Biraz önce bir genç kızın odasından çaldığım siyah kargo pantolon ile siyah uzun kollu tişörtü üzerime geçirirken aynı zamanda bugün ne yapacağımı planlıyordum. Bir gölün kenarında, rüzgârın suyu okşama sesini dinlemek düşüncelerimi toparlamama yardımcı oluyordu.
Aslında sakin ortamları sevmezdim, kaostan beslenirdim ama dün kendimi ve bütün türümü ifşa etmiştim ve bunu yapmamam gerektiğini biliyordum. Ama Asena Rosswell asla pişman olmazdı. Asena Rosswell plansız iş yapmazdı.
Yine çaldığım siyah Converse ayakkabıları da giydikten sonra biraz önce çıkarttığım kıyafetleri elime alıp onları çaldığım eve doğru ilerlemeye başladım. Aslında iki saniyede onun evine ulaşabilirdim ama yürüyecektim.
O kurt adamları bir süredir takip ediyordum. Onları ilk gördüğüm zaman gözlerime inanamamıştım çünkü Antrim'de benden başka doğaüstü olduğunu bilmiyordum. Sonrasında başka yapacak hiçbir şeyim olmadığı için onları gizlice takip etmeye başlamıştım.
Karşı taraftaki kurt adamları bir hafta önce ormanda gezinirken fark ettim. Avlanıyorlardı. İlk önce onların buradakilerle dost olduklarını düşünmüştüm ama sonrasında onlara saldırı düzenlediklerinde aralarında bir mevzu olduğunu anlamıştım. O gerginlikten sonra onları da sıkı takibe aldım.
Şimdi iki tarafında bir vampirin Antrim'de olduğunu öğrendiğine göre onlardan saklanmamın bir anlamı kalmamıştı. Tarafımı belli edecektim.
Ben her zaman kötülükten yanaydım çünkü doğam buydu. Katildim, hırsızdım ve bütün suçluların düşmanıydım. İyi tarafı seçmem kesinlikle doğru değildi ama diğer kurt sürüsü masumları öldürüyordu. Şimdiden 19 masum insanı öldürmüşlerdi ve bende bu yüzden onlarla beraber olmak istemiyordum. Kötü olabilirdim ama masum insanları öldürecek kadar da vicdansız değildim.
Zaten tanıdığım kurt adamları yaklaşık bir aydır takip ediyordum. Benden hiç haberdar olamamışlardı çünkü kokumu saklamıştım. Her vampir yapabiliyor mu bilmiyorum ama ben hem kendi kokumu hem de başkalarının kokularını saklayabiliyordum. Tabii bunun karşılığında yaklaşık bir yarım saat güçlerimden mahrum düşüyordum. Sadece gerçekten ihtiyacım olduğunda kullanıyordum.
Küçük bahçeli bir evin yan tarafından içeri girip kıyafetleri kapıya atıp normal bir şekilde kapıdan çıktım ve erkek Beta ile arkadaşının gittiği okula doğru hızla koştum.
Birkaç saniye sonra okulun kapısının önündeydim. Okul bahçesine kendimden emin adımlar atarak girdim. İnsan'ın kan kokusunu sol tarafımda aldığımda o tarafa baktım ve işte oradaydılar. İnsan, arkadaşının arabasının lastiğine sert bir şekilde vurduktan sonra ayağını kendine çekerek acıyla inledi. Geri zekâlı.
Beta ise yan tarafındaki bankta oturan kızıl saçlı kızı dikizliyordu. Arada sırada göz göze geldiklerinde gözlerini kaçırıyor ve gülümsüyordu. Geri zekâlılar. Tam birbirlerini bulmuşlar.
Onlara doğru yüzümdeki sabit ifadeyi koruyarak yaklaştım. Beni önce İnsan fark etti. Bir an donup kalsa da arkadaşının kolunu dürterek kafasıyla beni gösterdi. O da beni gördüğünde yüzündeki şaşkın ifadeyi saklayamadı. Onları takmayarak ikisinin arasından geçtim, arabanın ön tarafına çıkarak oturdum ve ellerimi arkama koyup ağırlığımı verdim. Kış güneşinin yüzüme vurmasına izin verdim. Evet, vampirdim ve sabahları dışarı çıkabiliyordum. Okuduğunuz vampir kitaplarındaki gibi olmadığımızı unutmayın ve önyargılı olmayın.
