İçeriğe geç

Kan Kızıl Gecesi

Bölüm 3 · 13 dk okuma

Kan Kızıl Gecesi

Bölüm 3

2. Bölüm

Süpürgemle kasabada dolaşıyordum. Halktan bir şeyler öğrenmek içindi tüm çabam. Sabahın çakır saatleriydi.

Rüyamı düşündüm... ‘Tanrıçanın mirasısın.’ ne demekti bu? Tamam, sihir tanrıçasının miraslarından biriydim ama Isaac’in -umarım ışıklar içinde uyumaz- Güzellik tanrıçası demesi garibime gitmişti.

Tamam ona anlatılanlara göre benziyordum. Onun da saçları gri, gözleri okyanus mavisiydi, ki benim gözlerim turkuazdı, dillere destan bir güzelliği vardı. Ve cadı erkekler benim güzel olduğumu dillendiriyordu.

Boğazımda bir baskı hissettim. Hak etmedim. Bu belirsizlikleri hak etmedim. Ama güçlü duracaktım.

Hayatımda ilk defa bir tanrıyı dinleyecektim. O tanrının Kan Tanrısı olmamasını yeğlerdim ama durum belliydi. Ona güvenecektim.

Ona nasıl güveneyim falan demeyecektim. Çünkü o bir tanrıydı. Bir tanrının beni kandırması eline ne geçirebilirdi? Hiçbir şey. Bu yüzden güvenecektim. Belki de haklıydı? O gece “sana ölsem de güvenmem” demiştim. Galiba ölecektim. Ya da daha beter olacaktım.

Cadılar bu diyarda yaklaşık iki milyon yıldır vardı. Ve bu diyar bilinenlere göre 2,5 milyon önce yaratılmıştı. İlk 500 bin yılda, tanrılar ve tanrıçalar bir sürü savaş yapmış, ihanetler olmuştu. Sonra kendi güçlerini anlamaya başlamışlar ve soyları oluşmuştu. Şimdiki tanrılar ve tanrıçalarla o zamankiler aynı değildi. Onların soyları şu an baştaydı. Gerçi ben taht bilgileri hakkında pek bir şey bilmiyordum. Belki tahtta kimse yoktu. Ya da demokrasiye önem veriyorlardı. Bilmediğim tek konu buydu.

Güzellik tanrıçasının ölümü net bir bilgi olmaksızın, yaklaşık 210 yıl önce deniliyordu. Ben 207 yaşındaydım. Ya ben doğduğumda ölmüştü ya da ben doğmadan önce.

Kasabada tanıdığım büyücü bir amcaya aklımdaki soruları sormaya gidecektim. Uzun zamandır yanına gitmediğim için evini unutmuştum.

Rüzgardan dolayı gözlerim acımaya başlayınca kıstım.

Ve pat. Sülük gibi bir şeye çarpmamla süpürge kontrolünü kaybettim. Bir de kendime süpürgede iyi diyordum ya! Sihir ve Doğa Tanrıçasına şükürler olsun ki düşmemiştim. Sadece yerden uçtuğum için birine çarpmıştım. Süpürgemden indim.

“Sen nasıl cadısın ya?” diyen erkeksi, alaycı ve anlam veremediğim bir tonda olan sesle gözlerimi açtım. “Hadi ama ya! Hani karşıma çıkmayacaktın?” dedim. Sorun şuydu ki ona güvendiğimi ona söylemem gerekiyordu. Bu yüzden karşıma çıkmasını istiyordum. Cadılar gerçekten kitaplarda yazıldığı gibi çelişkilerle doluydu. Ve ben çelişkinin en büyük kanıtıydım. Ve evet, bu Sanguiris’di

“Asıl sen karşıma çıktın küçük cadı.” dedi. Fısıltı Ormanı’na düşmem umarım tesadüftür! Üstünde bu sefer koyu turkuaz bir pelerin vardı. Siyah deri pantolonu üstünde hoş duruyordu. Ve klasik beyaz bir gömleği vardı. Kılıcı her zamanki gibi belindeydi. Ne kadar onu sevmesem de yakışıklı buluyordum. Amber renginde gözleri, kemikli yüzü, siyah dağınık saçları ve bembeyaz teni vardı. Dışarıdan bakınca soğuk duruyordu ama alaycı bir kişiliğe sahipti. Büyüleyici bir görünümdü ama benim yanıma anti büyü iksirlerim vardı. Bu espirimi de bir kenara yazıyordum lazım olurdu.

