OY VE YORUM ATARSANIZ ÇOK MUTLU OLURUM...
BANA DA MOTİVASYON OLUR BU SAYEDE.
Keyifli okumalar dilerim...
Yazardan Not: Başladığınız tarihi bırakınız.
SİMTEM ALGAZER
31/12/2024
Hayatımızda bizi görünmez bağlarla birbirine düğümleyen kaderler vardır. İnsan çoğu zaman onların farkına bile varmaz; ta ki o kaçınılmaz kapının önüne gelene kadar. O kapılar, ruhun dönüm noktalarıdır. Her biri ardında bıraktığımız hayatın yankılarını taşır; bize ait kırık parçalarla şekillenir, bizi biz yapan sırları ahşap oyuklarında saklar. Ve her kapı, menteşeleri inleyerek ardına kadar açıldığında, insanı hiç bilmediği, belki de hiç istemediği bambaşka bir hayata sürükler.
Benim hayatımda ise böyle iki kapı vardı.
Biri, çocukluğumdan beri boynumda soğuk bir mühür gibi taşıdığım zümrüt yeşili kolyeydi.

Diğeri ise ismi zikredildiğinde şehirde rüzgarın yön değiştirdiği o adamdı: Koriz Kansoy.
Fakat henüz o ikinci kapıdan geçmemiştim. En azından bu geceye kadar öyle sanıyordum.
Bu akşam düzenlenen davet, sıradan bir sosyete buluşması değildi. Bu, Kansoy ailesinin yeraltı dünyasındaki yeni varisini, yani karanlığın tahtına oturacak ismi tüm dünyaya ilan edeceği geceydi. Yıllardır süren, topraklarımıza sinmiş o köklü ve kanlı düşmanlığımıza rağmen, Algazer malikanesinin kapısına o mühürlü davetiye bırakılmıştı. Bu bir barış çağrısı değildi. Bu, saf gücün herkesin gözüne sokulduğu, gövde gösterisine dönüştürülmüş bir güç töreniydi. "Kansoy" soyadı bu şehirde sadece bir isim değil, görünmez bir ağırlıktı; söylendiği anda omuzlara çöken, ciğerdeki nefesi daraltan, insanı itaat etmeye zorlayan bir ağırlık.
Belki de ben, dış dünyanın o kirlenmiş havasına yeterince karışmadığım, kendi fanusumda yaşadığım için böyle hissediyordum. Belki de korkunun gerçek şekli tam olarak buydu. Bildiğim tek şey, bu davette bulunmamın bir tercih değil, bir zorunluluk olduğuydu. Ve ben, ruhumu daraltan o kalabalıklardan, sahte gülüşlerden her zaman nefret etmiştim.
Çoğu davete, annem Nihan Algazer’in bitmek bilmeyen ısrarları ve toplumsal prestij kaygılarıyla giderdim. Annem, İstanbul sosyetesinin yürüyen arşivi gibiydi; kim nerede, ne günah işlemiş, kim kiminle hangi kuytu köşede fısıldaşmış… hiçbir ayrıntı onun keskin gözlerinden kaçmazdı. Bu gece de o görkemli malikaneden eli boş dönmeyeceğini, heybesine yeni sırlar dolduracağını biliyordum.
Kansoylarla aramızda aşılmaz dağlar, dökülmüş kanlar olsa bile daveti reddetmek Algazer ailesinin asaletine ve raconuna yakışmazdı. Babam Taygun Algazer’in adı bu dünyada bir saygı duvarıydı; aşılması zor, yıkılması imkansız bir duvar. Ve biz o duvarın çatlamaması için dimdik durmak zorundaydık.
Annem odama girdiğinde adımları kararlı, ses tonu her zamanki gibi tartışmaya kapalıydı.
“Simtem, bu davete gelmen gerek. Bu bir rica değil, Algazer soyadının gerekliliğidir.”
Gitmek istemediğimi, bu yapay dünyadan tiksindiğimi yüzümdeki her çizgiden okumuştu. Ama o, beni nasıl dize getireceğini çok iyi bilirdi. Yanıma eğildi, parfümlü kokusu odayı sardı ve sesi sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya dönüştü:
“Eğer bu gece gelirsen… ve bu aileyi o yetersiz Deren’in değil, senin temsil ettiğini, gerçek mirasın kimde olduğunu gösterirsen… dün öğlen konuştuğumuz o teklifi kabul ederim. Kendi yolunu çizmen için sana o kapıyı açarım.”