İkisinin bedenlerinin bana döndüğünü hissettim. Muhtemelen, nereden çıktı bu sürtük diye düşünüyorlardı. En sonunda Beta konuştu. "Sen ne arıyorsun burada?"
Sesli bir nefes verdim. "Sizi görmeye geldim," dedim ve en sonunda ikisinde gözlerimi gezdirdim. Beta esmerdi. Siyah saçlarını dağınık bırakmıştı. Lacivert tişörtü vücuduna yapışmış, kaslarını belli ediyordu. Altına siyah pantolon giymişti. Siyah ve hafif çekik gözleri bana sinirle bakıyordu. Gözlerim yan taraftaki insanı bulduğunda onun gözlerini etrafta gezdirdiğini gördüm. Onun da saçları Beta gibi dağınıktı ama kahverengiydi. Ten rengi fazlasıyla açıktı, neredeyse benimkine benziyordu. Üzerine bol kırmızı tişört giymiş, altına siyah pantolon geçirmişti. Arkadaşı gibi kaslı değildi ve aralarında en az on santim boy farkı vardı. "Malum, seni ölümden kurtardım. Travma falan geçirdin mi diye kontrol etmeliydim."
Bakışları beni bulmadan önce arkadaşına dokundu. Onun sinirli gözlerini hâlâ üzerimde hissediyordum. Arkadaşı bir şey demeyince yutkunup, "Teşekkür ederim." dedi.
Bana bir saniye kadar baktıktan sonra gözlerini yere dikti. Bana bakmamak için gayret gösteriyordu, umursamadım.
Tekrar Beta'ya baktığımda sinsi bir şekilde sırıttım. "Sana benim hakkında ne anlattılar küçük kurt?"
Bana düşmanca bakışından benim hakkımda daha fazla şey duyduğunu anlamıştım. Muhtemelen Alfa onları benim hakkımda uyarmıştı ve şu kurt adamlarla vampirler arasındaki düşmanlık hikayesini anlatmıştı. Bu hikâyede vampirler kinci, kötü, vicdansız olarak anlatılırken kurt adamlar masum, iyi, dünyayı kurtarmak isteyen yaratıklar olarak anlatılıyordular. Vampir konusunda haksız değildiler ama kurt adamlar da iyi değildiler. Yani bütün dünyayı sadece bize düşman etmişlerdi.
"Niyetin ne?" dedi bu sefer. Sesi sert çıkmıştı.
Arabanın üstünden atlayarak indim. "Neden bir niyetim olsun ki?" diyerek ona yaklaştım. Tam karşısında durduğumda, "Benden korkuyor musun? Kıyamam." dedim alaycı bir tonla.
O sırada tam oğlanların arkasında siyah bir Porsche sert bir şekilde fren yaptı. Lastiğin yere sürtünme sesi kulaklarımı gıdıkladı. Arabadan hızla inip kapıyı sertçe kapatan Alfa, bize doğru yürümeye başladı. Arabası gibi tamamen siyah giyinmişti. Oğlanlar arkaları döndüler.
Sinirli bir şekilde benim karşımda durduğunda, "Senin burada ne işin var?" dedi.
Güldüm. "Biliyor musun, biraz önce aynı şeyi Beta da söyledi."
Kara gözleri bana ciddiyetle bakmaya devam ederken bende alaycı gözlerimle ona bakıyordum. Ne sanıyordu? Beni korkutabileceğini mi? Hah, buna ben ve külahım çok güldük.
Bu göz temasını saçma bulsam da yine de ilk kesen olmak istemedim. Onun bana karşı zafer kazanabileceğini düşünmesini istemiyordum. Ki zaten kazanamazdı ve bende onun bunu anlamasını istiyordum.
Gözlerini yine çekmeden, "Cevap verecek misin yoksa zorla mı alayım?" dedi. Sesindeki tehditkâr ton beni zerre korkutmamıştı.
