Sarayın batı kulesine uzanan alt koridorlar, taht odasındaki o ağır atmosferden uzak olsa da kasvetli bir sessizliğe sahipti. Muhafız, Niel'i çok kabaca olmasa da sıkıca tutarak yürüyordu. Küçük çocuğun dikişleri sökülmüş eski gömleği ve çelimsiz bacakları her adımda havada yalpalamasına sebep oluyordu.
Niel ise sesini dahi çıkarmıyordu. Çenesini göğsüne bastırmış, gözlerini kapamış ve zihninde o eski, tanıdık savunma mekanizmasını çalıştırmaya başlamıştı.
"İtiraz etme. Bir şey isteme. Nereye götürürlerse oraya git. Eğer canını acıtırlarsa çığlık atma, çünkü çığlık atmak sadece darbenin şiddetini artırır."
Geçmiş hayatında, babasının bodrum katındaki o nemli odaya kilitlendiği ilk günü hatırladı. O zamanlar ağlamıştı, kapılara vurmuştu, medet ummuştu. Aldığı tek karşılık ise kaburgalarını kıran tekmeler olmuştu. Yeniden doğup bu sarayın kulesine kapatıldığında ise artık bağırmayı çoktan unutmuştu. Üç yaşındaki bu minicik bedenin kimyası, zihnindeki o travmatik tecrübelerle birleşince ortaya ürkütücü derecede uysal, kuzu gibi bir kabulleniş çıkarıyordu.
Muhafız, koridorun sonundaki kalın ahşap kapıyı açtı ve Niel'i içeriye bıraktı.
Niel'in çelimsiz dizleri taş zemine çarptı. Canı yandı, diz kapaklarındaki derinin sızladığını hissetti ama ağzından sadece küçük, boğuk bir nefes kaçtı. Hemen toparlanıp refleks olarak odaya göz gezdirdi. Zihnindeki hayatta kalma güdüsü anında çalışmaya başlamıştı.
"Kaçış noktası var mı? Saklanacak bir yer var mı? Bana zarar verebilecek eşyalar nerede?"
Oda, şatodaki bir zindandan ziyade mütevazı bir konuk odasını andırıyordu. Yerde tozlu da olsa taş zemin temizdi. Odanın köşesinde eski bir yatak, üzerinde kalın bir battaniye ve küçük bir ahşap masa duruyordu. Pencereler yüksekteydi ve demir parmaklıklarla kaplıydı.
"Burada oturup efendinin emrini bekleyeceksin," dedi muhafız düz bir tonla.
Kapı kapandı ve kilit sesi oda içinde yankılandı.
Niel bir süre yerinden kıpırdamadı. Sırtını hemen arkasındaki taş duvara dayadı. Dizlerini karnına doğru çekti, ellerini bacaklarının etrafına doladı ve minicik bedenini olabildiğince küçülttü. Alt dudağını ısırdı. İri mavi gözleri dolu doluydu. Yanaklarına süzülmek isteyen yaşları gözlerini hızlı hızlı kırpıştırarak engellemeye çalıştı. Ağlamak zayıflıktı. Ağlamak, eziyet edenlere koz vermek demekti.
"Beni öldürmediler..." diye düşündü içindeki 17 yaşındaki ruh. "O taht odasındaki adam... Dük dedikleri o devasa savaşçı... Beni öldürmedi. Ama bu beni sevdikleri anlamına gelmez. Sadece geçici bir mahkumum. Eski imparatorun istenmeyen piçiyim."
Minik elleriyle vücudunu kontrol etti. Hizmetçi gömleğinin altındaki morluklar hâlâ sızlıyordu. İsyan gününden önce, sarayın başhizmetçisi yemek yürüttüğünü sanarak onu süpürge sapıyla dövmüştü. Oysa Niel sadece çöpe atılacak olan küflü bir ekmek parçasını almaya çalışıyordu. Üç yaşındaki bedeninin biyolojik açlık dürtüsü, zihnindeki yetişkin mantığına bazen galip geliyordu.
Açlık...
Midesi öyle bir burkuldu ki Niel minik ellerini karnına bastırmak zorunda kaldı. Günlerdir düzgün tek bir lokma girmemişti boğazından.
"İmparator ve Dük... Beni bu odaya kapatıp açlıktan ölmeme mi izin verecekler? Kanunlar infaza izin vermiyorsa, sessizce yok olmamı mı sağlayacaklar?"
Bu fikir Niel'e hiç de mantıksız gelmedi. Zaten iki hayatında da kimse onu yaşatmak için çaba sarf etmemişti. Başını dizlerinin arasına gömdü ve kapının ardından gelen sesleri dinlemeye başladı.
Aynı saatlerde, sarayın ana binasındaki çalışma odasında yoğun bir hava hâkimdi.
Masanın üzerinde haritalar, imparatorluk mühürleri ve fetih sonrası düzenlenmesi gereken acil evraklar yığılıydı. Yeni İmparator Arthur, üzerindeki ağır armor parçalarını çıkarmış, sade bir pelerinle masanın başında duruyordu.
Hemen karşısında ise kardeşi Dük Gabriel von Eisner, masanın kenarına yaslanmış, elindeki haritayı inceliyordu.
İmparator Arthur başını evraklardan kaldırıp kardeşine baktı. "Kuzey birliklerinin durumu nasıl Gabriel? Yarın başkentteki güvenliği tamamen devralabilirler mi?"
