İçeriğe geç

KAN VE ÖLÜM OYUNU

Bölüm 2 · 10 dk okuma

KAN VE ÖLÜM OYUNU

Bölüm 2

Kolye

Sis ve karanlığın hakim olduğu yerde nerede olduğumu görmeye çalışıyordum. Gözümün önündeki sis buluttu yok olduğunda ormanda olduğumu anlayabilmişti. İleri doğru bir adım attım. Ayağımın altında ki küçük odun parçacıklarının kırılmasına izin verdim. Sesi kulaklarıma doldu. Başımı yere doğru eğme ihtiyacı hissetmiştim. Geceliğim her zamankinin aksine daha kirli ve ıslaktı. Çamura bulanmış olduğunu karanlığa rağmen seçebiliyordum. Çıplak ayaklarım da en az geceliği kadar kötü durumdaydı. Yara bere içerisindeydi. Yaraların olduğu yerler aşınmıştı. Görüntüsü midemden yükselen safra sıvısının ağzıma yükselmesine sebep olmuştu.

Bir insana ait olamayacak kadar dev ayak sesleri bana doğru yaklaştığının haberci olmuştu. Korkudan olduğum yerde kala kalmıştım. Ne yapabileceğimi düşünebilecek durumda değildim. Arkamda olan şeye bakmaya cesaretim de yoktu. Korkmamak için sakin olmaya çalıştım. İçimden defalarca ondan geriye doğru saydım. Kendime sürekli bunun bir rüya olduğunu söylüyordum. Kalbim vücudumdan ayrılabilecek kadar hızlı atıyordu. Hareket etmem gerekiyordu. Kurtulmalıydım.

Zayıf bedenimi sağa doğru yöne verdim. Koşabildiğim kadar hızlı koşmaya çalışıyordum. En sonunda soluk soluğa kalmıştım. Etrafımda ağaçlar dışında hiçbir şey yoktu. Tuttuğum nefesimi vererek rahatlamaya çalıştım. Dinlenmem gerekiyordu. Vücudum kas katı olmuştu.

Garip bir şekilde önüme dönme ihtiyacı hissetmiştim. Önüme döndüğümde iki ağaç uzaklıkta ki uzun dalgalı kızıl saçlı birini görmüştüm. Emin olmak için gözlerimi birbirine doğru hızlıca kırpıştırdım. Gerçekten oradaydı. Ağacın arkasına iyi saklanamadığını direk gözler önündeydi. Üstündeki koyu kırmızı geceliğini karanlığa rağmen görünüyordu. Yüzünü olduğum yerden seçemiyordum. Daha yakına gitmeye çalıştım. İçimde onu görmeyi isteyen arzularım daha çok artmıştı.

Bu rüyayı defalarca kez görmüştüm. Onu hiçbir zaman görmediğime emindim. Neden bunca sene sonra bu rüyam değişti? İnanmak neredeyse imkansızdı. Biraz sonra o şey gelip bana baltayla saldıracaktı. Tam o anda uyanacaktım. Her zaman böyle olmuştu.

"Şenay!"

Kulaklarıma derinlerden gelen bir erkek sesi dolmuştu. Kulaklarımın doğru algılayıp algılamadığından emin olamamıştım. Etrafımda yavaşça döndüm. Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordum. Artık rüyalarımda garip sesler mi duyuyordum? Dahası on dokuz yıldır hemen hemen her gün gördüğüm bu rüya nasıl bu kadar değişmişti?

"Şenay!"

Aynı erkek sesi bu defa daha yakından geliyordu. Sanki giderek daha çok bana yaklaşıyordu. Tüm dikkatimi ona vermeye çalıştım. Dikkatimi fazla kaptırmış olmalıydım. O şeyin bana doğru geldiğinin farkına varamamıştım. Yere kapaklanmama sebep olmuştu. Kendimi koruyabilmek için kollarımı yüzümü kapattım. Nefesime daha çok sarıldım. Uyanmam gerekiyordu.

Garip bir şey olmuştu. İlk kez bana saldırmamıştı. Bana saldırmamış mıydı? Neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Neler oluyordu?