Ona yavaşça yaklaştım. Tam karşısında durduğumda ayakkabılarım onun siyah spor ayakkabılarına değiyordu. "Benimle konuşurken sesinin tonuna dikkat et, Alfa." dedim aynı tehditkâr tonda. "Beni o aptal kurtlarla bir tutma. Onları belki gücünle korkutabilirsin ama," dedim ve parmak uçlarımda yükselip kulağına yaklaştım. Fısıldayarak, "Ben senden daha üstün ve kötüyüm." dedim ve dişlerimi boynuna sürttüm. Kanı çok güzel kokuyordu ama İnsanınkini tercih ederdim.
Beni tek eliyle omuzumdan sertçe ittiğinde gözlerine bakarak her zamanki alaycı sırıtışımı takındım. Yüzünde sadece öfkenin izi vardı, oysaki ben biraz da korku görmeyi arzulamıştım. Sabit bir ses tonuyla, "Ya ne istediğini söylersin ya da siktirip gidersin." dedi.
Aslında isteğini yerine getirmek istemiyordum ama bende artık sıkılmıştım. Hiç zevkli değildi bu Alfa'yla oynamak. Onunla insan kaçırma oynamamayı aklımın bir köşesine kazıdım.
Yüzümdeki sırıtmayı sanki bir maskeymiş gibi bir anda yok edip, "Peki," dedim. "Size yardım etmek istiyorum."
Oğlanlar kaşlarını kaldırarak bakarken Alfa, nereden çıktı bu der gibi tek kaşını kaldırmıştı.
İnsan biraz fazla yüksek bir sesle, "Kurt adamlar ve vampirler mi? Vay be! Efsane takım!" dedi ama üçümüzün uyarıcı bakışlarını görünce yüzündeki gülümsemeyi yok ederek başını yere eğdi. Salak.
Alfa nereden buldum bu malı der gibi başını iki yana sallayıp derin bir nefes verdi. Sonra yine bana döndü. "Ne yardımından bahsediyorsun sen?"
"Dün ki kurt adamlarla bir mevzunuz olduğunu biliyorum. Benimde var, o yüzden size yardım etmek istiyorum." Onları gördüğüm ilk gün beni fark etmişlerdi ve bana saldırmayı denemişlerdi. Onları basit bir şekilde öldürebilirdim ama takip ettiğim sürüyle bir bağlantıları olabileceğini düşündüğüm için sadece ağır bir şekilde yaralamıştım. O gün benim vampir olduğumu fark etmişlerdi zaten. Ben de o gün bana saldırdıkları için onlara kin beslemiştim.
"Hayatta olmaz," dedi Alfa bir saniye bile düşünmeden. "Sizin gibi aldatmakta usta olan yaratıklardan biriyle iş birliği yapmak, kendini bile isteye uçurumdan atmaktan farksız."
"Yardım ediyorum, o kadar. Senden izin istediğimi sanmıyorum, Alfa." dedim kararlı bir sesle.
"Sen benim Alfa olduğumu nereden biliyorsun?"
"Konuyu neden değiştiriyorsun?" Onları tabii ki de bir aydır takip ettiğimi söylemeyecektim.
Bana tekrar sinirle bakmaya başladığında bende ona aynı şekilde karşılık verdim. Aklında muhtemelen birçok soru dönüyordu ama sormanın zamanı olmadığını da biliyordu. İkimiz de bakışlarımızla birbirimizi yerken Beta araya girdi. "Drake, hadi gidelim."
Bana son bir sert bakış atıp arkasını döndüğünde, "Bende geliyorum." dedim.
Artık sinirlerinin son damlasında olduğunu belli ederek hızla karşıma geçip işaret parmağını gösterdi. "Sen, gelmiyorsun."
Omuzlarımı silktim ve arka koltuğa oturup kapıyı kapattım. Camdan baktığımda üçünün bana nereden çıktı bu deli der gibi baktığını gördüm. En sonunda Alfa derin bir nefes çekip sürücü koltuğundaki yerini aldı. Diğerleri ise birbirlerine baktıktan sonra Beta ön koltuğa, İnsan ise çekine çekine yanıma oturdu. Tabii kapıya o kadar sokulmuştu ki biri açsa yere çakılırdı.
Kafamı iki yana sallayarak yan tarafımdaki cama döndüm. Alfa'nın dikiz aynasındaki bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum.
