İçeriğe geç

Kalp Muhafızı

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Kalp Muhafızı

Bölüm 1

KEHANET

GİRİŞ

KEHANET

İskandivanların,İngilizlerin ve Türklerin bir araya gelerek yaptıkları tek şey...Norveç ve İskoçya'nın tam ortasında büyük ve güçlü bir ada ülkesi,Vegvisir Krallığı.Kraliyetin yüzlerce yıldır taşıdığı bu isim,bir inanışa göre eski denizcilerinin fırtınalı havalarda yönlerini ilahi yardımlarla bulabilmek için kullandığı,mucizevi gücü olduğuna inanılan bir sembolden geliyor.Atalarının inançları doğrultusunda gücünü bu sembolden aldığına inanan krallık tam yedi yüzyıldır ayakta ve şimdi bir miladın en başında...

Yıl 1801.Yeni asrın ilk yılı,her şeyin başlangıcı.

Gecenin şafağa döndüğü ilk anlar yüzünü gösterirken bir bebek ağladı.Ebe kadın bebeği kollarının arasına aldı ve gözyaşları içinde başını kaldırdı.Titreyen dizlerine tutunarak ayağa kalktı ve kollarının arasındaki pembe yanaklı bu narin bebeği onu bekleyen koca adama,kralına uzattı.

"Bir kızınız oldu majesteleri" dedi heyecanla."Prensesimiz doğdu"

Orta yaşlarını çoktan geçmiş kral dört erkek çocuğun ardından hala bir kız bebek bekliyordu.Kızın kollarını arasında tuttuğunda sağ kolu,sarayın şifacısı ve kahini her zaman olduğu gibi yanındaydı.Kral onu görünce susan bebeğin gözlerine bakarken kahin öne eğildi ve derin bir nefes aldı.

"Ne oldu kahin?"dedi kral."Söyle."

Odayı derin bir sesizlik sardı.Kraliçe iki gündür çektiği sancılardan yorgun düşmüş,yarı baygındı.Krallığın sahip olduğu tüm iyi ebeler orada,kraliçenin ihtişamlı odasındaydı.Hizmetkarlar,ebeler,muhafızlar ve hatta az önce ağlayan bebek bile suskundu.Sanki herkes kahine döndü.Kahin gözlerini bebekten ayırıp yere çevirdi ve başını salladı.

"Bu o majesteleri," dedi. "Kehanetin bebeği.Tacın sizden sonraki sahibi, krallığın tek kurtuluşu ve kalbin taşıyıcısı."

Kral duyduğu cümleler karşısında kollarında tuttuğu bebeğin bir bebekten,onların biricik kızlarından daha fazlası olduğunu anladı.Sarayın gelmiş geçmiş her kahininin onlarca yıldır bulundukları bir kehanet vardı. Bir gün sarayda bir prenses doğacak ve babasının ölümünün ardından tahta o geçecekti. Onun hükümdarlığı bu zamana kadarki tüm hükümdarlıklardan farklı olacaktı. O krallık boyunca kehanetle başa geçen ve tahtta en uzun oturan kraliçe olacaktı. O krallık boyunca kehanetle başa geçen ve tahtta en uzun oturan kraliçe olacaktı. Savaşların en büyüğünü verecek,zaferlerin en büyüğünü tadacaktı.

Bu büyük kehaneti saraya ve krallığa miras bırakan tam yüz yıl önce tahtında ölen Kral Hermes'in kahiniydi.Yüz yıl boyunca her öngörüsü gerçekleşmiş,olacağını söylediği her şey tam olarak belirttiği yer ve zamanda olmuştu.Kehanet,kahinin ölümünün ardından odasındaki sandıkta bulunan bir zarftaki sararmış kağıtta yazıyordu.Kağıdın yanında iki değerli mücevher vardı. Birbirinin aynısı iki kolye... Altın ve gümüş renklerinin arasında sıkışıp kalmış birer "kalp."

"Sevgili bu kehaneti bulan kişi"

Bunu bulduysan ben ölmüşüm demektir, ne yazık... Bulduğun bu zarfı kralın huzurunda sarayın yeni kahinine teslim etmekten başka herhangi bir şey yapmayı aklından bile geçirme.Söylediklerimi yapmadığın takdirde bu satırların ve kalbin gücü sana sonsuz acıyı yaşatacaktır.

