“Sen iğrenç birisin. Nefret ediyorum senden. Bir türlü gebermedin gitti. Herkes senin yüzünden geberdiyse sen de geber. Her şeyi mahvettin. Şimdi seni kabul mü edeyim? Kardeşim bile değilsin. Nereden geldiysen oraya git. Bir daha da benim kapıma gelme.”
Melina yağmurun altında yürüyordu.
Yağmur saçlarından süzülüyor, yüzündeki gözyaşlarına karışıyordu. Hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyor, dudaklarını ısırarak sesini içine gömüyordu. Kaçtığı yere geri dönüyordu. Bir umutla kaçmıştı. Şimdi o umudu da ruhunun en derin yerine gömerek dönüyordu.
Hepsi onun yüzünden miydi?
Çevresinin gözdesi, pamuk prenses Melina… Ailesinin katili.
Kim inanırdı buna?
Ama gerçek buydu. Değil mi?
Ellerinin kanlı olduğunu düşünüyordu. Belki fiziksel olarak değil ama ruhunun her köşesi kana bulanmış gibiydi. İçinde sürekli yankılanan tek bir kelime vardı: suçlu.
Üvey abisi bile istemiyordu onu.
“Üvey.”
Bu kelime bile başlı başına mesafeydi.
Haklıydı belki de. Melina kendini bu bedenin içine sıkışmış, kurtarılmayı bekleyen bir mahkûm gibi görüyordu. Nefes alıyordu ama yaşamıyordu.
Belki kendi kendini kurtarabilirdi bu azaptan.
Belki her şeyi susturmanın bir yolu vardı.
Denemişti.
Bir gece nefesini tutarak, kalbini bastırarak, karanlığın içinde kaybolmayı denemişti. Ama korku, ölümden daha güçlü çıkmıştı. Elleri titremiş, gözleri kararmış, en sonunda yakalanmıştı.
Yaptığı tek şey raporunu güçlendirmek olmuştu.
“Psikolojik sorunları var. Yaptıklarından tam sorumlu tutulamaz.”
Avukatı mahkemede böyle demişti.
O gün Melina bunun bir lütuf olduğunu sanmıştı. Ceza almamak bir kurtuluş gibi gelmişti. Ama zaman geçtikçe fark etmişti; asıl ceza buydu.
Yaşamak.
Hastanenin önüne geldiğinde ayakları yavaşladı. Gözyaşları dinmemişti. Güçsüz görünmek istemiyordu. Ama güçlü durmayı da beceremiyordu.
Kapıdan içeri girdi.
Sanki hiç kaçmamış gibi.
Güvenlikler başlarını bile kaldırmadı. Artık alışmışlardı. O ne zaman kaçsa, kimse onu kabul etmediği için her zaman buraya dönüyordu.
“Bu cehenneme.”
Kendine ayrılmış odaya girer girmez kalbi aniden sıkıştı. Sanki görünmez bir el göğsünü kavrayıp bastırıyordu. Refleksle elini kalbinin üzerine götürdü. Nefesi daraldı. Atakların şiddeti son zamanlarda artmıştı.
Yavaşça bir köşeye çöktü. Başını kollarının arasına aldı.
Abisinin sözleri tekrar yankılandı zihninde.
“Kardeşim bile değilsin.”
En çok bu acıtmıştı.
Ölmesini istemesini bile bir yere kadar kaldırabilirdi. Ama bağını inkâr etmesi… O bağı hiç var olmamış gibi silmesi…
Hayatı ikiye ayrılmış gibiydi.
Katil olmadan önceki hayatı.
Katil olduktan sonraki hayatı.
Peki hangisi gerçekti?
Bir insana ne zamana kadar “hayat” diyebilirdin?
Sabahları abisinin güçlü kollarına sığındığı zamanlar mı gerçekti, yoksa şimdi nefret dolu bakışlarından kaçtığı zamanlar mı?
Gözlerini açtığında tavan beyazdı.
Yine atak geçirmişti.
Duvar kenarında oturduğunu hatırlıyordu. Şimdi revirde yatıyordu.
Psikolojik destek merkezinin reviri.
Resmiyette tek ailesi abisiydi. Üvey bile olsa. Teyzeleri, dayısı onu istemediklerini açıkça söylemişti. Amcası ya da halası yoktu. Babası ise kendi hayatını bile toparlayamayacak kadar dağılmıştı.