Annem insanları ikna etmezdi; o ruhları yönlendirirdi. Hayır dediğinizde bile, kendi zihnindeki "evet" yankısını duyardı. Aslında bu manevrasına şaşırmamıştım. Daha önce de beni pek çok kez benzer pazarlıklarla kendi vitrinine dizmişti. Onun asıl derdi kuzenim Deren değildi; onun asıl derdi, kendi içine kapanmış olan benden bir kraliçe yaratmaktı. Ben geri çekildikçe, o beni spot ışıklarının en yakıcı olduğu noktaya itiyordu.
“Bu teklif için geliyorum,” dedim buz gibi bir sesle. “Başka hiçbir sebebi, hiçbir anlamı yok.”
Yanağıma buz gibi, küçük bir öpücük bırakıp odadan zafer kazanmış bir komutan edasıyla çıktı. Dolabımın önünde dakikalarca, belki de saatlerce durdum. Elim gayriihtiyari eski tişörtlerime ve rahat pantolonlarıma gitti, ancak annemle yaptığım o görünmez sözleşme elimi geri çekti. Giymem gereken şey bir zırhtı, kıyafet değil.
Geçen davetteki o fiyasko, insanların küçümseyen bakışları hâlâ zihnimin bir köşesinde taze bir yara gibi duruyordu. Bu yüzden bu kez boyundan bağlamalı, saf beyaz, ipek bir elbiseyi seçtim. Kumaş omuzlarımdan aşağı bir su gibi akarken, aynadaki yansıma sanki bana değil de, bir yabancıya aitmiş gibi hissettirdi. Topuklu ayakkabılar üzerindeyken boyum daha da heybetli, bakışlarım daha yukarıdaydı. Makyajımı büyük bir titizlikle bitirdim; ne eksik ne fazla. Son dokunuş olarak, o meşhur zümrüt yeşili kolyeyi boynuma doladım. Zümrüt, tenimin beyazlığında adeta parlıyordu.
Merdivenlerden inerken Deren’in o tiz ve kıskançlık kokan sesi yankılandı alt katta: “Eğer o yine pantolon giyip gelmemişse ben de Deren değilim, göreceksiniz rezil olacağız!”
Salona adımımı attığım anda bir sessizlik bulutu çöktü odaya. Herkesin bakışları üzerimde toplandı. Topuklarımın mermer zeminde çıkardığı ritmik sesler, sanki yaklaşan bir fırtınanın habercisiydi. Annemin yüzünde o sinsi ama gururlu gülümseme belirdi. Babam yanıma gelip beni nazikçe etrafımda döndürdü. Gözlerinde ilk kez bu kadar net bir hayranlık gördüm.
“Benim kuğu gibi bir kızım varmış da haberim yokmuş Simtem. Algazer ismi bu gece seninle parlayacak.”
Ağabeyim Boran, her zamanki sabırsızlığıyla homurdandı. “Bu tiyatro gösterisi bittiyse artık çıkabilir miyiz? Kansoylar geç kalanları sevmez.”
Kansoy Malikânesi’nin bahçesi, sanki gökyüzündeki tüm yıldızlar yere indirilmiş gibi ışıklarla donatılmıştı. Biz vardığımızda gece çoktan başlamıştı. Karşılama töreni sırasında onları, yani kaderimizin diğer yarısını gördüm. En önde, bir heykel kadar kusursuz ve bir o kadar soğuk duran Koriz Kansoy vardı. Elini bana doğru uzattığında, parmaklarımın ucunda bir karıncalanma hissettim. Tereddüt ettim ama o eli sıktım.
“Simtem Algazer,” dedim, ismim bir meydan okuma gibi dudaklarımdan döküldü.
Gözlerimi onun o dipsiz kuyuya benzeyen bakışlarından kaçırdım. Davet ne kadar görkemli, ne kadar kusursuz olursa olsun, ruhum daralıyor, ciğerlerim oksijen için feryat ediyordu. Hep kaçacak, saklanacak bir delik arıyordum.
Derken orkestra sustu ve Karadeniz’in o hırçın ruhu, horon sesleriyle bahçeyi sardı. Koriz, kalabalığın arasından bana bakıp hafifçe göz kırptığında, yüzümde istemsiz bir sıcaklığın yayıldığını hissettim. Bu bir yakınlık mıydı yoksa bir avcının avına attığı bakış mı? Annemin koluma attığı sert çimdik beni hayal dünyasından kopardı. "Kendine gel," diyordu o sessiz dokunuş. "O bir Kansoy."