Birkaç dakikalık bir yolculuğun sonunda araba ani fren yaptı. Ön koltuğa yapışmaktan ben son anda kurtulmuştum ama İnsan sert bir şekilde çarpmıştı alnını. Şu anda ise alnını ovalıyordu. Yüzümü buruşturarak, "Geri zekâlı." dedim ama bu sefer sesli bir şekilde.
Bana eli alnında, inanamayarak bakıyordu.
Ona bir bakış atıp arabadan indim. Tabii bu arada Alfa bana inmememi emrediyordu ama onu duymamış gibi yaparak arabanın kapısını sert bir şekilde kapattım. En son bir küfür savurduğunu duydum. Ben etrafı hızlıca gözlerimle tararken aynı zamanda da dinliyordum. Etrafta hiçbir araba yoktu. Otobandaydık ve yolun iki tarafında boş araziler ve biraz daha ilerisinde orman vardı. Arkamdan bir hışırtı sesi geldiğinde hızlıca o tarafa döndüm. Dün gece ki sürünün Alfa'sı karşımda dikiliyordu, insan hâliyle.
Arkamdan kapı çarpma sesleri duydum. Muhtemelen diğerleri de arabadan inmişlerdi.
Karşımdaki esmer adama doğru ilerlerken aynı zamanda yüzümde yine aynı alaycı sırıtış vardı. Aramızda bir metre mesafe bırakmaya dikkat ederek karşısında durdum. Etrafta diğer kurtların nefes alış seslerini duyabiliyordum. Sözde saklanıyorlarmış. Hah.
"Seni yeniden görmek ne kadar güzel, vampir." dedi sırıtarak.
Güldüm. "Dün korkudan altına sıçtığını duymamış olsam korkusuz olduğunu düşünürdüm, Alfa."
Gülüşü anında yok oldu. Gerçekten hiç ses çıkartmadığını mı düşünmüştü?
Tam yeniden konuşacaktı ki yanımdan Alfa hızla geçti. Diğer Alfa'nın yakasından tutarak, "Sen, gel beni öldür diyorsun." dedi dişlerinin arasından. Onlara karışmadım. Hatta arabaya yaslanıp ikisinin arkasındaki kurt adamların gizlice çıkışını kollarımı birbirine dolayarak izledim.
"Beta," dedim Alfa'sına yaklaşan Beta'ya bakmadan. "Alfa'nın sürüsü gizlice geldiğini sanıyor. Hadi pataklayalım."
Beta önce cevap vermedi, sonra, "Pataklayalım?" dedi sorar gibi. "Sen ve biz?"
Bıkkın bir nefes verdim ve yaslandığım yerden çekilerek ellerimi sıkıca yumruk yapıp açtım. "Pataklayalım."
Hızlıca Alfa'nın elinden diğer Alfa'yı boynundan tutarak alıp kenara çektim. Bu o kadar hızlı olmuştu ki Alfa neye uğradığını şaşırdı. Boynunu bırakıp birkaç saniye yüzüne gözlerimi kısarak baktım ve yüzüne yumruğumu geçirdim. Çok sert vurmamıştım ama yere yığılmıştı ve sanırım bir kırılma sesi gelmişti.
Onun yanına yaklaşıp eğildim ve saçlarından tutup çekerek yüzünü ortaya çıkardım. İlerideki ormanı izleyerek, "Biliyor musun Alfa? Ben çok kinci bir kadınım." dedim ve gözlerimi ona çevirdim. Burnundan akan kan gölünü gördüğümde gözüm döner gibi oldu ama kendime hâkim oldum. "Beni sinirlendiren insanların sonu genellikle kanı emilmiş ceset olarak ormanda bitiyor." Ona iyice yaklaştım. "Daha önce hiç kurt kanı emmedim ama seninkiyle başlamak fena fikir değil. Ne dersin?"
Alfa gülümsedi. Arkamdan bir kurtun bana yaklaştığını hissettim. Tam saldıracağı sırada Alfa'nın saçını bırakmadan onun boynunu kavradım. Hâlâ ona bakmıyordum ama nefessiz kaldığını hissettiğimde boynunu sertçe bıraktım. Alfa'nın saçını da bıraktıktan sonra ayağa kalktım ve "Beyinsizler." diyerek arabaya yöneldim. O sırada Alfa kolumu tuttu.
