Ankara sabahları her zaman aynı kokardı.
Soğuk, biraz gri ve biraz da acele.
Gökçe, üniversitenin kapısından içeri girerken atkısını biraz daha sıkı sardı. Hava düşündüğünden keskin çıkmıştı. Elindeki kahve bardağından yükselen buhar yüzüne çarpıyor, ama içini ısıtmaya yetmiyordu.
Bugün diğer günlerden farklı değildi.
Ya da o öyle sanıyordu.
“Of ya, yine geç kalacağım…” diye mırıldandı kendi kendine.
Adımlarını hızlandırdı. Kampüs kalabalıktı. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, kimse kimseye bakmıyordu. Gökçe de o insanlardan biriydi aslında. Kendi dünyasında, kendi planlarında yaşayan…
Ta ki o sesi duyana kadar.
Bir motor sesi.
Ama öyle sıradan bir ses değil.
Keskin, dikkat çeken… insanı istemeden dönüp baktıran bir ses.
Gökçe istemeden başını çevirdi.
Ve onu gördü.
Siyah bir motor. Üzerinde siyah montlu biri. Kaskını çıkardığında saçları hafifçe dağılmıştı. Yüzü net seçilmiyordu ama… bir şey vardı. Sert, mesafeli ama aynı zamanda garip bir şekilde çekici.
Gökçe birkaç saniye bakakaldı.
Sonra kendine geldi.
“Ne bakıyorsun ya…” diye fısıldadı, gözlerini kaçırarak.
Ama artık geç kalmıştı.
Çünkü o da bakıyordu.
Motorun üzerindeki adam… Tugay… gözlerini kısa bir an için Gökçe’ye çevirmişti. Uzun uzun değil. Sadece bir an.
Ama o an, olması gerekenden biraz daha uzun sürdü.
Gökçe’nin kalbi sebepsiz hızlandı.
“Saçmalama,” dedi içinden. “Tanımıyorsun bile.”
Adımlarını hızlandırdı, neredeyse koşarak binaya girdi.
Ama aklında kalan şey ders değildi.
O bakıştı.
Ders boyunca defterine bir şeyler karalamaya çalıştı ama zihni sürekli dağılıyordu. Hocanın sesi arka planda bir uğultuya dönüşmüştü.
Kalemini çevirdi.
Sonra durdu.
“Ne saçma…” diye düşündü.
“Alt tarafı bir adam.”
Ama içindeki o huzursuz merak gitmiyordu.
Ders çıkışı arkadaşlarıyla yürürken bile farkında olmadan etrafına bakıyordu.
Sanki tekrar görecekmiş gibi.
Sanki görmek istiyormuş gibi.
“Gökçe!” diye seslendi arkadaşı.
“Ha? Ne?”
“Dinlemiyorsun sen ya. Neye daldın?”
“Yok bir şey…”
Ama vardı.
Ve o şey tam karşısında duruyordu.
Aynı motor.
Aynı adam.
Tugay, motoruna yaslanmış birini bekliyordu. Gözleri bu sefer saklanmıyordu. Direkt, net.
Gökçe durdu.
Bir saniye.
İki saniye.
Kalbi hızlandı.
“Yürü Gökçe,” dedi arkadaşı hafifçe çekerek.
Ama Gökçe’nin adımları ağırlaştı.
Geçip gidebilirdi.
Hiç tanışmadan.
Hiç konuşmadan.
Ama o an… hayatın o küçük kırılma anlarından biriydi.
Ve Gökçe, istemeden de olsa, o ana biraz fazla baktı.
Tugay hafifçe başını eğdi.
Ne selam ne gülümseme.
Sadece fark ettiğini belli eden küçük bir hareket.
Gökçe’nin nefesi takıldı.
Sonra başını çevirip yürüdü.
Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.
O günün akşamında Gökçe odasında yalnız otururken aynı soruyu kendine sordu:
“Ben neden durdum?”
Cevap basitti.
Ama kabul etmek zordu.
Çünkü bazı insanlar hayatına girdiği anda…
Henüz hiçbir şey olmamışken bile…
Bir şeyleri değiştirmeye başlar.
Ve Gökçe bunu ilk kez hissediyordu.