Uyumlu giyindiğimizi fark ettim. Benim de üstümde turkuaz bir pelerin, beyaz bir elbise ve deri çizmelerim vardı. Kılıcım olmasa da bıçaklarım çizmemin içindeydi.

Ve evet, tam da tahmin ettiğiniz gibi Kan Tanrısıydı. Kıçımın tanrısı.

“Akıl okuyabiliyorum yalnız pulchra.”

Gözlerim açıldı, beynim utanç alarmları verdi. Kıçımın tanrısını yüzüne de söylerdim ama ona yakışıklı demiştim! Akıl okuyabilmeyi nasıl unuturdum. Bir de cadıların hafızası güçlü derler...

Yüz ifademi görünce güldü. “Yakışıklı olduğumu ben de biliyorum pulchra. Yalnız kıçımın tanrısı demen çok hoş olmadı.” deyip bir kahkaha attı. “Kıçımın tanrısı! Velet tanrı! Tanrıların en kötüsüsün sen!” dedim. Kaşlarımı çatmış ona bakıyordum. Yüzünde tatlı bir gülümseme ve kısık gözleriyle beni izliyordu.

“Ah küçük cadıcığım benim. Kötü olmadığımı, aslında sizin kötü olduğunuzu anlayacaksın.” dedi. Ya tanrı falan demeyip elimin tersiyle suratına geçirsem ne olurdu acaba? Göz devirdim.

“Ben küçük falan değilim!” aşağıdan ona bakıyordum. Çünkü benden 10 santim uzundu.

“Aramızda 285 yaş var.”

“Yaşlı Tanrı!”

“Küçük pulchra.”

“Kıçımın tanrısı!”

“Cadı.”

“Kötü tanrı.”

“Güzellik Tanrıçası.” dedi. Bunu o kadar sakin söylemişti ki neye uğradığımı şaşırdım. Ben tanrıça değildim. “Ben tanrıça falan değilim! Bana ölmüş tanrıça muamelesi yapacaksan defol git güvenmeyeceğim sana.” dedim. Burnuma bir fiske kondurdu. “In oculis meis tam dulcis es ut explicare nequeam.” dediğinde sinirlerim daha da tepeme çıktı.

“Sanguirisciğim, yakışıklı tanrıcığım, iyi tanrıcığım. Ben sana kaç kez Latince bilmiyorum diyeceğim? Söyler misin?” dedim yapmacık sevimlilikte bir sesle. “Latince bilmediğin için sana Latince konuşuyorum ya. Neyse söyle bakalım gökyüzü çakırken ne işin var dışarıda.”

“Senin dediğini yapacaktım. Tanıdığım birisi var. Arthur abi. Sen öldürmediysen sorularımı onda arayacaktım. Yaklaşık 197 yıldır görüşmüyoruz. Umarım hatırlar.” dedim uzaklara dalarak. “Bana güveneceksin yani?” dedi. Başımla onayladım.

“Ölsem de güvenmem, demiştin. Ölecek misin?”

“Öldürecek misin?”

Bu sorumla aniden ciddileşti. Boğazını temizledi. “Bu sorunun cevabını Arthur ile konuştuktan sonra alacaksın.” dedi.

“Yalnız adam 762 yaşında?”

“Yani?”

“Yanisi şu ki kıçımın tanrısı abi demen gerekirdi.”

“Ben kimseye abi demem!” diye çıkıştı. Gerçekten kıçımın tanrısıydı. Göz devirdim. “Sinirli iblis.”