"Ne yapmaya çalışıyorsun sen?" dedi. Ne kadar onun bakışlarını hissetsem de ben direkt karşımdaki İnsan'a bakıyordum. "Kendini kanıtlamaya falan mı?"
"Konuşmak için uygun bir yere gidelim. Sizin mekâna." deyip kolumu sertçe çektim ve İnsan'a ilerledim.
Ama Beta karşıma geçerek beni durdurdu. "Ona zarar veremezsin."
Alaycı bir şekilde güldüm. "Neden İnsan'a zarar vereyim ki?" dedim. "Size yardım ediyorum, aptal. Ama siz bunu anlamayacak kadar kuş beyinlisiniz." Üçünü işaret parmağımla gösterdim. "Sürü olarak."
Hepimiz en sonunda siyah Porsche'ye bindiğimizde Alfa mekânlarını nereden bildiğimi hiç sorgulamadan sürmeye başladı. Diğer sürüyü orada o şekilde bırakmıştık. Onların biraz hakkından gelmiştim ama yine de ders aldıklarını düşünmüyordum. Galiba tüm kurt adamlar kuş beyinliydi.
Araba yıkık dökük eski bir deponun önünde durduğunda arabadan ilk inen ben oldum. Ben binayı sanki daha önce hiç görmemiş gibi incelerken diğerleri de arabadan indi ve Beta, "Çok ihtişamlı olmayabilir," dedi eli hâlâ açık olan kapının üzerindeyken. O da bana değil depoya bakıyordu. "Ama doğaüstü varlıkların saklanması için mükemmel bir yer."
Kapıyı kapatıp depoya ilerlerken bende peşinden ilerledim. Bina çok büyük değildi ama küçük de sayılmazdı. İçerisi birkaç duvara asılmış kesici alet, ikili eski deri koltuk ve bir tahta masadan ibaretti.
Beta arkamdan demir kapıyı kapatıp masaya ellerini dayamış olan Alfa'nın yanına gitti. İnsan ise Alfa'nın arkasındaki duvara yaslanmış, ellerini arkasında birleştirmişti. Onların tam karşısında deri koltuğa rahat bir şekilde oturup bir elimi koltuğun arkasına attım. Hepsi bana bakıyordu. "Bana hayran olduğunuzu biliyorum, ama bunu bu kadar fazla belli etmeyin."
Alfa tek elini masaya sert bir şekilde çarptı. "Anlamıyorum," dedi dişlerinin arasından. Bana değil masaya bakıyordu. "Amacın ne, anlayamıyorum."
"Bir amacım yok," dedim hemen. "Size yardım edeceğim."
"Senden yardım isteyen yok!" diyerek sesini yükseltti. "Sana ihtiyacımız yok. Senin gibi biriyle hareket edeceğimizi sana düşündüren ne?" çıldırmış gibiydi.
Sakinliğimi koruyarak, "Aptalsınız," dedim ve güldüm. "Sence o sürü neden sizi öldürmeye çalışıyor?" Cevap yok. "Sizi sevmedikleri için mi?" Cevap yok. "Sizden rahatsız oldukları için mi?" Yine yok. "Aptalsınız çünkü o sürünün tek başına hareket ettiğini düşünüyorsunuz. Sizinle ne sorunu olduğunu bile anlayamayacak kadar aptalsınız."
Çene kaslarının gerilmesinden dediklerimin ona koyduğunu anlamıştım. Çünkü haklıydım. Sürünün onları sadece istemediği için yok etmeye çalıştığını düşünüyorlardı. Takip ettiğim günlerde dinlediklerimden bu sonuca varmıştım ve haksız da değildim, aptaldılar.
Uzun süren bir sessizliğin ardından, "Benim için her iki durumda da hava hoş." dedim diğer elimi siyah saçlarıma geçirip onları tarayarak. "Yardımımı kabul ederseniz, beraber hareket eder hem bu sürüye gücünüzü kanıtlarsınız hem de sizinle ne dertleri olduğunu öğrenirsiniz. Aksi halde, ben bana saldırmalarının ne kadar yanlış olduğunu gösterirken sizi de yem olarak kullanmaktan hiç çekinmem. Sonuçta ben bencil ve iğrenç bir yaratığım." deyip göz kırptım.