Abisi mecbur olduğu için sorumluluğu almıştı.
Acaba hiç endişelenmiş miydi onun için?
Kapı açıldı.
Terapisti İrem Hanım içeri girdi. Arkasında hemşire vardı. İlk zamanlardaki gibi telaşlı değildi artık. Melina’nın atakları sıradanlaşmıştı.
“Günaydın uykucu,” dedi yumuşak bir sesle. “Bu ara çok uyumaya başladın. Haftalık görüşmelerimizi iki saat artıracağız.”
Melina gözlerini serumdan ayırıp İrem’in bal rengi gözlerine baktı.
“Zaten haftada üç saat görüşüyoruz. Beş saate katlanamam.”
İrem onun isteksizliğini anlayabiliyordu. Ama geri adım atmadı.
“Söz, seni sıkmayacağım. Sadece konuşacağız. Belki bugün neden çıktığını da anlatırsın. Hı?”
Anlatmazdı.
Melina gözlerini kaçırdı. Abisi aklına gelmişti.
“Sanmıyorum,” dedi kısık bir sesle.
İrem bozmadı.
“Doğru zamanı bekliyorsundur.”
Gülümsedi ve çıktı.
Hemşire serumu çıkarınca Melina odasına döndü.
Ama zihni dinlenmiyordu.
Abisinin sesi hâlâ kulaklarındaydı.
İstese de istemese de onu terk etmiyordu. Zaten terk etmesini de istemiyordu belki. Çünkü öfke bile bağın kanıtıydı.
Ailesinden sonra zaman abisine iyi gelmemişti. İçindeki kini soğutamamıştı. Bir süre kendini alkole vermişti. Melina en çok bundan korkmuştu. Babası gibi olmasından.
Ama abisi toparlanmıştı.
Her zamanki güçlü hâline dönmüştü.
Melina şaşırmamıştı. Ama o güçlü adamı özlemişti.
Odaya giren görevli çarşafları toplarken telefonla konuşuyordu. Otuzlu yaşlarının ortasında, kumral, sert yüzlü bir adamdı.
Melina onu umursamamış gibi yapıyordu ama kulakları konuşmadaydı.
“Sen kime yatırdın parayı?”
“Ben Karayel’e yatırdım.”
Melina’nın kalbi duracak gibi oldu.
Karayel.
“Adam’a güvenim sonsuz birader. Ezer geçer.”
“Dişli rakip diyorlar.”
“Karayel varken elin yabancısına para yatırmam.”
“Saat on ikide başlıyor.”
“Nerede?”
“Cadde köyün aşağısındaki mekân var ya, orada. Yengeyi de al gel.”
Adam konuşmayı bitirip çıktı.
Odasında sessizlik kaldı.
Karayel.
Saat 12.00.
Cadde köyün aşağısındaki mekân.
Karayel, abisinin yıllar önce kullandığı kod ismiydi. İki yıl önce bırakmıştı bu işleri. Demek ki yeniden başlamıştı.
Melina’nın yüzünden miydi?
Onu görmek istiyordu.
Abisi onu görmek istemese bile, o görmek istiyordu.
Bırakamıyordu.
Melina odasında bir ileri bir geri yürüyordu.
Saat yavaş ilerliyordu ama içindeki huzursuzluk hızlanıyordu. Abisinin sesi hâlâ zihninde dönüp duruyordu. Onu görmek istiyordu. Görmese bile… uzaktan bakmak bile yeterdi.
Kaçmak zorundaydı.
En azından bu gece.
Üzerine siyah, sıkı bir tayt ve kapüşonlu hırkasını geçirdi. Aynaya bakmadı. Gözlerinin ne halde olduğunu görmek istemiyordu. Kapıyı sessizce araladı. Koridor sakindi. Herkes odasındaydı.
Yangın merdivenine doğru ilerledi.
Bu kapı asla kilitlenmezdi. Böyle yerlerde kilit tehlikeliydi. İçeride zihni fırtınalı insanlar vardı; biri gerçekten yangın çıkarırsa kaçacak yer olmalıydı.
Kapıyı araladı.
Soğuk hava yüzüne çarptı.
Tam aşağı inmeye hazırlanırken alt kattan gelen düzenli bir nefes sesi duydu.
Durdu.
Rüzgâr hafifti ama bu rüzgâr değildi. Bu birinin nefesiydi.