“Yalnız pulchra, iblisler benim yardımcım. Hatırlatayım.” diye böbürlendiğinde güldüm. Bu kadar fazla konuşuyor muydu bu tanrı? Süpürgemi elime aldım. “Bu kadar muhabbet yeter. Sorularıma cevap bulduğumda bul beni.”

“Her zaman, herkesi, her yerde.” dedi yemin edermiş gibi. Bu sözlerle gülümsedim. Aslında iyi biriydi. Dışlamasa...

“Umarım Noctra, beni anlarsın.” dedi. Ben süpürgemle uçtum ve o kayboldu.

Arthur abinin evini bulmam yaklaşık yarım saatimi aldı. Hava çakırdan çok açık maviydi artık.

Bakalım Güzellik Tanrıçası olayı neydi. Kitaplarda her zaman yeterli bilgiler yazmazdı. Halktan da öğrenmeniz gerekirdi. Ve ben kendimi 100 yıldır kapatıp sadece şifa arayanlarla konuştuğum için öğrenememiştim.

Arthur abinin evi eski bir evdi. Duvarları yosunla kaplanmış, pencereleri tozdan grileşmişti. Kapısı tahtadandı. Kendisi çok zeki ve bilge biriydi. Kasabanın bilge öğretmenlerindendi. Müzikle de ilgileniyordu. Ben küçükken bir mızıkası vardı. Mızıkayla besteler çalardı. Saçları 762 yaşında olmasına rağmen kara ve gürdü. Gözleri lavanta rengindeydi.

Kapısını tıklattım. Saniyesinde açtı. Elinde bir iksir şişesi vardı. Gülerek açtığı kapıda iksiri elinden düştü. Gülümsemesi havada asılı kaldı. İksirin cam kırıkları yere dağıldı. Sanki kalbimin parçalanması gibi.

“Kızım.” dedi. Tekrar bir gülümseme kondurdu yüzüne ve bana sarıldı. Ona karşılık vererek sarıldım. Özlemiştim. Hasreti içimde yankılandı. Beni kızı gibi görüyordu. Ben de onu babam gibi görüyordum.

“Hangi büyü attı seni buraya?” diye sordu.

“Cevaplarımı almaya geldim abi.” dedim yumuşak sesimle. Daha yeni buruşmaya başlamış yüzünü anlayışla salladı. “Tamam. Geç kızım içeriye. Bir şeyler ister misin?” diye sordu. Hayır anlamında başımı salladım. İçeriye geçtik. Ben tekli koltuğa oturdum. İçerisi biraz rutubet ve kan kokuyordu. Yani dışarıdan pek bir farkı yoktu.

“Bir şeye gerek yok abi. Sadece cevaplarımı alıp gitsem yeter.” dedim sakin bir sesle. Ağır ağır yanıma geldi

İki adet tekli koltuk vardı. Dışarıya bakan pencerenin yanında bir kitaplık vardı. Tarih ve siyaset içerikli tozlanmış kitaplardı, ilgimi çeken tek şey bu olabilirdi. Bir de asa koleksiyonu vardı. Çeşit çeşit asalar vardı. Bir asa dikkatimi çekmişti... Tam gözlerimin renginde bir asaydı. Arthur abi baktığım yeri gördü ve “Onun hikayesini anlatacağım. Ama söyle bakalım soruların neler kızım?” diye sordu.

İçimde bir tedirginlik vardı. Belki de alacağım cevaplardan korkuyordum. Belki fazlaydı, gerçeklerle yüzleşmekten korkuyordum. Ruhumu tedirgin ediyor, dermansız bir büyünün etkisindeymişim gibi oluyordu. Gözlerimi lavanta renginde olan gözlerinden kaçırdım.

Ve ben her zamanki gibi gerçeklerden kaçmaya çalıştım.