Söylediklerim Alfa'yı sinirlendirmiş gibiydi. Bana nefret bakışları atıyor, beni pençelememek için zar zor tutuyordu kendini. İnsan, sesli bir şekilde yutkunarak bütün bu olanları kafasında canlandırıyor gibiydi. Beta ise düşünüyordu. Ne düşündüğünü bilmiyordum ama tozlu yere sabitlemişti bakışlarını. Kollarını göğsünde birleştirmişti.
En sonunda Alfa, "Peki." dedi ve ellerini masadan çekerek bana doğru ilerledi. Siyahı andıran kahverengi gözlerini üzerime dikti. Ben ise rahatımı bozmadan onu izliyordum ama elimi saçlarımdan çekmiştim. Karşımda durduğunda, "Bizimle hareket et. Ama ne olursa olsun sana asla güvenmeyeceğimizi unutma." dediğinde gülümsedim.
"Zaten güvenmemelisiniz. Senin de okulun önünde dediğin gibi, biz aldatıcı yaratıklarız."
"Madem artık beraberiz," diye araya girdi Beta. Bana yaklaştı ve elini uzattı. "Jace Murfhy" dedi. Tanışma aşamasına gelmiştik sanırım.
Elini sıktım ve sırıtarak, "Memnun oldum, Jace." dedim ve beklentiyle diğerlerine baktım.
Alfa'dan ses çıkmayınca İnsan yaslandığı duvardan doğruldu ve hızla Jace'in yanında bitti. Elini önce pantolonuna sildi ve bana uzatarak, "Gavin," dedi ve yutkundu. "Gavin Mitchell."
Elini sıktım. "Memnun oldum, İnsan." dedim ve onu kendime çektim. Bir an düşecek gibi olsa da dengesini korudu ama ne kadar çok korktuğunu kendisini sıkmasından anlamıştım. Yutkundu. "Seninle çok iyi anlaşacağımızdan eminim." diyerek boynundaki kanı kokladım. O an hâlâ insan kanı içmediğim aklıma geldi. Buradan çıktığım an bu işi yapmalıydım.
Gözlerimi sıkıca kapayarak Gavin'i ittim. Gözlerimin koyulaştığını hissediyordum ve bu iyiye işaret değildi.
Birkaç saniye öyle bekledikten sonra derin bir nefes alarak gözlerimi açtım ve yüzüme yine aynı sırıtışımı koydum. Dudağımın sadece bir kenarının yukarı kalktığı sırıtışımı.
Gözlerim Alfa'ya döndüğünde onun da bana baktığını gördüm, yine sinir ve nefretle. Adını söylemesi için bekledim ama zaten biliyordum. Sadece bildiğimi bilmelerine gerek yoktu. Hepsininkini zaten önceden biliyordum.
Alfa'dan ses çıkmayınca Jace sesli bir şekilde boğazını temizledi ve "Drake Moore," dedi. "Pek arkadaş canlısı olmadığını anlamışsındır zaten."
Drake ona sert bir bakış attığında çenesini kapattı ve önüne döndü. Drake ise tekrar bana döndü. "Asena Rosswell," dedim ve ayağa kalktım. "Seninle tanıştığıma pek memnun olduğumu söyleyemem, Moore. Senin de aynı şeyi düşündüğünü tahmin edebiliyorum."
Demir kapıya ilerlerken arkamdan baktıklarını hissedebiliyordum. Kapıyı açtım ve onlara bakmadan, "Sabah Jace ile İnsan'ın okulun uğrayacağım. Beni çok görmek istersen orada bulursun, Moore." deyip kapıyı çarparak çıktım ve hızla hapishaneye koştum.
***
İçeri saçlarımı ellerimle düzenleyerek girdim. Birkaç polis kenarda laf çalarken bürosunda olan memur ayaklarını masasına uzatmış kahvesini yudumluyordu. Beni görünce hızla kendini toparladı ve boğazını temizleyerek, "Buyurun, hanımefendi?" dedi.
Önündeki sandalyelerden birine kendimi bıraktım. "Bir görüşme için gelmiştim, Acil."