Yüzümü kapattığım kollarımı kendimden uzaklaştırıp ne olduğuna bakma ihtiyacı hissettim. Gördüğüm manzara karşısında şaşkındım. Kızıl saçlı kadın üzerimdeydi.

Kadının yüzünü ilk kez görebilmiştim. Hayatım boyunca gördüğüm en güzel kadın olduğunu düşündüm. Orta yaşlı olsa da güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti. Uzun parlak dalgalı kızıl saçları, badem şeklinde göz şekli ve yemyeşil gözlere sahip olduğu ilk göze çarpan özellikleriydi. Adeta ipek gibi bir teni olduğunu görebiliyordum. Karanlığa rağmen parıl parıl parlamasını sağlıyorlardı. Dolgulu dudaklarına sürdüğü koyu kırmızı ruju ve kapatmaya çalışmış olduğu gözler önüne serilmişti. Sanki bu dünyadan değilmiş gibiydi.

Garip bir şekilde tanıdık gelmişti. Daha önce görsem tanırdım. Herhalde...

Ses tonunu ayarlamak için boğazını temizledi. "Üzgünüm tatlım," diyerek kalkmam için elini uzattı. Gözlerimin içindeki şaşkınlığı bir an için görebildiğini fark ettim.

Saniyeler sonra elini tutmadığımı gördüğünde kendi kendine bir şeyler mırıldandı.

Bir şeyler düşünüyormuş gibi parmaklarını çenesine doğru götürdü. Kısık sesle "Ah! Doğru," dedi.

"Uyanma vakti."

Telefonumdan gelen korkunç bir ses çalmaya başladığında birileri sanki beynime birbirinden sivri çiviler çakıyordu. Uykunun esaretinden zor da olsa kurtulabildim. Yüzümü buruşturup yataktan kalktım, yarı kapalı gözlerimle yatağımın yanındaki çekmecenin üzerinden telefonumu aldım. Kırık ekranımdan arayan kişiyi görmeye çalıştım. Zorda olsa kimin aradığını görebilmiştim. Arayan Nazlıydı. Bir açılan bir kapan gözlerimle yeşil tutuşu hareket ettirdim.

Bağıran bir sesle "Şenay neredesin? Ağaç olduk!" dedi. Bu telefonumu kulağımdan uzaklaştırmama sebep olmuştu. Artık tamamen uyanıktım. Saatin kaç olduğu bakmak sonunda aklıma gelebilmişti.

11:30

Konuşmasını bölüp sorusuna cevap vereceğim anda konuşmaya geri döndü. "Bugün hatırlarsan bir aydır uğraştığımız, yemeden içmeden kesildiğimiz ödevin sunumu var. Hangi cehennemdeysen acele et!"

Boğazını temizleyerek "Ayrıca notları getirmeyi unutma!" dedi.

Öğlen olmuştu. Normalde bu kadar çok uyumazdım. Tabii ki bugün ki rüyamın da bir payı elbette vardı. Kendimi duvardan duvara atmak istememe neden olmuştu. Nazlı bu sırada hala konuşmaktaydı.

Daha fazla zaman ve enerji harcayamazdım. Tuttuğum nefesi vererek sonunda konuşmanın arasına girebildim. "Nazlı. Benim kapatmam gerek..."

"Hemen geliyorum," diyerek telefonu yüzüne kapattım.

Oda arkadaşım şüphe ve sinirli bir şekilde beni izliyordu. Deli olduğumu düşündüğüne adım kadar emindim. Kendimi açıklamak için dudaklarımı araladığımda çoktan arkasını dönüp geri yatmıştı. Neyse ki anlayışlı biriydi.

Hızlıca bulabildiğim tüm eşyalarımı ve notlarımı çantama sokuşturdum. Odanın içinde sessiz bir şekilde hareket edip hızlı bir şekilde hazırlanmaya çalıştım. Çekmecemin içinden siyah bluzumu ve artık giymekten rengi solmuş siyah pantolonumu üzerime geçirdim.