Ellerinde tuttuğun bu kalp saraya ait ve sarayda olmak onun kaderi.Onu taşıyabilecek tek insan ise günü geldiğinde doğacak prensesin ta kendisi. Kalbin sahibi kolyeyi doğduğu an takmak ve ölene kadar çıkarmamakla yükümlü.O, bu krallığın en uzu yaşayan hükümdarı olacak; o bu toprakların gördüğü en güçlü krallardan ve kraliçelerden güçlü olacak; o,tarihin en büyük savaşını verecek ve en büyük galibiyeti tadacak.Kalbin sahibi krallığın kaderidir. O yoksa krallık da yok.Eğer sahibi olmayan herhangi biri kalbin taşıyıcısı olmaya çalışırsa yaşamı uzun sürmeyecek,kalbi birkaç saat içinde duracak ve buna kimse bir sebep bulamayacak.

İkinci kolyeye gelirsek sevgili kahin, o sana aittir. İkinci kolye ellerinde olduğu sürece kalbin taşıyıcısı olan prensesin nerede olduğunu ve yaşayıp yaşamadığını hissedebileceksin.

Sevgili Majesteleri,tüm ışığım sizinle.Yıldızlar sizi aydınlatsın."

Kehanetin bulunduğu o günden beri kolye krallığın en önemli konularından biri haline gelmişti.Yalancı kahinlerin kalbin taşıyıcısı olduklarını iddia ettiği üç kraldan doğma tam yedi prenses kehanetin uğursuzluğuyla hayatlarını kaybetmişti. Sarayın şimdiki kahiniise gelmiş geçmiş en başarılı kahinlerden biriydi ve ona göre kralın ellerinde tuttuğu bu bebek,kalbin sahibiydi...

Kolye bebeğin küçük,güçsüz boynuna yerleştirilirken anne ve babasının, kral ve kraliçenin kalplerinde derin bir korku vardı. Prenses kalbin gerçek taşıyıcısı değilse diğerleri gibi birkaç saat içerisinde hayatını kaybedecekti. Geçmek bilmeyen saatler geçti. Bebek iyiydi,annesinin kendisini beslemesine izin veriyor ve bol bol uyuyordu. Saatler geçtikçe saraydaki heyecan artıyordu, kral bir kutlama yemeği hazırlığı emri vermişti. Bebek yemeğe kadar yaşarsa kalbin gerçek sahibi olduğu tüm saraya ve halka ilan edilecekti.

Ve o an geldi. Halk tarafından "akşamı göremeyeceğine" inanılan bebek sarayın balkonunda,kralın kollarındaydı. Akşam güneşi boynundaki kolyeye öyle güzel yansıyordu ki sanki herkes karanlıktayken sadece o aydınlıktaydı.

Güneş kalbi selamlıyordu, kalp güneşi.

O gece sarayın ve halkın kutlama gecesiydi.Kral tüm halkına yemekler;meyveler ve içkiler dağıttı. Tüm saray kutlamalarda eğlenirken kraliçe bebeğiyle odasınd dinleniyordu. Beşinci doğumunun böylesine uzun ve zorlu geçmesi onu çok yormuştu.Kendisini halsiz,hasta ve yorgun hissediyordu.

Kral gecenin ilerleyen saatlerinde oğulları ve kardeşleriyle eğlendiği sırada kraliçenin hizmetkarlarından birinin salona koşmasıyla ters giden bir şeyler olduğunu anladı. Endişesini sarayangöstermek istemediği için karısının odasına yürüyerek giden kral elinden gelse kraliçenin odasına koşar adım gidecekti. Yaklaşık üç yüz elli adım ve yetmiş iki merdiven basamağı sonrasında karısının odasına ulaştı ve acı haberi o an aldı.

O gün prensesin doğum günü,kraliçenin ölüm günüydü.