Adam kaşlarını kaldırarak bana baktı. Bunu yaparken yüzü kırışmıştı yaşından dolayı. "Saat kaç farkında mısınız? görüşme saatleri sabah ve öğlen arasındadır. Bu mümkün değil."
Hayır kibarca rica ediyorum, neden aynı kibarlıkla görüştürüp olmayan işinizin başına dönmüyorsunuz? Sonra ben kötü oluyorum.
Ayağa kalktım ve ellerimi masasına dayadım. Ona doğru eğildiğimde adamın gözleri tişörtümün üstünden göğüslerime kaydığımda, "Yukarı," dedim uyarıcı bir tonla.
O mavinin en çirkin rengi gözlerini bana çevirdiğinde, "Ya şimdi istediğim kişiyle bana bir görüşme hazırlarsın, ya da kendini yarın kapının önünde bulursun. Seç." dedim tehdit edercesine. Tabii kapının önüne konulma fazsı, Asena Rosswell yöntemleriyle, yani biraz kan kaybıyla oluyordu ama bunu onun bilmesine gerek yoktu.
Adam yutkundu. "Tamam." Tekrar yutkundu. "Tamam kimle görüşecektiniz?"
Tatmin olmuş bir şekilde derin bir nefes alıp yerime geri döndüm. "Jonathan Graham,"
Adamın yüzündeki korku ifadesinin dehşete dönüşmesini zevkle izledim. "Ama," devamı getiremedi. Birkaç saniye sonra tekrardan konuşmaya başladı. "O, o çok tehlikeli birisi. Tek hücrelerde kalıyor ve ziyaretçi yasağı var."
"Bunları biraz önce hallettiğimizi sanıyordum." Ona biraz öncesini hatırlamasını sağlayacak bakışlar attım.
Önüne birkaç dosya alırken, "İsim alabilir miyim?" diye sordu.
"Josephine Graham, kız kardeşiyim." Yalan.
Adam bir irkilir gibi oldu ama onu iyi korkutmuşa benziyordum, cevap vermedi ve usulca ismimi kâğıda geçirdi. Tam olması gerektiği gibi. Bakın, bu işler öyle ricayla olmuyor işte.
O birkaç işi hallederken gözlerimi etrafta gezdirdim. Neredeyse hiç kimse yoktu, biraz ilerideki gördüm polisler dışında. Ki onlarda zaten memura olan tavrımı görmemişlerdi. Ya da görmezlikten gelmişlerdi. Çünkü zaten kimse memuru sevmezdi, o sülük gibi peşinde dolaşan Stefan dışında. Oğlunu da kendisi gibi polis etmişti.
"Pekâlâ," dediğinde başımı ona çevirdim. "Buyurun," diyerek bana bir kâğıt uzattı. Üzerinde sahte kimliğim ve bu geceki kurbanım olan mahkûmun kişisel bilgileri yazıyordu. "İçeri girebilmek için özel bir nedeniniz olması gerekir, annenizin ölümünü belirttim." Annesi mi ölmüş? Ah çok yazık. Ölümü için üzülen hiç kimse olmayacak. "En fazla beş dakika." dedi ve ayağa kalktı.
Peşinden alt kata indim. Uzun ve gri tonlarındaki tozlu koridorun sonuna ulaştığımızda karşımda demir kapı ile iki gardiyan duruyordu. İkisinin de hemen kaşları çatıldı.
Memur derin bir nefes alıp vererek, "Beş dakikalık acil görüşme." dedi.
Gardiyanlardan biri memurun emrine uyarak eline cebine sokup bir yığın anahtar çıkardı ve içlerinden birini seçerek saydığım kadarıyla beş kere kilitlenmiş kapıyı açtı. Demir kapıyı ittiğinde kâğıdı eline tutuşturarak içeri girdim.
Gözlerimle etrafı taradım. Uzun kapkaranlık koridor dardı. Nereye kadar uzadığını göremiyordum. Arkamdan gelen beyaz ışık, muhtemelen memurun telefon zımbırtısının flaşıydı.
Etraf biraz daha aydınlığında hücrelerin sadece solumdaki duvarda bulunduğunu fark ettim. Hücreler, kiremit rengi duvarda aralarında bir metre mesafe bırakacak şekilde dizilmişti. Pek büyük değildiler, iki metre kareden fazla değillerdi.