Oda da ayna yoktu bu yüzden tuvaletteki küçük aynada kendime kısa ve derin bir bakış attım. Mosmor olan gözaltlarım ve adeta bir virüs gibi yüzümün her yerine yayılmış sivilcelerim gözler önüne serilmişti. Dehşete düşmüştüm. Bu yüzü toplamak epey zamanımı alacaktı. En azından saçlarım hafif yağlı görünüyordu. Normalde bu halde kimsenin beni görmesine izin vermezdim. Ama buna mecburdum. Yukarıdan sıkı bir at kuyruğu bağladım. Saç diplerimin acıdığını hissedebiliyordum. Nedense bu hoşuma gitmişti.

Muhtemelen bu görüntümü annem ve Hatice Sultan görse çığlığı basarlardı. Dehşete düşerlerdi. Onları toplamam saatleri hatta belki günleri bile alabilirdim. Ailemle birlikte yaşamadığıma göre bunu düşünmeye gerek yoktu.

Göz altıma ve sivilcelerimin gözüktü kısımlara bulabildiğim tek kapatıcımla kapattım. Muhtemelen öğrenci maaşımla aldığım en dandik ve ucuz kapatıcıydı. Beni bir kaç saat idare etse yeterdi. Sonuçta ucuz etin yahnisi yavan olurdu. Yeteri kadar iyi gördüğüme emin oldum. Aynadaki yansımama son kez bakarak "Lütfen sunumu mahvetme," dedim. Sözcükler dudaklarımdan bir bir dökülmüştü.

Derin bir nefes aldım. "Ve kendi düşüncelerinin kendine kalsın."

Tuttuğum nefesi geri vererek "Kendini rezil etme," diyerek odaya geri döndüm.

Arkama bulabildiğim tek hırkayı geçirdim. Umarım oda arkadaşım hırkasını ödünç alığım için her zamanki gibi anlayışlı birisi olurdu. Bir sürü insana selam verdikten sonra sonunda yurttan çıkabilmiştim. Yaklaşık beş dakikam almıştı. Kalan sürem on beş dakikaydı. Yurt ve fakülte arasında on dört dakika vardı. Hızlı adımlarımla ve dikkat çekmeden koşmaya çalıştım. Gün ortasında koşan bir kadın olması herkesin dikkatini çekerdi. Sorgulayan gözler ve meraklı bakışlarla şuan uğraşamazdım.

İlk Baharın geldiği tomurcuklanarak açılan çiçeklerden belli oluyordu. Geçtiğim yollara renk katmışlardı. En çok yıllın bu zamanlarını seviyordum. Yaz kadar sıcak değil kış kadar soğuk değildi. Ayrıca son bahar kadar da yağmurlu değildi. Tam benim mevsimimdi. Keşke asıl doğum günümü bilseydim. Umarım bu zamanlarda doğmuşumdur.

Boğaziçi Üniversitesinde Tarih okuyordum. İkinci sınıftaydım. Ailemin bana çizdiği hayattın tam tersini yaşamayı istemiştim. Bir buçuk yıl boyunca bununla savaşmaktaydım. Hâlâ da savaşmaktayım. Onlara göre Tarih boştu. Gereksizdi. Aile şirketinde bana uygun bir pozisyon hali hazırda bekliyordu. Şirketin ve pozisyon umurumda değildi. Sevmediğim bir işi yapmak istemediğimi artık onlara elli birinci kez anlattıktan sonra ikna olmuşlardı.

Annem ve babam altı sene önce boşanmışlardı. Annem bu durumu en zor atlatandı. Şizoaffektif bozukluğu vardı. Hem şizofreni, hem de duygudurum bozukluğu belirtileri gösterdiği için doktor bu teşhisi koymuştu. Babamın annemi yıllarca aldattığı ortaya çıktığında en kötü duruma çıkartmıştı. Artık eve gitmek istemiyordum. Annemin evin içinde içki şişelerini kırmasını, sebepsiz yere çığlık atmalarını ve sayısız sebebi görmeyi işitmeyi istemiyordum. Hatice hanım çok yaşlanmış olsa da anneme bakıyor olması beni bir nebze de rahatlatıyordu.