Sık sık nefes almaya başladım. Nefesimi düzenleyene kadar göz göze gelemedim. Sonunda cesaretimi topladım ve o kritik soruyu sordum. “O gecede ne oldu?” dedim. Gözlerim yanmaya başlamıştı. Renk değiştirdiğine yemin edebilirdim.

“Anlatayım. Kulaklarını aç ve beni dinle.” dediğinde dikkatle onu dinlemeye başladım.

“Bir varmış bir yokmuş. Kanlı gökyüzünün en kan kokan gecesinde bir tanrı ve bir tanrıça kavga ediyormuş.” diye başladı. Kendimi huzurlu bir günde dedesinin anlattığı masalı dinleyen bir çocuk gibi hissediyordum. Ama ne günler huzurluydu ne de bir dedem vardı.

“Gölge Tanrısı Fısıltı Ormanı’nı inletecek kadar gür bağırıyormuş. ‘Kan Tanrısını öldüreceksin!’ diye bağırmış Güzellik Tanrıçası bunu kabul etmemiş. Çünkü Kan Tanrısı onun dostuymuş. Ve dostuna ihanet edemezmiş. Güzellik Tanrıçası aynen bunları demiş. Ve bu onun yaşarken son sözleri olmuş. Gölge Tanrısı onu kirli gözleriyle öldürmüş. Ama iki gölge geçmiş üstlerinden. Bak kitaplarda bir gölge yazar ama aslında iki.” deyip soluklandı. Pür dikkat onu dinliyordum.

“Tanrı ‘neler oluyor’ diye fısıldamış. Gölge Tanrısı tarihte ilk kez o gölgelerin kimlere ait olduğunu anlayamamış. Ve korkup kaçmış. Evet koskoca tanrı iki silüetten korkmuş. Güzellik Tanrıçası son gücüyle ‘biliyordum. Sana neler olacağını gör’ demiş. Ve oracıkta katledilmiş. Gökyüzü bu anı yazmış. İki silüet gelmiş. Doğa Tanrıçası ve...” devam edemedi. Tereddütle bana bakıyordu. “Ve Kan Tanrısı.” dedi. Şokla ona baktım. Yine bir şey diyemeden devam etti.

“Sonra bir bebek ağlama sesi duyulmuş. Güzellik Tanrıçasının bebeği. Tanrıça, bebeğini Kan Tanrısı ve Doğa Tanrıçasına yani iki dostuna emanet etmiş. Kan Tanrısı bebeğe öyle zarar gelmesinden korkuyormuş ki Doğa Tanrıçasının dokunmasına izin vermemiş.” durdu. Gözlerini kaçırdı. Utandı belki de. “O bebeğin ismi neydi?” diye sordum. Düşüncelerim hiç çıkmazdı. Bu seferde çıkmasın istedim. Kolyemin soğuk hissi ile rahatladım.

“O bebek sendin evlat.”

Ve düşüncelerim çıktı. Ben Tanrıçanın kızıydım. İçim titredi. Arthur abi gözlerini ikinci kez kaçırdı. Bu kez gözlerimin kırmızı olduğuna emindim.

Ben Noctra. Dışlanan, kabul edilemeyen, nankör, kurnaz, yalancı Noctra. Ben Noctra. Tanrıçanın kızı olan Noctra. Bu gerçekle yüzleşmek istemiyordum. Ben bunu istemiyordum. Hayatımda ikinci kez ağladım. Birincisi annem öldüğündeydi. Güzellik Tanrıçası öldüğündeydi. Ben istemiyordum bunu. Ama kabullenmek zorundaydım. Ve benim annem öldürülmüştü.

Öldürülmüştü. Babam bir tanrı, annem ise tanrıçaydı. Ben taht mirasıydım. Rüyam gerçekti. Ben taht mirasıydım. Ben intikamımı alacaktım emindim.

Arthur abi beni teselli ettikten sonra çıktım. Ve rastgele bir yere doğru süpürgemle uçmaya başladım.

Sanguiris beni korumak istiyordu. Bir sorum daha vardı. Ama bu seferki onaydı.