Dayanamadım, bahçenin daha sakin olan arka tarafındaki çardağa sığındım. Nemli gece havası ciğerlerime dolarken sessizlik kısa sürdü.
“Ha, burada ne ediysun tek başına?”
Arkamı döndüğümde karşımda yine onu, Koriz’i buldum. Şivesindeki o hafif Karadeniz tınısı, ortamın o yapay ağırlığını bir anlığına dağıtır gibi oldu.
“M-Midem bulandı, biraz hava almak istedim,” dedim kekeleyerek.
Bana öyle bir dikkatle baktı ki; sanki dudaklarımdan çıkan yalanı değil, göğüs kafesimin ardında deli gibi çarpan kalbimin ritmini dinliyordu.
“Üşütmeyesun dikkat et,” dedi yumuşak, neredeyse şefkatli bir tonla.
Bu, beynimin içinde kurduğum o "canavar" imajına hiç uymuyordu. Beklediğim şey bu değildi. Ezeli düşmanım, bir Algazer’i mi düşünüyordu? Tam o sırada malikanenin balkonunda anons yapıldı. Şerif Kansoy, tüm heybetiyle sahneye çıktı ve varisin adını haykırdı: Koriz Kansoy. Sekiz erkek evlat arasından, o karanlık tahtın sahibi olarak o seçilmişti. Alkışlar ve silah sesleri birbirine karışırken, gücün devri resmen gerçekleşmişti.
Biraz sonra, geleneksel danslar için oyun alanına çağrıldım. Reyhani müziği başladığında, Koriz ile adımlarımız şaşırtıcı, hatta korkutucu bir uyum yakaladı. Bir an için etrafımızdaki o sahte dünyayı, kanlı düşmanlığı, ailelerin birbirine attığı nefret dolu bakışları unuttum. Sadece ritim vardı. Sadece o anın büyüsü...
Davet bittiğinde, babam jest olarak Koriz’in bileğine pırlanta işlemeli, çok pahalı bir saat taktı. Bu sadece bir hediye değildi; "Seni görüyorum ve varlığını tanıyorum" demekti. Yalıya döndüğümüzde üzerimdeki o ağır elbiseyi çıkarıp atmak istiyordum. Saatler geçti, gece yarısını çoktan aşmıştık ama babamdan hala haber gelmiyordu.
Sonra o uğursuz telefon çaldı. Annemin telefonu açmasıyla yüzünün bir kireç gibi solması bir oldu. Dizlerinin bağı çözüldü, elindeki telefon halıya düştü.
Haber dehşet vericiydi: İstanbul’un kıyısındaki depomuz kundaklanmıştı. Ama daha kötüsü, yangının ortasında bir kadın cesedi bulunmuştu. Geride bırakılan notta tek bir isim, bir imza gibi parlıyordu: Koriz Kansoy.
Ve o an, gerçeklerin ağırlığı altında ezildim. Ölen kadın, Koriz’in öz annesi değil ama onu büyüten, sevdiği üvey annesi Belgin Kansoy’du. Kaderin o ikinci kapısı, ardında bir ceset ve bir yangınla açılmıştı.
Zihnim durma noktasına gelmişti. Koriz Kansoy üvey annesini mi öldürmüştü? Hayır, bu mantığa sığmıyordu. Bir adam, her şeyden önce saygı duyduğu bir kadına bunu neden yapardı? Bir ara klinikte tedavi gördüğü, öfke kontrolü için ağır ilaçlar kullandığına dair dedikodular duymuştum ama bu kadar ileri gidebilir miydi? Koriz, attığı her adımı santim santim hesaplayan, gölgesinden bile hızlı davranan bir adamdı.
Bir keresinde annem ve yengem fısıldaşırken duymuştum; Koriz kaldığı klinikte bir hastanın boğazına bıçak dayamış, doktorları ölümle tehdit etmişti. Gerçekten o kadar dengesiz miydi? Davette gördüğüm o okyanus mavisi gözlerde öfkeden eser yoktu. Sadece derin bir hüzün ve sessizlik görmüştüm. O gözlerin arkasında bir katil saklanıyor olabilir miydi?
Bizim ailemiz, dışarıdan ne kadar sağlam görünse de içeriden kurtlanmış bir ağaç gibiydi. Kansoylarla olan bu kadim düşmanlığın kökü, aslında babamın değil, amcamın işlediği bir günahtı. Amcam yıllar önce Kenan Kansoy’u çocuk yaşta vurmuş, suçu ise o zamanlar parlak bir hukuk öğrencisi olan babam Taygun’un üzerine yıkmıştı. Babam, kardeşini korumak için o suçu üstlenmiş, on yıl boyunca demir parmaklıklar ardında çürümüştü. Çıktığında ise artık bir avukat değil, bu karanlık dünyanın bir parçasıydı.