Aşağı doğru eğildiği anda ses geldi.
“Aşağı asılma. Düşeceksin.”
Melina irkildi. Kalbi bir anlığına hızlandı.
Geri çekildi.
“Aşağı in.”
Ses sakindi. Emir verir gibi değil ama tartışmaya kapalı bir tonla.
Melina kaşlarını çattı ama yine de indi. Merdivenlerden yavaşça aşağı süzüldü.
Onu ilk kez o zaman net gördü.
Duvara yaslanmıştı. Elleri cebindeydi. Üzerinde koyu renk bir mont vardı. Işık yüzünün yarısını gölgede bırakıyordu ama bakışları netti.
“Seni nasıl fark ettin?” diye sordu Melina. “Ses bile çıkarmadım.”
Adam dudaklarının bir kenarını hafifçekaldırdı.
“Bir daha kaçmaya çalışırken parfüm sıkma.”
Melina’nın gözleri büyüdü.
“Ben kaçmıyordum.”
“Bu saatte yangın merdiveninde ne işin var o zaman?”
“Sanane?” dedi tersçe. “İstediğim yerde dolaşırım. Deliyim zaten ben.”
Adam bu kez hafifçe güldü.
“Deli değilsin.”
Melina çenesini kaldırdı.
“Ben öyleyim diyorum.”
“İnsanları söylediklerine göre değil,gözlemlediklerime göre tanırım.”
“Sapık mısın sen?”
Adamın yüzünde kısa süreli bir şaşkınlık belirdi.
“Ne alaka?”
“Milleti gözlemliyorsun ya.”
Adam başını iki yana salladı.
“Herkesi değil.”
“Demek kişisel sapıksın.”
Adam bu kez açıkça güldü. Gülüşü alaycı değildi; daha çok beklenmedik bir cevap karşısında verilen bir tepki gibiydi.
“Sen deli gibi görünmüyorsun,” dedi Melina bir adım yaklaşarak. “Buradan mısın?”
Adam yüzünü biraz ciddileştirdi.
“Buradakiler deli değil.”
“Buradan değilsen nereden biliyorsun?”
Adam derin bir nefes aldı.
“Kardeşim burada. Atak geçirdiğini söylediler. Bekliyorum.”
Melina’nın içi aniden sıkıştı.
Kardeşim.
Bu kelime bile boğazına düğümlendi.
Kendi abisi hiç gelmemişti. Onca atakta, onca çöküşte… gelmemişti.
Boğazındaki yanmayı bastırmak için yutkundu.
Adam bakışlarını ona çevirdi.
“Sen nereye kaçıyordun?”
Melina omuz silkti.
“Kaçmıyordum. Hava alıyordum.”
“Her hava almak isteyen, herkesin odasında olduğu saatte yangın merdivenine iner mi?”
Melina hemen karşılık verdi.
“Herkes odasında değil. Bak sen buradasın.”
Adamın gözlerinde kısa bir eğlence parladı.
“Benim burada odam yok, süper zekâ.”
Melina bir adım daha yaklaştı. Sanki çok gizli bir şey söyleyecekmiş gibi eğildi.
“Şizofren misin?”
Adam bir an boş boş baktı.
“Ciddi bir şey söyleyeceksin sandım.”
“Şizofren değilsen burada ne işin var?”
“Az önce söyledim.”
Melina gururla gülümsedi.
“Sana deli olduğumu söylemiştim.”
“Ben sana deli demedim. Hastasın dedim.”
Melina’nın yüzü gerildi.
“Deli olmak daha iyi,” dedi. “En azından sebebi yoktur.”
Adamın yüzü ilk kez tamamen ciddileşti.
“Sebepsiz hiçbir şey yok.”
Bu cümle Melina’nın içine oturdu.
Bir anlık sessizlik oldu.
Rüzgâr merdiven boşluğunda uğuldadı.
Adam cebinden telefonunu çıkarıp saate baktı.
“Ben gideyim artık.”
“Nereye?” dedi Melina istemsizce.
Adam omuz silkti.
“Dışarı. Bir işim var.”
Melina birkaç saniye düşündü. Sonra ağzından çıkan sözleri kendisi bile tam planlamamıştı.
“Ben de çıkacağım.”
Adam kaşını kaldırdı.
“Bir deliyi mi kaçıracağım yani?”
Melina dudak büktü.