Beni bulacağını biliyordum. Ona bul beni demiştim. Bulacaktı.

Fısıltı Ormanı’na Güzellik Tanrıçasının öldüğü yere indim. Çok zaman geçmeden yanımda o belirdi. “Öğrendin mi?” diye sordu. Onayladım. “Evet. Annemmiş, sen beni korumaya çalışıyormuşsun, taht mirasıymışım falan.” dedim umursamaz sesle. Ama ağlıyordum. Gözümdeki her damla kandırılmamın bir parçasıydı.

“Seni bu dünyadan kurtarmak istedim. Ama sen o kadar çok meraklıydın ki küçük cadım, eninde sonunda öğrenecektin. Ben olmadan öğreneceksin diye korktum ve karşına çıktım. Evet ben korktum. İkinci kez yine senin için korktum.” dedi. Sesi endişeli geliyordu. Hıçkırıklarla ağlamaya başladım ve yere çöktüm. Gri uzun saçlarım yüzümü kapattı.

Beni ayağa kaldırdı. Bedenlerimizi birleştirdi. Bir elini sırtıma sardı, boşta kalan eli ile saçımı okşadı. “Ah benim meraklı küçük cadım. Balkabağım, bunlar sadece senin öğreneceklerinin yarısı.” dedi. Şiddetle ağlıyordum. Benim ağlamamla beraber gökyüzü ağlamaya başladı. Su damlalarını ikimizin üzerine döküyordu.

Madem beni koruyacaktı neden cadı halkını öldürdü?

Ve ben Şifacı Cadı Sanguina, yeni hayatıma Tanrıçanın Mirası Noctra olarak devam edecektim.

Gölge Tanrısından mutlaka intikam alacaktım. Mutlaka. Onu ya öldürecektim ya da öldürecektim. Onu öldürmek istiyorsam yapacaktım. Mutlaka onun kanı benim elimden dökülecekti.

“Şimdi söyle bakalım, Zaman Tanrısıyla gerçekten iyi mi anlaşıyorsun?” dediğinde kahkaha attım. Bu cümle o kadar komiğime gitmişti ki ne kadar ciddi olduğunu anlayamamıştım. Kahkaham havada asılı kaldı. “Hey gerçekten mi?” dedim. Kafasıyla onayladı. “Evet, iyi anlaşıyoruz. Yani bir tanrıyla iyi anlaşmak benim için kötü. Ama onunla iyi anlaşıyorum.” dedim. Gözlerini kıstı. Bana doğru eğildi.

“Nasıl yani Sanguina?”

“Yakın sayılırız.”

“Kaç metre?”

“Bu espri ‘Bir Cadının Süpürgesinin Kırılması’ kitabı kadar kötüydü!”

“Hey! O kitabı ben yazdım.” dedi. Kaçıncı olduğunu hatırlamadığım şekilde güldüm. O kitabı onun yazdığına inanamıyorum! O kadar sesli gülmüş olmalıydım ki kargalar uçuşmuştu.

“Ve artık yakın olduğun ‘tanrılar’ arasında birinci sırada ben varım yaramaz cadı!”

“Hani küçük cadıydım!”

“Tanrıça mirası!”

“İhtiyar tanrı!”

“Kötü cadı!”

“Saygısız terbiyesiz ahlaksız tanrı!”

Dediğime kahkaha attı. Ellerini arkada birleştirdi ve bana doğru eğildi. “Ah küçük balkabağım, Zaman Tanrısı ile iyi anlaşmanı asla anlayamayacağım.” dedi. Balkabağım demesiyle yüzümü buruşturdum. “Bu ne biçim kelime ya?” soruma cevap vermeden başka bir konuya geçti. Kolyeme dokundum.

“Bu kadar tarih kitabını nasıl okuyabiliyorsun?” dedi. Gözleri bana değil arkadaki boşluğa bakıyordu. Onun baktığı noktaya döndüm.

“Sanguiris?”

“Hm?”

