İçeriğe geç

Kan Borcu

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Kan Borcu

Bölüm 1

1.BÖLÜM: DAMARDAKİ MÜHÜR

Hastanenin beyaz koridorlarındaki o keskin dezenfektan kokusu, bazen ölümün bazen de yeniden doğuşun kokusudur. Selin, yirmi yıllık ömrünün en soğuk gecesini yaşıyordu. Rengi solmuş dudakları arasında sızan nefes, tükenmek üzere olan bir mum alevi gibi titriyordu. Nadir bulunan kanı, vücudundan çekilen hayatla birlikte onu terk ederken; yan odada kaderin bir cilvesi olarak bekleyen Kerem, kendi damarlarından süzülen kırmızı hayatın, tanımadığı bir kadının kalbine mühürleneceğinden habersizdi.

​"Onun için yapıyorum," diye fısıldadı Kerem, iğne tenine batarken. Babası Murat Soykan'ın Alemdar Aksoy’a olan borçları, omuzlarına binmiş bir enkaz gibiydi. Belki bu kan bağışı, o enkazdan kurtulmak için küçük bir diyetti.

​Saatler sonra, hastanenin ağır kapısı ardında bıraktıkları o kasvetli atmosfer, dışarıdaki yağmurlu gecenin karanlığıyla birleşti. Kerem, bitkin haldeki Selin'e arabasına kadar eşlik ederken ikisi de artık aynı yaşam enerjisini paylaştıklarını hissedebiliyordu. Ancak asfaltın üzerinde parlayan far ışıkları, yolun ortasında beliren bir gölgeyle sarsıldı.

​Karanlığın içinden çıkan genç kız, bir hayalet gibiydi. Dilara, henüz on sekizinde, yırtık pırtık elbisesiyle gecenin soğuğuna kafa tutmaya çalışıyordu. Ayakları çıplaktı; asfaltın pürüzleri ve cam kırıkları narin tenini parçalamış, her adımında yere kırmızı izler bırakıyordu. Titreyen elleriyle yüzüne düşen saçları araladığında, gözlerindeki o saf korku her şeyi anlatıyordu: Töre, ölüm fermanını imzalamış, cellatları peşine takmıştı.

​Selin arabadan inip, kendi canını borçlu olduğu Kerem'in gözlerine baktı. O an anlamışlardı; biri ölümden dönmüştü, diğeri ölümden kaçıyordu. Ve Dilara’nın o kanayan ayaklarıyla sığındığı bu araba, aslında üçünün de hayatını birleştirecek olan o korkunç ama kaçınılmaz pazarlığın ilk durağıydı.

Arabada ölüm sessizliğini bozan tek şey, Dilara’nın dişlerinin birbirine çarpmasından çıkan o titrek sesti. Selin, arka koltukta yanına oturduğu bu genç kızın buz kesmiş ellerini tuttu. Kendi damarlarında yeni yeni canlanan o sıcaklık, Dilara’nın korkudan taş kesilmiş bedenine dokunduğunda bir elektrik akımı gibi yayıldı.

​"Korkma," dedi Selin, sesi kendi kulaklarına bile çok uzaklardan geliyormuş gibi geliyordu. "Güvendesin."

​Dilara, başını yavaşça kaldırdı. Gözyaşları, yüzündeki çamur ve barut izlerini silerek yanaklarından aşağı süzülüyordu. "Güven mi?" diye fısıldadı Dilara. Sesi, kırılmış bir cam parçası kadar keskindi. "Benim babam, benim öz babam, arkamdan ölmem için dua ederken; sen bana nasıl güvendesin dersin?"

​Selin, kızın yırtılmış elbisesinin arasından görünen morluklara bakarken kalbinin sıkıştığını hissetti. "Ben de az önce ölümün kıyısındaydım," dedi Selin, ön koltukta yolu izleyen ama kulakları onlarda olan Kerem'e kısa bir bakış fırlatarak. "Bu adam bana kanını verdi, hayata döndüm. Şimdi biz de seni o kıyıdan çekeceğiz. Adın ne senin?"

​"Dilara..." dedi genç kız, ayaklarındaki sızıyı unutmaya çalışarak. "Dilara Sancak. Töre dediler, namus dediler... On sekiz yaşımı kutlayacaktım ben, mezarımı kazdılar."

​Selin, Dilara’nın elini daha sıkı kavradı. O an, bu kızın sadece bir yabancı olmadığını, kaderinin artık kendisininkiyle birleştiğini anladı. "Seni o mezara sokmalarına izin vermeyeceğiz Dilara. Gerekirse..." Duraksadı, dikiz aynasından ona bakan Kerem’in karanlık gözleriyle karşılaştı. "Gerekirse kendi hayatımızdan vazgeçeriz ama seni vermeyiz."