O gece sabaha kadar eğlenen halk,ertesi gün büyük bir yas gününe uyandı. Odadaki tüm hizmetkarların dışarı çıkması emrini veren çaresiz kral çok sevdiği kraliçesinin,biricik karısının ölü bedenini kollarının arasına almış ağlıyordu. O an kraliçenin yastığının altından ucu görünen kağıt parçası gördü. Uzanıp kağıdı ellerinin arasına aldı ve karısının ona bıraktığı son mektubu okudu.

"Ne yaparsın bimiyorum,nasıl korursun,nasıl savunursun sonsuza kadar...

Emin olduğum tek şey var sevgilim,

Kahinin avuçlarındaki kalp bizim kızımızın kalbi

ve sen onu sonsuza kadar koruyucaksın.

Sana inanıyorum,güveniyorum ve seni seviyorum.

Sevgilerle,

Biricik eşin Nalya"

O gün krallığın kader günüydü.Kraliçenin uğruna öldüğü kızı,kalbin sahibi prensesin doğduğu,kehanetin başlangıç günüydü. O gün prensesin yıllar sonra bile asla kutlamayacağı,tüm gününü yas tutarak geçireceği,hediyeler beklemek yerine kendisini annesinin mezarında bulacağı gündü.

Prenses Sara kendi annesinin ölümüne doğmuştu ve kehanet şimdiden başlamıştı,onun yaşadığı dünyada başka bir kraliçenin varlığına yer yoktu

On Sekiz Yıl Sonra,1819

Sara her yıl olduğu gibi bu yıl da doğum günü sabahını biricik annesinin mezarında geçirmişti. İçini saran yas duygusu sade siyah elbisesi ve başına geçirdiği siyah peleriniyle tüm saray halkına yansıyordu. Bugün annesine menekşeler götürmüştü. Onunla hiçbir zaman uzun uzun konuşamazdı, yanına uğrar ve sadece bir cümle kurardı.

"Ben geldim anne, hep geleceğim. "Sonra ne yapacağını bilemez, elleriyle toprağı okşar, bir süre toprağı izler ve kalkıp giderdi.

Annesini hiç tanımamıştı ama annesini çok iyi tanıyan yardımcılarından hep duyduğu bir şey vardı: Prenses annesinin kopyasıydı. Aynı annesi gibi hırçın, onun gibi zeki ve inatçıydı. Uzun koyu kestane saçları, dolgun yanakları, kırmızı dudakları ve her daim hüzünlü bakan gözleri annesinin ona en güzel mirasıydı. Ağabeylerine ve kuzenlerine göre genç yaşına rağmen oldukça içe kapanıktı. Yemeğini odasında yemeyi tercih eder, çoğunlukla okur ve yazardı.

"Majesteleri!"

Sara ona seslenen yardımcısını duyduğunda annesinin mezarından ayrılmış,sarayın bahçesinde yürüyordu. Hava bugün en az kendisi kadar kasvetliydi. Başını çevirip pelerininin altından yardımcısına baktı.

"Söyle Lara,"dedi

"Odanıza dönmek zorundasınınız. Kralın emri"

"Bu da ne demek?" diye sordu Sara,kaşları çatılmıştı.

Babası ona kolay kolay emir vermezdi, hiçbir yanlışı olmayacağını bilir ve belki de bu sarayda en çok kızına güvenirdi.

"Bana öyle söylendi efendim. Üstelik..." Otuzlu yaşlardaki kadın konuşmakta tereddüt ediyor gibiydi, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu kesindi.

"Üstelik ne?" diye sordu Sara.

"Bize siz majestelerinin önemli eşyalarını toplamamız söylendi efendim. Sanırım bir yolculuğa çıkacaksınız." Kadın nefes nefeseydi, sarayın en üst katından buraya koşa koşa gelmişti. Sara kadına şaşkınlıkla baktı. Yolculuk da nereden çıkmıştı?

"Yolculuk mu?" diye sordu hayretler içinde. "Gidip onunla konuşacağım."