“Fısıltı ormanındayız değil mi?”

“Evet.”

“Güzellik Tanrıçası-”

“Onun adını burada anma. Orman ve gökyüzü rahatsız oluyor.”

“Annem orada mı can verdi?” dedim. Kafasıyla onayladı. Bir nehrin kenarında can vermişti. Nehrin hâlâ bir kısmı kırmızıydı. O noktaya yaklaştım. Her adımımda o metalik koku artıyordu.

Saungoria Diyarı’na hoş geldiniz, olaylar yeni başlıyor.

“Soruma cevap vermedin Noctra.” dedi bir adım arkamda durarak. Ona dönmedim çünkü çok yakındık.

Hem Sanguiris’i hem de Gölge Tanrısını öldürmek istiyordum. Sang'ı bu kadar öldürmek isterken ondan yardım da istiyordum. Gölge Tanrısını öldürmem de yardım edebilirdi. Bunu yaptıktan sonra belki onu öldürürdüm? Kim bilirdi... Ama işler değişirse Sanguiris’i öldürmek ister miydim onu bilmiyordum.

“Hangi soru?” diye sordum. “Bu kadar nasıl tarih okuyabiliyorsun, diye sordum.” dedi. Sesi biraz bıkkın çıkmıştı. Onunla arkadaş olmak istemiyordum. Ama halime bakarsam yine çelişki cadıydım.

Doğru unutmuşum. Ben cadı değil tanrıça meleziydim.

“Eğlenceli geliyor, yeni şeyler, yeni mitolojiler ve inançlar... Ve baksana, gerçekler merakım sayesinde ortaya çıktı.”

“Mitoloji?”

“Birçok mitoloji var. Tabii bunlar insanların dediği mitolojiler. Cadıların, vampirlerin, elflerin, kurtadamların mitolojileri aynı. Gölge Tanrısı falan. Yani sizsiniz. Ama insanlarınki ayrı. Onların da tanrıları ve tanrıçaları var. Mesela bizim mitolojimiz Yunan Mitolojisine benziyor. Tanrılar ve tanrıçaların isimleri aynı. Kısmen aynı tabii.” hızlı şekilde konuştuğum için derince nefes aldım. Onların Astral Seyahat ile Dünya’dan getirdikleri insanlardan öğrenmiştim.

Bana gülerek bakıyordu. Sinir bozucu bir şekilde hem de. Kaşlarımı çattım. Kültürsüz Tanrı.

“Tarihe bu kadar meraklı olduğunu bilmiyordum. Ah dur ya da. Biliyordum.” dedi sinir bozucu bir şekilde. Göz devirdim. “Yaşlı bunak tanrı beni 207 yıl boyunca izlediğini unutmuş.” dedim.

Süpürgem hâlâ bir elimde duruyordu. Dediğime göz devirdi. “Ben de sana meraklı değildim küçük cadım dostumun emanetisin.” dedi umursamaz sesiyle.

Süpürgeme bindim. “Ben gider. Ve umarım beni izlediğin gün sayısına artı bir eklenmez.”

Bunu dememin sebebi beni izlemesini istemememdi. Ve anlamış olacak ki elleriyle beni sunarmış gibi yaptı ve “Hay hay!” dedi. Arkamdan da “Kolyen güzelmiş küçük cadım!” diye seslendi. Göz devirerek gülümsedim.

Ve uçmaya başladım. Tabii ki eve gitmeyecektim. Evim bile bir kandırmacaydı... Hayatımın geri kalanına miras olarak devam edecektim. Miras somut bir kavramdı. Ama ben iki yüz yedi yılın ilk elli yılı şifa evindeki bakıcılarımla, geri kalan yıllarında tek başıma kenarda köşede kimseyle konuşmadan soyut bir şekilde geçirdim.

Beni bir mal varlığı olarak görmelerini istemiyordum. Ben kendimi zaten soyut bir kavram olarak görürken onlar beni soyut-somut olarak görürlerse küçük fare deliğimden hiç çıkamayacaktım. Elimi tilki kolyemin üstüne koydum.