Adımlarım Tarih fakültesinin önünde durdu. Saatime baktığımda yetişmiş olmanın verdiği mutlulukla rahatlamıştım. Bir dakikadan daha kısa bir zamanım vardı. Haftalardır dersin hangi sınıfta olduğunu öğrenememiştim. Aklımın bir köşesine not ettim. Sonunda dersin olduğu sınıfı bulmaya başarmıştım. Kapısı kapalıydı. Harika.

Tüm dikkatlerin üzerimde olacak olması beni ürkütüyordu. Tabii ki birinin kapıyı açmasını bekleyemezdim. Kapıyı yavaşça tıklatmayı denedim. Gir lafını duymak için başımı kapıya doğru yaklaştırdım. Ses gelmiyordu. Acaba yanlış sınıfa mı gelmiştim? İçimde yanlış olan bir şeyler var gibi hissediyordum. Başımı hayır anlamında sallayarak "Öyle olmasının imkanı yok," diye mırıldandım. Dayamayarak kapıyı kendime doğu açarak içeri doğru adım attım. Korktuğum sahne tam karşımdaydı. Herkesin tüm dikkati benim üzerimdeydi. Harika bugünün ilgi odağı benim.

Profesör etrafta gözükmüyordu. Bu iyiye işaretti. Ön sırada oturan Nazlının kaşlarının yumuşadığını ve rahatladığını görebiliyordum. Nazlının yanındaki boş sıraya oturdum. Soran gözlerle bana bakış attı. Cevap vermek için yeltendiğimde Profesör sınıfa girmişti. Gözleri bana kitlendi. Yerine oturduğunda bile gözleri hâlâ bana kitliydi. Gözlerini sınıf listesinde dolaştırdı. Önünde oturan kıza uzatırken gözlerini bir kez bile olsa benden geri çekmemişti. Yanlış bir şeyler yapıp yapmadığımı düşünmemeye çalıştım. İçimde tuhaf hislerin yükselmesine neden olmuştu.

Profesör, oldukça yaşlı bir hocaydı. Bembeyaz saçlara ve kemik gözlüklere sahipti. Hakkında tek bildiğim şey; sınavları zor olduydu. En az İlber Ortaylı kadar popüler birisi olsaydım ben de zor sorardım.

Profesör önce boğazını temizledi. Tüm gözleri kendi üstüne çekmeye başladıktan sonra konuşmaya başladı.

"Bugün ders işleyeceğim."

Rahatlamış hissetmiştim. Nazlıya göz attığımda bilgisayarı sertte kapatıp çantasına koydu. Pek adil olmuş bir grup ödevi değildi. Neredeyse hepsini Nazlı ve ben yapmıştık. Çalışma arkadaşlarımızın çoğu çalıştığı için sürekli ertelemişlerdi.

İnsan içinde konuşmakta hiçbir zaman iyi değildim. Disleksiydim ve harfleri yutuyordum. Bu ödev için denemeye karar vermiştim. Bir haftadır sürekli konuşma pratikleri yaparak geçirmiştim. En az Nazlı kadar sinirli olmam gerektiğini hissediyordum. Neden rahatlamıştım?

Kafamı sallayıp düşüncelerimden kurtulmaya çalıştım.

Profesör sandalyeyi amfinin tam ortasına kadar çekti.

"Osmanlıda ki cadı olayı hakkında ne düşünüyorsunuz?"

Defterime bir şeyler karaladım. Bu konuyu çok kez araştırmıştım. Tırnova olayıydı. Osmanlı da geçen tek cadı efsanesiydi. Ölen iki yeniçeri askerinin yaptığı ile alakalı bir yazıydı. En şaşırtıcı kısmı iki hafta boyunca bozulmamış yeniçeri cesetleriydi.

Gözlerini tekrar bana kilitledi. "Peki size cadıların yaşadığını söylesem." dedi. Ses tonunu vurguyarak söylemişti. Sanki buna ikna ediyormuş gibiydi.

Sınıftan çıt çıttmıyordu. Muhtemelen en sonunda delirdiğini düşünüyorlardı.

Dersin bittiğini duyuran zil ile ders bitmişti. Neyse ki bugün tek dersimdi. Yurda gidip bolca dinlenebilecektim.