Sara sarayın girişine yönelirken yardımcısı da onun adımlarına yetişmek için koşar adım ilerliyordu. " Fakat kendisi çok öfkeli görünüyordu, odanıza gitmenizi emretti"

Sara cevap bile vermedi. Hızla saraya girdi ve siyah pelerininin başlığını çıkarıp merdivenleri bir bir çıktı. Yardımcısı da peşindeydi, kadın artık yorgunluktan bayılmak üzereydi ama prensesin her anında yanında olma zorundaydı, yani bayılamazdı.

Kralın çalışma odasına ulaştıklarında Sara başını kaldırıp kapıdaki muhafızlardan birinin yüzüne baktı. Başıyla kapıyı işaret etti.

"Üzgünüm majesteleri, içeriye kimseyi, sizi bile alamamam için tenbihlendim."

Sara muhafızların kendisine asla dokunamayacaklarını biliyordu. Duyduğu cümleleri umursamadı, onlara doğru yürüdü ve kapıyı açıp içeri girdi. Babası öfkeyle kapıya döndüğünde kızı çoktan içerideydi. Yardımcısını bile kapıda bırakmış, hiçbir şeyi umursamadan içeri girmişti.

"Sara!"

"Baba"

Aralarında hiçbir zaman klasik bir kral-prenses ilişkisi olmamıştı, bambaşka bir yüzyıldan gelen bir baba-kız gibiydiler her zaman.

"Sana odana gitmeni emretmiştim, üstelik içeri alınmamanı da söylemiştim!" dedi kapıdaki muhafızlara duyurmak için sesini yükselterek.

Sara babasının çalışma masasının önünde durmuş umursamazca ve aynı zamanda neler olup bittiğinin merakıyla etrafına bakınıyordu. Babası her zamanki ihtişamlı kıyafetleriyle masasında oturmuştu. Masanın sağ tarafında ayakta dikilen iki uzun ve geniş omuzlu adamın kıyafetleri şövalye olduklarını hemen ele veriyordu.

"Odama gideceğim," dedi Sara. "Ama bilmek istiyorum."

Babasının ne kadar gergin bir gün geçirdiği her halinden belliydi; gözleri kızarmış, göz altı torbaları belirginleşmişti. Sara babasını böyle görünce durumunun ciddi olduğuna hemen ina oldu.

"Ne bilmek istiyorsun?"

Sara endişeyle konuştu. "Yolculuğa çıkacakmışım. Beni nereye ve neden gideceğimi bilmeden öylece dışarı atacak değilsin, değil mi ?"

"Seni dışarı atmıyorum Sara!" dedi babası öfkeyle. Kral kendisini iyi hissetmiyordu, başını ellerinin arasına aldı ve alnını ovdu.

"Şifacıyı çağırmamı ister misiniz majesteleri?" diye sordu şövalyelerden biri; diğerine göre daha kısa boylu ve daha gençti. Üzerlerindeki gümüş rengi savaş kıyafetleriyle asla zarar görmeyeceklermiş gibi duruyorlardı. En azından Sara o an onları süzerken öyle düşünmüştü.

"Hayır, hayır beyler. İyiyim." Kral sakinleşmeye çalışarak Sara'ya döndü, başını salladı. Kızını o adar seviyordu ki ona karşı asla bir hükümdar tavrına bürünemiyordu, yelkenlerini suya indirdi ve anlatmaya başladı.

"Savaş geliyor," dedi Kral.

Sara tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Eli istemsizce boynundaki kolyeye ve ucundaki kalbe gitti. Kendini ne zaman kötü hissetse kalbi tutardı, sanki o kalp içinde annesinin sonsuz sevgisini taşıyordu.

"Büyük yıkım olacak Sara," dedi hüzünle. "Tek istedikleri sensin, kalbin sahibi."

"Ben mi ?" diye sordu Sara, hayretler içinde. Kral başını salladı.

"Kral Noyan seni kraliçesi yapmak istiyor. Kolyenin sahibi olarak o krallığın başında olduğun sürece yenilmez olacaklarını sanıyorlar."

"Buda ne demek? Benimle evlenmek mi istiyor ? Adam seksen beş yaşında!"

Kral başıyla onayladı. "İşte bu yüzden seni buradan göndermek zorundayım Sara. Sana zarar gelmesi bu toprakların felaketi olur."

"Peki ama nereye?"