“Ben kaçmıyorum.”
Adam hafifçe sırıttı.
“Hayatımdaki tek eksik buydu zaten.”
“Deli kaçırmak mı?”
“Yani hayatıma biraz heyecan katmak.”
Melina gözlerini devirdi.
“Ne dönek adamsın. Az önce deli değildim.”
Adam ellerini havaya kaldırdı.
“Peki. Resmî olarak deli değilsin.”
Melina bir an sustu. Sonra kısa bir karar anı yaşadı içinde.
“Cezan beni istediğim yere götürmek.”
Adam birkaç saniye onu süzdü. Sanki gerçekten karar veriyormuş gibi.
“Nereye?”
“Cadde köyün aşağısındaki mekâna.”
Adamın bakışları bir an keskinleşti.
“Orada ne var?”
Melina gözlerini kaçırdı.
“Abim.”
Adam bir şey demedi.
Sadece başıyla “gel” der gibi işaret etti.
Arabada bir süre sessizlik oldu.
Melina camdan dışarı bakıyordu. Sokak lambaları camın üzerinde sarı çizgiler bırakıyordu. Kalbi hızlanmıştı ama geri dönmeyi düşünmüyordu.
“Yaşın küçük değil mi böyle yerler için?” dedi adam sonunda.
Melina ona dönüp yapmacık bir gülümseme takındı.
“Ha ha. Bir daha olmasın.”
Adam başını iki yana salladı.
“Bence de.”
Araba cadde köyün aşağısındaki sokağa girdiğinde müzik sesi dışarı taşmıştı. Sokak normal görünüyordu ama bir binanın önünde toplanan kalabalık farklıydı. Sigara dumanı, alkol kokusu, kahkahalar…
“Benim içeri girmem lazım,” dedi Melina kararlı bir sesle.
“Ne yapacaksın içeride?”
“Abimi göreceğim.”
Adam birkaç saniye sustu.
“Görüp ne yapacaksın?”
Melina bu soruya cevap veremedi. Sadece şunu söyledi:
“Görmem gerekiyor.”
Adam onu süzdü. Sonra arabadan indi. Melina da indi.
Güvenliğe doğru yürürken adam kimliğini çıkardı. Görevli onu tanıyormuş gibi başını salladı ve kapıyı açtı.
Melina şaşkınlıkla baktı.
“Neden benim kimliğime bakmadılar?”
“Benimkine baktılar.”
“Ama benimkine bakmadılar.”
“Benim yanımdasın.”
Melina elini çekmeye çalıştı ama adam bırakmadı.
“Ben tutmuyorum, sen tutuyorsun,” dedi Melina.
“Buna senden başka şahit yok.”
İçeri girdiklerinde ses dalgası yüzlerine çarptı.
Mekân loştu. Tavandan sarkan sarı ışıklar ringi aydınlatıyordu. Geri kalan her yer gölgelerle doluydu. Ter, sigara, alkol ve ucuz parfüm kokusu birbirine karışmıştı.
Kalabalık artmıştı. Erkekler çoğunluktaydı ama aralarda yüksek topuklu, iddialı giyimli kadınlar da vardı.
“Ben maç için ısınacağım,” dedi adam. “Sen burada bekle. Abini izlemene yardım ederim.”
Melina’nın gözleri büyüdü.
“Maç mı?”
Adam kapıya doğru yürürken arkasına bakmadan konuştu.
“Gece daha yeni başlıyor.”
Kapı kapandığında Melina birkaç saniye donup kaldı.
O adam… ringe çıkacaktı.
Ve abisi de buradaydı.
Kalbi bir anda daha hızlı atmaya başladı.
Duvar saatine baktı.
23.46
On dört dakika.
Abisini görebilecek miydi?
Ya o görmek istemezse?
Bu düşünceye daha fazla dayanamadı. Kalabalığın arasına karıştı.
İnsanlar omuz omuza durmuştu. Herkes ringe bakıyordu. Anons sesi yankılandı ama Melina kelimeleri net seçemedi. Gürültü kulaklarını dolduruyordu.
Birinin kolu yüzüne çarptı. Başka biri arkasından itti. Dengesini zor korudu. Bir adamın savurduğu el yanağına sertçe çarptı. Canı yandı. Ağzında metalik bir tat hissetti.
Ama durmadı.
Öne geçmeliydi.