Sakin bir şekilde uçuyordum. Gözüme Trol Dağını kestirdim. Orada çok eski yıllarda troller yaşıyordu. Sonra tüm türler -insanlar hariç zaten kendilerini bir savaşa sokarlarsa şaşarım- arasında çıkan savaşta troller ölmüşlerdi. O savaşı hiç görmemiştim. Çünkü 250 yıl önce olan bir savaştı. Dağın üstündeki bir kayaya oturdum. Yamaçlarında yaban meyvelerinin ağaçları vardı.

Tanrıçayı düşündüm. Güzellik Tanrıçasını... Bundan sonra ben onun kızıydım. Ama istemiyordum. Hayatımın yalan olmasını kaldıramayacaktım. Ben annem ve babam ölmüş diye bilirken, yaşamasını hiç istemediğim iğrenç bir babam, yaşamayı hak eden bir annem vardı. Bu diyarda tüm ihanetler sevdiğinden gelirdi. Bu yüzden kimseyi sevememiştim. Erkekler genelde beni çekici bulurdu. Farklı olduğumdan. Ama ben beni çekici bulan ve sadece fiziğimle ilgilenecek birini istemiyordum. Doğru kişi belki de hiç karşıma çıkmayacaktı. Zamana bırakacaktım. Belki Zaman Tanrısı çıkarırdı. Belki.

Güzellik Tanrıçasıyla gerçekten benzediğimi düşündüm. Ama ben nasıl cadı olmuştum? Nasıl? İşte bu sorunun cevabını alabilir miydim hiç bilmiyordum. Belki bir karışıklık vardı. Ben onun kızı değildim. Halk böyle biliyordu. Sadece benziyordum. Aklıma Sanguiris ile ilk karşılaşmamız geldi. Belki ilk karşılaşmamız değildi ama ilk karşılaşmamdı. O beni bir tanrıçaya benzettiğini söylemişti. Ben de bir tanrıçaya benzemek ölüm gibiydi, diye düşünmüştüm. Ama bilmiyordum ki benzetildiğim kişinin ölü olduğunu.

Belki hâlâ yaşıyordu. Keşke. Evet, bu taht ailesini asla istemiyordum ve kendi fare deliğimde yaşamak istiyordum. Ama yine de Tanrıçanın ölmemesini istiyordum. Hem bu yüzden hayatım bir kandırmaca olmazdı.

Kan Tanrısına, Güzellik Tanrıçasına, Doğa Tanrıçasına ve Zaman Tanrısına kırgındım. Gerçekler biliniyordu ama söylenmiyordu.

Yine de gerçek olmamasını dileyeceğim.

Bulutlar her yıl bir gün aynı şekli alır. Her aynı şekil olduğunda dileklerim bu olacak. Tarih tekerrür edecekti. Ve tekerrür etmesinin sebebi ben olacaktım. Gölge Tanrısının kanı elimden akacaktı.

Ben Profesör Şifacı Sanguina. Ben Tanrıçanın Kızı Noctra.

Şifacı Sanguina, kırılganlar içindir.

Şifacı Sanguina, merhameti kendinden büyükler içindir.

Şifacı Sanguina, hayatına sessiz devam edenler içindir.

Şifacı Sanguina, herkesi iyileştirmek isteyenler içindir.

Tanrıçanın Kızı Noctra, annesini kaybedenler içindir.

Tanrıçanın Kızı Noctra, babası iğrenç olanlar içindir.

Tanrıçanın Kızı Noctra, annesinin el bebek gül bebekleri olanlar içindir.

Cadı Noctra, zorla güçlü duranlar içindir.

Cadı Noctra, tek bir kişiye güvenenler içindir.

Cadı Noctra, yalancı olanlar içindir.

Cadı Noctra, tilki olanlar içindir.

Ve bunların hepsinin birleşimi olan ben, her zaman herkes içindim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.