"Seni büyük halan Helda'nın yanına, adanın saraya en uzak yerine göndereceğim Sara... Savaş bitene kadar senin için en güvenli yer orası."

Oda bir süreliğine sessizleşti. Kulaklara gelen tek ses Sara'nın ağlamamak için aldığı o derin ve titrek nefesin sesiydi.

"Peki ya sen?" dedi Sara titreyen dudaklarıyla, eli hala kalbindeydi. "Ağabeylerim? Kuzenlerim?"

"Biz burada kalıp savaşmak zorundayız. Bunu biliyorsun."

Kral derin bir nefes aldı. "Sana en iyi şövalyelerimi veriyorum.

Hazar ve kardeşi Atlas."

Sara başını çevirip masanın yanında duran iki adama baktı. İkisi de krala olan saygılarından yere bakıyordu. İkisinin de elleri arkalarında birleşmişti. Uzun boylu olanın sağ elinin üzerindeki kesil net bir şekilde göze çarpıyordu. O Hazar olmalıydı, Sara'nın henüz görmediği yüz hatları kabaca daha olgun duruyordu. Atlas ise Sara ile aynı yaşlarda olmalıydı. Birbirlerine o kadar benzemiyorlardı ki kardeş oldukları asla anlaşılmıyordu. Hazar'ın koyu kahverengi saçları vardı, Atlas'ın saçları ise koyu sarıydı. Hazar esmere yakınken Atlas resmen bembeyazdı. Sara iki şövalyeyi dehşet içinde süzdükten sonra korkuyla babasına döndü. Bu gerçekten oluyor muydu?

"Yanınızda onların seçtiği beş yetenekli şövalye daha olacak. Yanlızca önemli eşyalarını alacaksın Sara çünkü yolculuğunuzu at üzerinde yapacaksınız."

"Ben..." dedi ve sustu Sara, ne diyeceğini bilemiyordu.

"Artık hazırlanman lazım," dedi babası." Yoksa güneş batana kadar yeterince yol alamayacaksınız."

"Peki benim burada kalmam savaş için daha iyi değil mi?" diye sordu Sara çaresizce. "Kolyenin sahibi benim! Ben buradaysam topraklarımız koruma altında olur!"

"O öyle değil güzel kızım..." dedi kral çaresizce. "Sen hala bir prensessin, kehanetin gerçekleşmesi için önce benim ölmem ve senin kraliçe olman gerekiyor. Lütfen artık daha fazla soru sorma. Git ve hazırlan. Yolculuk boyunca kolyeni asla boynundan çıkarmayacaksın, bunu unutma. Ve si de unutmayın," dedi kral iki şövalyesine dönerek. "Kalp bize Sara'nın yerini ve nasıl olduğunu gösterebilecek tek güç. Kolye prensesin boynundan asla çıkmayacak."

Şövalyeler başlarını salladı. Kral ayağa kalkıp birkaç ağır adım attı ve Sara'nın yanı başında durdu. Kızını kolları ile sardığında Sara kendini ağlamamak için zorluyordu. Sarılmaları kısa ve hızlıydı, ikisi de çok zamanları olmadığını biliyordu. Ayrıldıklarında kral şövalyelerden uzun boylu olana döndü ve ona son cümlelerini kurdu.

"Kızımı sana emanet ediyorum Hazar. Fakat sen yanlızca onun, prensesin değil kalbin de koruyucususun, unutma. Sen artık bir Kalp Muhafızı'sın."

Şövalyeler saray için olmazsa olmazlardandı. Hazar ve kardeşi Atlas çoçukluklarından beri birer şövalye olmak için yetiştirilmişlerdi ve Hazar'ın yönettiği elli kişilik birincil şövalye ekibinin ismi Saray Muhafızlarıydı.

Saray Muhafızları sarayın kapıları ardında, onların çok gerisinde kalacaktı. Birileri Saray Muhafızı olmaya devam edecekti elbette ama Hazar artık yanlızca bir Kalp Muhafız'ıydı. Artık onun tek görevi inatçıbir kızı ve onun kalpli kolyesini korumatı...

Bölüm sonu

17 yorum