Annem ise bu karmaşanın ortasında kendi krallığını kurmaya çalışan bir kadındı. Salonda dört dönerken, bir yandan da kuzenim Deren ve yengem Şermin’in vurdumduymazlıklarıyla savaşıyordu.
“Sizdeki bu rahatlık kimsede yok! Evimiz yanıyor, bir kadın ölmüş, siz hala çekirdek mi çitliyorsunuz?” diye bağırdı annem.
Yengem Şermin, istifini bozmadan çayından bir yudum aldı. “Aman Nihan, senin de her şeyin olay. Taygun halleder işte.”
Annem daha fazla dayanamadı, yengemin elindeki çay bardağına öyle bir vurdu ki, sıcak çay yengemin bacaklarına döküldü. Evde bir kıyamet koptu. Deren çığlık atarak anneme bağırdı: “Yenge annemi haşlamaya ne hakkın var!”
Annem Deren’in üzerine yürüdü, sesi artık bir fısıltı kadar alçak ama bir bıçak kadar keskindi: “Bu evden defolup gitmenize tek bir kelimem bakar Deren. Sesini kes ve yerine otur.”
O an anladım ki, asıl düşman dışarıda değil, bazen aynı sofraya oturduğun insanların arasındaydı.
Tehdit ve İhanet Kıskacı
Gecenin bir vakti telefonuma gelen gizli bir mesaj, tüm dengemi altüst etti:
“Babanın yaşamasını istiyorsan, yarım saat içinde sahil kenarındaki eski iskeleye gel. Yalnız gel.”
Bu apaçık bir tehditti. Kalbim göğüs kafesimi delercesine çarpmaya başladı. Anneme haber vermeden, yanıma mecburen birkaç koruma alarak çıktım. İskelede beni bekleyen silüeti gördüğümde nefesim kesildi. Karanlığın içinde sigarasının dumanını göğe savuran bir adam duruyordu. Koriz miydi bu? Hayır, bu başka biriydi ama sesindeki o tını tanıdıktı.
“Simtem Algazer, otur şöyle,” dedi yabancı adam.
“Beni buraya neden çağırdın? Babam nerede?” diye gürledim.
Adam ayağa kalktı, boynundaki o meşhur zümrüt kolyeyi fark ettim. Benimkinin aynısıydı.
“Baban şu an güvende. Ama bu durumun bir karşılığı var. Babanın odasındaki çelik kasada bize ait bir emanet var. Onu yarın geceye kadar bana getireceksin.”
“Bu babama ihanet olur! Asla yapmam!”
Adam güldü, bu gülüşte hiçbir insani duygu yoktu. “O zaman babanın cenaze namazı için hazırlıklara başla Simtem. Seçim senin: Ya babanın güveni, ya babanın hayatı.”
Eve döndüğümde dünya üzerime yıkılıyordu. Babamın çalışma odasına sızdım. Kasanın şifresini denedim, denedim… Sonunda doğum tarihimle beraber ismimi yazdığımda kasa o metalik sesle açıldı. İçinde kadife bir kutunun içinde duran o gümüş tabancayı gördüğümde donup kaldım. Bu silah, yıllar önce işlenen o cinayetin kayıp silahı mıydı? Eğer bunu o adama verirsem, babamı kendi ellerimle ateşe atmış olacaktım. Vermezsem, babam ölecekti.
Gözyaşlarımın içinde boğulurken telefonum tekrar titredi:
“Süren doluyor Simtem. Kararını ver. Ya o silah, ya Taygun Algazer’in son nefesi.”
Hayatımda hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim. Babam benim kırmızı çizgimdi. Onun için dünyayı yakardım ama ona ihanet etmek… Bu, kendi ruhumu da ateşe atmak demekti. Pencereden dışarı, İstanbul’un o karanlık sularına baktım. Güç, bazen bir silahın namlusunda değil, o tetiği çekip çekmemeye karar veren iradedeydi. Ve ben o gece, Algazer soyadının sadece bir isim değil, bir bedel olduğunu anladım.
Kararımı vermiştim. Babamın nefesi için, gerekirse tüm dünyayı ve kendi vicdanımı o yangının içinde bırakacaktım. Çünkü biz Algazerler, küllerimizden doğmayı değil, küllerin içinde hükmetmeyi öğrenmiştik.