Sonunda kalabalığın ön sırasına ulaştığında ringde iki siluet vardı.
Abisi.
Sırtı ona dönüktü. Omuzları eskisinden daha geniş görünüyordu. Kasları gerilmişti.
Yumruklarını sıkıyordu.
Karşısında duran adam…
Yangın merdivenindeki adamdı.
Melina’nın kalbi bir anlığına durdu.
Anons sesi yükseldi. Kalabalık tezahürat yaptı.
Ve dövüş başladı.
İlk hamle abisinden geldi.
Beklenmedik kadar sertti.
Yumruğu karşı tarafın yüzüne indi. Adam başını hafifçe yana yatırdı ama geri çekilmedi.
Abisi durmadı.
Sanki içindeki bütün öfkeyi boşaltıyordu. Her darbe biriken yılların hesabı gibiydi. Hareketleri mekanikti. Duygusuzdu.
Melina’nın aklına eski hâli geldi.
O gülen, omzuna sarılan, saçlarını karıştıran abi…
Ringdeki adam o değildi.
Karşısındaki adam bir boşluk yakaladı. Sert bir yumruk abisinin karın boşluğuna indi. Abisi kasıldı.
Melina’nın nefesi kesildi.
Elini ağzına kapattı. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Ağladığını o an fark etti.
Şimdi bir atak geçirirse kim yardım edecekti ona?
Elini kalbinin üzerine koydu.
Gözlerini kapattı.
Saymaya başladı.
Bir…
“Abim canavar değil.”
İki…
“Sadece zamana ihtiyacı var.”
Üç…
“Ona istediğini vermeliyim.”
Dört…
“Ona zaman tanımalıyım.”
Beş…
“Ona bir şey olmayacak.”
Altı—
Büyük bir gürültü koptu.
Gözlerini açtı.
Kalabalık ikiye bölünmüştü. Kimileri tezahürat yapıyor, kimileri yuhalıyordu.
Abisi ayaktaydı.
Karşısındaki adam yerde sırt üstü yatıyordu. Tavana bakıyordu. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı; öfke değil, sanki düşünce.
Abisinin yüzünde morluklar oluşmuştu. Dudak kenarında kan vardı. Ama kazanan oydu.
Melina’nın içi rahatlamadı.
Ringden indirilirken abisinin yüzündeki ifade zafer değildi.
Boşluktu.
Ring dağıldıktan sonra kalabalık ikinci dövüş için hareketlenmeye başlamıştı.
Melina yeniden insan kalabalığının arasından sıyrılmaya çalıştı. Görevlilerin geçtiği dar koridoru fark etti. Güvenliklerden biri sarhoş bir kadınla uğraşıyordu. Bu anı fırsat bilip hızla içeri süzüldü.
Koridor daha loştu. Gürültü burada boğuk bir uğultuya dönüşmüştü. Duvarlarda soyulmuş boyalar, yere atılmış bandajlar vardı.
Kapıların üzerinde isimler yazıyordu.
Karayel.
Durdu.
Bulmuştu.
Ama içeri nasıl girecekti?
Ne diyecekti?
“Abi, seni hâlâ seviyorum mu?”
“Abi, beni affet mi?”
“Abi, beni neden sevmiyorsun?”
Ayakları geri geri gitmek istedi.
Tam o sırada koridorun başından bir kadın yürümeye başladı. Yüksek topuklu ayakkabılar zeminde sert sesler çıkarıyordu. Koyu rujlu dudaklarında hafif bir gülümseme vardı.
Kadın kapının önünde durdu. Melina’yı baştan aşağı süzdü.
“Bu gece onu sen mi alıyorsun?” dedi heyecanlı bir sesle. “Doğrusu kıskandım. Şanslısın.”
Melina anlamadı.
Kadın yaklaşarak alçak sesle devam etti.
“Birkaç gece önce benimleydi. İnanılmazdı. Bir daha sıra bana ne zaman gelir bilmiyorum ama sen tadını çıkar.”
Dudaklarını ısırıp göz kırptı ve yürüyüp gitti.
Koridor yeniden sessizliğe gömüldü.
Melina kıpırdayamadı.
Sanki biri göğsünün ortasına ağır bir taş koymuştu.
Abisi…
O yas tutarken, o kendini suçlarken, o nefes almakta zorlanırken… abisi her gece başka bir kadınla eğleniyordu.
Belki de herkes farklı şekillerde kaçıyordu.