"Şenay!" birinin adımı seslendiği işittim. Kim olduğuna bakmak için yavaşça arkamı döndüm. Seslenen kişi Ozandı. Yanıma koşar adımlarla geliyordu. Yanıma yaklaştığında derin bir nefes alıp verip soluklandı.

Kafasında bir şeyler toparlayarak konuşmaya başladı. "Şenay. Aşağıda ki kafeye ünlü bir falcı gelmiş." Heyecanlı olup olmadığımı kontrol etmek için gözleriyle beni süzdü. Konuşmasına devam etti. "Gelmek ister misin? diye sormak istemiştim..." biraz duraksayarak konuşmasına devam etti. "Sanırım pek ilgini çekmedi." dedi.

Kırmak istediğim en son insanlardan biriydi. Yine de yurda gidip kendimi yatağa atmak daha cazip geliyordu. Hoşnut bir tavırla "Üzgünüm gelemem. Halletmem gereken şeyler var. Neden Nazlı ile gitmiyorsun?" dedim.

Yanımda hareketlenen Nazlı bir bana bir de Ozana bir bakış attı. Ne zamandır Ozandan hoşlandığını biliyordum. O falcıya giderlerse belki aralarında bir şeyler olurdu. En azından Ozan bana dair kurduğu hayalleri yok olup ilgisini Nazlıya verebilirdi.

Ozan ikimize de bir bakış atarak "Eğer istiyorsan gidebiliriz." dedi.

Nazlı sanki bunu bekliyormuş gibi sevinerek bana bir bakış attı. Onları orada bırakıp çantamı toparlayıp fakülteden ayrılmak için hazırlandım. Koridorda sadece benim kaldığımı geç olsada fark edebilmiştim. Hızlı adımlarla ilerlemeye çalışırken bir el çantamdan tutup yanına çekti.

"Nereye gidiyorsun."

Derin erkeksi bir sesin kulaklarına dolduğunu hissettim. Sıcak nefesi içime ürperti doldurmuştu.

Arkama dönme cesareti gösterip sağ omzumun üzerinden bakmaya yeltendim. Sadece bir an için bunu yapabilirmişim gibi hissettim.

Omzumun üzerinden bir el boynuma doğru hareket ediyordu. Kaslı ve sert bir kol gördüm. Kolundaki dövmeyi çok seçemesem de sembollerin olduğunu anlayabilmiş.

İçimdeki ürpertiyi umursamadan ona bakmak için döndüm. Bir çift kırmızı göz bana bakıyordu. Kan kırmızısı gözleri içimdeki ürpertiyi daha çok körükledi.

"Güzelim oyun buraya kadardı."

Kolyeyi boynumdan çekti. Hızlı çekişinden dolayı boynumun şuan kanadına emindim. Elimi boynuma götürdüm. Islaklığı hissettim. Kan.

Sırıtışı yüzüne yükseldi. Modemin bulandığını hissettim. Kanıma bakamıyordum. Kanıma bakmak beni bayıltırdı.

Neler olduğunu anlamaya çalışmaya çalıştım. Aklımın bir oyunu olduğunu düşünmek istiyordum. Lütfen her şey bir rüya olsun. Uyandım zaman yurt odamda olmuş olayım.

Kolyemin ortasında bulunan taşı tam üç kez döndürdü. Etrafa ışık huzmeleri yayıldığını gördüğümde her şeyin ben gerçeğim dediğini görebiliyordum.

Artık her şey çok geçti.

Merhabalar! Bu bölümü baştan sona özellikle rüya kısmını yedi-sekiz kere yazdım. Bu günlerimi bile aldığını söyleyebilirim. Umarım güzel olmuştur.

Yine de güzel bir ilk bölüm olduğuna inanıyorum. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Beğendiyseniz oy ve yorum atmayı unutmayın!

Eksiğim ve yanlışım varsa -düzeltmem gereken

- lütfen çekinmeden ve mutlaka yazın. Elimden geldikçe düzgün ve güzel olmasını sağlayacağım. Yorumlara ya da mesaj olarak yazabilirsiniz.

XX

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.