​Dilara, Selin’in gözlerindeki o tuhaf kararlılığa baktı. "Neden?" diye sordu saf bir merakla. "Neden hiç tanımadığınız biri için yanmayı göze alıyorsunuz?"

​Selin acı bir tebessümle cevap verdi: "Çünkü bazen birinin nefes alabilmesi için, başkalarının nefesini tutması gerekir. Benim borcum yaşamayaydı, senin borcun ise özgürlüğe... Görünüşe göre bu bedeli hepimiz birlikte ödeyeceğiz."

​Kerem, arabayı aniden sağa çekip durdurdu. Telefonu çalmaya başlamıştı. Arayan babası Murat Soykan’dı. Kerem, dışarıdaki yağmura bakarak fısıldadı: "Bedel ödeme vakti geldi."

Kerem, arabanın kapısını hafifçe aralayıp dışarıdaki yağmurun ve motorun gürültüsüne sığındı. Telefonun ekranında "Babam" yazısı, bir idam mangasının nişan alması gibi soğuk ve netti. Titreyen bir nefes alıp telefonu kulağına götürdü.

​"Efendim baba?" dedi Kerem, sesi yağmurun şiddetine rağmen dik durmaya çalışıyordu.

​"Neredesin sen?" Murat Soykan’ın sesi telefonun diğer ucundan bir kırbaç gibi şakladı. "Hastaneden çıktığını öğrendim. Borç gırtlağımıza kadar gelmiş, Alemdar Aksoy kapıya dayanmış, sen ortalıkta yoksun!"

​Kerem, arka koltukta birbirine sarılmış iki kadına, Selin ve Dilara’ya baktı. "Hallediyorum baba. Kan verdim, Selin Aksoy iyi. Borcunu ödüyorum işte, daha ne istiyorsun?"

​"Kan vermekle borç silinseydi, hepimiz damarlarımızı kuruturduk Kerem!" diye bağırdı Murat Soykan. Sesi bu kez daha alçak ama daha tehlikeli bir tona büründü. "Az önce Alemdar ile konuştum. Adamın bir şartı var. Eğer o şartı kabul etmezsen, yarın sabah bu şehirde Soykan soyadını taşıyan kimse kalmayacak. Malımızı, mülkümüzü, hatta nefesimizi alacaklar."

​Kerem’in kalbi hızla çarpmaya başladı. "Şartı neymiş?"

​"Dilara Sancak..." dedi babası, ismi sanki zehirli bir yiyecekmiş gibi telaffuz ederek. "O kızı korumasına alacakmış. Töre meselesini kapatacak kadar gücü var biliyorsun. Ama bunu bir karşılık olmadan yapmıyor. Kendi kızı Selin ile senin evlenmeni istiyor Kerem. Bu evlilik gerçekleşirse hem borcumuz silinecek, hem o kızın hayatı kurtulacak, hem de Aksoylar ile Soykanlar birleşecek."

​Kerem, bir an nefes alamadığını hissetti. Göğüs kafesi daralıyor, yağmur damlaları yüzünde buz kesiyordu. "Baba, sen ne dediğinin farkında mısın? Selin’i daha bugün gördüm! Aramızda sadece bir ünite kan var. Şimdi bir ömür mü istiyorsun benden?"

​"Ben istemiyorum, hayat istiyor Kerem!" diye kükredi babası. "Ya o masum kızın, Dilara’nın kanı senin eline bulaşacak ve biz mahvolacağız, ya da o imzayı atacaksın. Seçim senin: Kendi hayatını mı yakacaksın, yoksa hepimizi mi?"

​Kerem telefonu yavaşça kulağından indirdi. Yağmur, saçlarından süzülüp gözlerine giriyordu ama o kırpmıyordu bile. Arabanın içine döndüğünde, Selin’in endişeli bakışlarıyla karşılaştı. Selin, babasının ne kadar acımasız olabileceğini biliyordu.

​"Ne dedi?" diye sordu Selin, sesi titreyerek.

​Kerem, arabaya binip kapıyı sertçe kapattı. Direksiyonu o kadar sıkı tutuyordu ki parmak eklemleri beyazlamıştı. Dikiz aynasından arka koltuktaki Dilara’nın korku dolu gözlerine baktı ve sonra Selin’e döndü.

​"Birinin ölmemesi için," dedi Kerem, boğuk bir sesle. "İkimizin birden ölmesi gerekiyormuş Selin. Hazır mısın?"

"Hazırım...." dedi Selin derin bir iç çekerek kader artık onların hayatına bir mühür atmıştı.

Bölüm sonu

4 yorum