Ama bu bilgi içini acıttı.
Ben onun için yanıyorum, diye düşündü.
O benim yokluğumu bile umursamıyor.
Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Bu kez sessiz değildi. İçine çöken bir hayal kırıklığı vardı.
Kapıya bakamadı bile.
Dönüp yürümeye başladı.
Her adımı ağırdı. Sanki ayaklarına ağırlık bağlanmıştı. Gürültü yeniden kulaklarına doldu. Ama o artık hiçbir şeyi net duymuyordu.
Ben zararım, diye düşündü.
Varlığım zarar.
Abisini bu hâle getiren kendisiydi. O eskidenböyle değildi. Daha yumuşaktı. Daha sıcaktı.
Şimdi ringlerde dövüşen, geceleri başka kadınlarla kaybolan bir adamdı.
Ve Melina bunun sebebinin kendisi olduğuna inanıyordu.
Mekândan çıktığında hava daha soğuktu. Sokak lambaları solgun yanıyordu. Bir köprünün altına kadar yürüdü. Dizlerinin bağı çözüldü. Kaldırıma oturdu.
Hıçkırarak ağlamaya başladı.
Kendimi, ailemi, hayatımı, abimi… her şeyi mahvettim.
Omuzları sarsılıyordu. Nefesi düzensizleşmişti.
Ayak sesleri duydu.
Başını kaldırdığında yokuş aşağı sinirli adımlarla gelen silueti gördü.
Yangın merdivenindeki adam.
Yaklaştı. Önünde durdu. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Sonra yanına oturdu.
“Aptal mısın sen?” dedi.
Başka bir zamanda olsa kızardı. Şimdi dudaklarının kenarı zayıfça kıpırdadı.
“Öyleyim,” dedi boğuk bir sesle. “Çünkü ben her şeyi mahvettim. Hayallerimi bir şerefsize sattım. Hayatımı kendi ellerimle kararttım. Ben—”
Cümlesi yarım kaldı.
Çünkü adam aniden ona sarıldı.
Melina dondu.
Birinin ona sarılmasına ne kadar ihtiyacı olduğunu o an fark etti.
Yabancıydı. Adını bile bilmiyordu.
Ama kolları sıcaktı.
Ve güçlüydü.
Ağlaması şiddetini kaybetti. Yavaşladı. Yüzünü adamın omzuna gömdü. Gözyaşları montuna aktı.
Bu şekilde sabaha kadar durabilirdi.
Ama korktu.
Bu hayatta neye dört elle sarıldıysa kaybetmişti.
Yavaşça geri çekildi.
Yüzü ıslaktı. Gözleri kızarmıştı. Dudakları titriyordu.
“Özür dilerim,” dedi.
“Neden?”
“Seni yordum. Belki de seni bekleyen biri vardı. Benim yüzümden—”
“Kimse gelmeyecekti,” dedi sakin bir sesle. “Beklediğim biri yoktu.”
Bir an durdu.
“Seni böyle ağlatan ne?”
Melina bakışlarını kaçırdı.
Söyleyemedi.
“Abimin escort’u muamelesi gördüm,” diyemezdi.
“Ben onun için ölürken o başkalarıyla,” diyemezdi.
Yutkundu.
“Acaba…” dedi tereddütle. “Kafamı omzuna yaslayabilir miyim?”
Adam tereddüt etmedi.
“Gel.”
Melina yavaşça yaklaştı. Başını omzuna yasladı. Gözlerini kapattı.
İlk kez o gece gerçekten nefes alabildiğini hissetti.
Yanlış gelmedi. Garip gelmedi.
Sadece… yalnız hissettirmedi.
Yalnız kalmak en büyük korkularından biriydi.
Ve o artık dünyanın en yalnız insanı olduğunu düşünüyordu.
Hayat insanı korkularıyla yüzleştirirdi.
Hazır olup olmamasına bakmadan.
Kimse korkusuna hazırlanamazdı.
Bazıları cesurdu. Bazıları ürkek. Bazıları çok mutlu görünürdü. Bazıları sessizdi.
Ama herkesin içinde sakladığı, kimseye göstermediği bir karanlık vardı.
Bir gün ortaya çıkacak olan.
Melina gözlerini kapattı.
Ve o gece ilk kez, tamamen parçalanmadan ağlayabildi.
Bölüm sonu❤️🩹