Uzun koridorda yürürken aynı zamanda gözlerimi suçlularda gezdiriyordum. Onlara yüzümdeki kendimi beğenmiş tavırla bakıyordum. Zavallılar, onlardan daha fazla insan öldürmüş birinin elini kolunu sallayarak onları ziyaret etmesi koyuyor olmalıydı, eğer bilseydiler.
Geçen hafta polislerin dosyalarını karıştırırken gördüğüm yüzü bulduğumda koridorun sonundayım. Arkamı döndüğümde sadece memurun değil, arkasındaki beş tane polisin de bizimle geldiğini fark ettim.
Aslında beklenilen bir şeydi. Sonuçta kasabanın -ben hariç- en suçlu seri katilini bir memur ve bir kadınla tek başına bırakmayacaklardı.
"Odaya geçiyorum." dedim ve tam arkamdaki odaya girdim.
Buradaki mahkûmlarla, eğer izin varsa görüşmeler burada yapılıyordu. Kapının yanındaki düğmeye basıp ışığı açtığımda odanın yerden göğe siyah olduğunu gördüm. Ortada sadece bir masa ile karşı karşıya iki sandalye vardı. Birkaç saniye sonra arkamdan Graham'ı getirdiler.
Ben bir sandalyeye geçerken karşıma yüzü yara bere olmuş adamı oturttular. Artık gerçekten çok susadığım için kendime hâkim olmakta biraz zorlanıyordum. Onu nasıl içtiğimi hayal ederken gözlerimi kapattım. "Çıkın," dedim polislere.
Dediğimi yapmadılar. Gözlerimin siyaha bürünmediğinden emin olduktan sonra açtım ve siyaha dönmüş gözbebeklerimi onlara çevirdim. Normalde koyu kahverengiydiler. Adamlar ürkerek geri çekildiler ve kapıyı kapatıp çıkana kadar onları izledim.
Gözlerimi önümdeki adama çevirdiğimde bana beklentiyle bakıyordu. "Lucas'ın bir kadın göndereceğini düşünmüyordum." dedi sarı dişlerini gösteren gülümsemesiyle. Ağzı da leş gibi kokuyordu. "Ama olsun, zeki ve güçlü birine benziyorsun. Kardeşim olarak kendini tanıtman, iyi fikir."
O sırada bir kahkaha attım. Yüzümdeki sahte gülümsemeyle, "Teşekkür ederim, biliyorum."
Sonra her şey çok hızlı gelişti. Adamın kelepçeli ellerini umursamadan boynundan tutup kapıyı açtım ve hücresinden açık kapısından içeri girip cam yerine demir parmaklıklar olan yeri koparıp camdan önce onu sonra kendimi çıkardım ve ormana ilerledim. Üstelik polislerin ruhu bile duymadan. Muhtemelen şu anda ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.
Ağaçların arasında bir yerde durup hızla boynuna gömüldüm. Adamın acı çığlıkları arasında kanının metalik tadının boğazımdan geçişinin hazzını yaşıyordum.
Sonunda vücudundaki bütün kanı emdiğimden emin olduğumda onu kenara attım ve kafamı geriye atıp gözlerimi kapatarak dudaklarımdaki kanı yaladım. Gözlerimi açtığımda karşıma lacivert gökyüzündeki ay çarptı. Dolunay yaklaşıyordu. Benim bu yaptığımı kurt adamlar masum insanlara yapacaklardı, daha kötüsünü.
Onlarda kötüydü işte. Üstelik onlar kendilerini kontrol edemedikleri için insanları öldürürken ben sadece susuzluğumu gideriyordum. Hangimiz daha kötüydü?
O sırada bir uluma sesi duydum. Antrim'de hiç kurt olmadığına göre bu bir kurt adamdı. Ya da kurt kadın. Ayın ışığının vurduğu dağa çarptı gözlerim. Oradaydı. Siyah bir kurt. Bana bakıyordu. Bende ona baktım. Acaba hangisiydi? Siyah gözleri tanıdık geliyordu ama daha önce gördüğüm bir kurt değildi. Bir kere daha uludu, ama bu sefer o parlayan mor gözleriyle bana bakarak.