesti.

"Senin bir parçan. Ve senden ayrı. İkisi aynı anda."

"Bu bir cevap değil."

"Cevaplar, soruları bilenler için değildir. Cevaplar, soruları yaşayanlar içindir."

"Ne demek bu?"

Ama gölge, cevap vermedi. Sadece, yavaşça duvara geri çekildi, sıradan bir gölgeye dönüştü. Ve ben, kendi gölgeme bakarak, öylece kalakaldım.

Ertesi sabah, güneş Vexmere'in doğu kulesine vurduğunda, yataktan zorla kalktım. Perşembe. Haftanın dördüncü günü. Ve dersler, her zamanki gibi devam ediyordu.

İlk dersim, Profesör Eryx'le Element Temelleri'ydi. Alev Kulesi'nin en üst katına çıkan merdivenleri tırmanırken, dün gece olanları düşünüyordum.

Keina'nın sözleri, G.'nin notu, gölgenin uyarısı... Ve kendi gölgemle konuşmam. Tüm bunlar, zihnimde bir fırtına gibi dönüyordu.

Dersler, her zamanki gibiydi. Profesör Eryx, elementlerle duygusal bağ kurmamızı istedi; ikinci dersimde, Profesör Moonwhisper, Mitoloji dersinde bize "Kayıp Krallıkların Efsaneleri"ni anlattı; Usta Thalen, Okçuluk'ta yeni bir teknik gösterdi. Ama ben, hiçbirine odaklanamadım.

Aella, Ronan, Ryder ve Arden'la tenefüslerde kısaca konuştuk. Hepimiz, dün geceki olayların etkisindeydik. Ve hepimiz, akşamüstü gizli geçitte buluşmayı bekliyorduk.

Ama planlarımız, öğle saatlerinde değişti.

Lord Wilder, beşimizi de odasına çağırdı.

Gözetleme Kulesi'nin tepesine çıkan merdivenleri tırmanırken, bacaklarımda bir ağırlık hissettim. Wilder'ın bizi neden çağırdığını bilmiyordum. Ama iyi bir şey olmadığından emindim.

Kapıyı çaldık. "Girin."

Wilder, her zamanki gibi masasının arkasında oturuyordu. Kehribar rengi gözleri, tek tek hepimizi süzdü. Masasında, kristal küresi parlıyordu; içinde, okulun farklı bölümlerinin görüntüleri dönüyordu.

"Oturun," dedi, eliyle karşısındaki sandalyeleri işaret ederek.

Oturduk. Beşimiz, yan yana.

"Sizi buraya çağırmamın bir sebebi var," diye başladı Wilder, parmaklarını masanın üzerinde birleştirerek. "Bildiğiniz gibi, Kanlı Avcı tehdidi giderek büyüyor. Ortaklık, onu durdurmak için tüm kaynaklarını seferber etmiş durumda. Ve biz, Vexmere Savaş Okulu olarak, bu mücadelede aktif rol almalıyız."

Ronan, kaşlarını çattı. "Ne tür bir rol, efendim?"

Wilder, kristal küresine dokundu. Kürenin içinde, bir harita belirdi. Syndril Diyarı'nın kuzey bölgesi. Dağlar, ormanlar, ve küçük bir köy.

"Burası, Demirkuyu Köyü," dedi Wilder. "Ortaklık için stratejik öneme sahip bir maden köyü. Ancak son zamanlarda, köyün çevresinde Kanlı Avcı'ya ait izler bulundu. Ortaklık, köyü korumak için bir birlik gönderdi. Ama bu birlik, iki gündür haber vermiyor."

"Kayıp mı oldular?" diye sordu Aella.

"Öyle görünüyor. Ve Ortaklık, onları bulmak için bir keşif görevi düzenliyor. Bu görev için, okulumuzdan gönüllü bir ekip istendi." Gözleri, tek tek hepimizi süzdü. "Ve ben, sizi seçtim."

Masada bir sessizlik oldu. Ryder, her zamanki sakinliğiyle sordu: "Neden biz, efendim?"

"Çünkü siz, Kırık Kanatlar olarak, okulun en yetenekli öğrencilerindensiniz. Reina Arlon, üç elementin varisi; Ronan Tirian, Siyah Kurt Kabilesi'nin en iyi dövüşçüsü; Aella Skies, rüzgârı dinleyebilen bir elf; Arden Taryn, doğayla iç içe bir şifacı; ve Ryder Ether, gölgelerin dilini konuşan bir stratejist. Bu görev için ideal ekip sizsiniz."

Bir an durdu, sonra ekledi: "Ayrıca, bu görev size turnuva öncesi iyi bir pratik olacak."

"Görev tam olarak nedir?" diye sordum.

Wilder, kristal küresine tekrar dokundu. Harita büyüdü, Demirkuyu Köyü'nün çevresindeki ormanlık alanı gösterdi. "Köyün kuzeydoğusunda, eski bir gözetleme kulesi var. Kayıp birliğin en son sinyali, o kuleden gelmiş. Göreviniz, kuleye gitmek, birliği bulmak ve hayatta kalanlar varsa onları geri getirmek."

"Ve eğer Kanlı Avcı'yı bulursak?" diye sordu Ronan, sesi sert.

Wilder'ın gözleri, bir an Ronan'a kilitlendi. "Kanlı Avcı'yı bulursanız, ona karşı koymaya çalışmayın. Sadece konumunu bildirin. Ortaklık, gerisini halleder."

Ona karşı koymayın.

Yani, onu gördüğümüzde kaçacaktık.

Bu, Ronan'ın hoşuna gitmemişti; çenesi kasıldı, ama bir şey söylemedi.

"Ne zaman yola çıkıyoruz?" diye sordu Ryder.

"Bu akşamüstü. Aella Skies, rüzgâr sürücü araçları konusunda yeteneklidir. Onları kullanarak köye ulaşacaksınız. Yolculuk, birkaç saat sürecek. Köye vardığınızda, sizi bir rehber karşılayacak."

"Rehber mi?" diye sordu Aella.

"Evet. Kendisi, Ortaklık'ın bölgedeki muhbirlerinden biri. Size kuleye giden en güvenli yolu gösterecek."

Wilder, ayağa kalktı. "Hazırlanın. Akşamüstü, okulun batı kapısında olun. Ve unutmayın: Bu görev, sadece bir keşif görevi. Kahramanlık yapmaya kalkmayın. Gidin, bakın, geri dönün."

"Anlaşıldı, efendim," dedi Ryder.

Çıkarken, Wilder'ın sesi arkamızdan duyuldu: "Ve Arlon... Dikkatli ol. Senin yeteneklerin, bu görevde işe yarayabilir. Ama aynı zamanda, dikkat çekmek istemeyiz."

Cevap vermedim. Kapıyı açtım, çıktım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.