"Birlikler hazır abi," dedi Gabriel. Sesi yorgun ama sakindi. "Şehrin kapıları kontrol altında. Birkaç gün içinde başkentteki düzen tamamen sağlanır."
Arthur hafifçe başını salladı. Ardından aklına gelen bir detayla kaşlarını çattı. "Şu odaya kapattığın çocuk... Eski İmparator'un gayrimeşru oğlu. Gerçekten onunla ne yapacaksın?"
Gabriel haritayı katlayıp masaya bıraktı. "Bilmiyorum abi. İnfaz etmeyi sen de istemedin, zaten kanunlara da vicdana da aykırıydı. O çocuk bir tehdit oluşturamayacak kadar küçük ve çelimsiz."
"Çelimsiz mi?" Arthur derin bir iç çekti. "Gabriel, o çocuk sadece çelimsiz değil, bakımsızlıktan mahvolmuş halde. Öz babası olacak o adam çocuğu kulede resmen çürümeye terk etmiş."
Gabriel'in zihninde o an taht odasındaki sahne canlandı. Minicik bir bebeğin kılıcın önünde dikilip öne eğilmesi... Gözlerinde korkudan ziyade, ölüme alışmış bir kabulleniş vardı. En çok da elini kaldırdığında çocuğun başını korumak için büzülmesi dikkatini çekmişti.
"Çocuğun vücudunda taze morluklar vardı," dedi Gabriel. Sesinde derin bir rahatsızlık vardı. "Biz sarayı basmadan önce de orada eziyet görüyormuş."
Arthur kardeşine baktı. "Peki ne yapacaksın? Burada sarayda bırakırsan, yeni kuracağım düzen içinde o çocuk birilerinin elinde oyuncak olur. Kimse ona acımaz."
Gabriel bir süre düşündü. "Geçici olarak Kuzey'e götüreceğim."
Arthur kaşlarını kaldırdı. "Kuzey'e mi? Consort Rowan bu işe ne diyecek?"
Gabriel'in dudakları hafifçe kıvrıldı. "Rowan... O çocuğu gördüğünde o saray hizmetçilerine lanet okur, biliyorsun. Rowan'ın şefkati meşhurdur. Çocuk biraz toparlanana, ne olacağı netleşene kadar Eisner Kalesi'nde güvenli bir şekilde kalır. Göz önünde olmaz."
Arthur kardeşinin omuzuna elini koydu. "Nasıl istersen Gabriel. Çocuk senin sorumluluğunda. Yine de tedbiri elde tut. Eski rejimin kırıntıları onu kullanmaya kalkmasın."
"Kullanacak bir durumları yok abi," dedi Gabriel. "Çocuğun tek derdi hayatta kalmak gibi duruyor."
Gece yarısına doğru kule odasındaki soğuk iyice bastırmıştı.
Niel, odanın köşesinde yere büzülmüş halde oturuyordu. Açlık karnında devasa bir sancıya dönüşmüştü. Dudakları kuruluktan çatlamıştı. Biyolojik olarak üç yaşında olan bedeni titriyordu ama Niel zihnini başka şeylere odaklamaya çalışıyordu.
"Yemek getiriceklerini söylemişti.. Yalan... Herkes yalan söylüyor"
"Düşünme. Açlığı düşünme. Soğuğu düşünme. Geçmiş hayatında da günlerce aç kaldın. Dayanabilirsin. Eğer bağırırsan muhafız içeri girer ve seni azarlar."
Tam o sırada kapının dışındaki kilit mekanizması gıcırdadı.
Niel anında gözlerini açtı. Bedenindeki bütün kaslar kaskatı kesildi. Nefesini tuttu. Ellerini hızla yüzünün önüne koydu, başını dizlerinin arasına gömdü.
"Geliyorlar... Yine bir şey mi oldu?"
Kapı yavaşça açıldı. İçeriye giren kişi bir muhafız değildi.
Giren kişi, devasa cüssesi ve peneriyle bizzat Dük Gabriel von Eisner'di.
Gabriel içeri adım attığında gözleri hemen köşede büzülmüş olan minik karartıya kaydı. Oda soğuktu. Yatakta battaniye duruyordu ama çocuk yerdeki taşın üzerinde kıvrılmıştı.
Gabriel ağır adımlarla çocuğa doğru yürüdü. Çizmelerinin sesi odada yankılandı. Her adımda Niel'in minicik bedeni daha da büzülüyordu.
Gabriel, çocuğun birkaç adım önünde durdu.
"Neden yatakta yatmıyorsun?" diye sordu Gabriel. Sesi sert değildi, aksine oldukça sakindi.
Niel cevap vermedi. Dili damağına yapışmıştı. Ayrıca bir mahkumun konuşmaya hakkı olmadığını düşünüyordu. "Sessiz kal. Cevap verme."
Gabriel çocuğun bu aşırı korkusuna üzüntüyle karmaşık bir anlam veremeyişle baktı. Dizlerinin üzerine çöktü.
Gabriel arkasındaki muhafıza işaret etti. Muhafız içeriye ahşap bir tepsi bıraktı ve çıktı. Tepsinin üzerinde sıcak bir kase çorba, taze bir somun ekmek ve bir bardak su vardı.
Sıcak yemeğin kokusu odaya yayıldığı an, Niel'in zihnindeki tüm savunma mekanizmaları bir anlığına sarsıldı. Açlıktan kıvranan midesi yüksek bir sesle guruldayarak tepki verdi.
Niel utançla ve korkuyla gözlerini daha da sıkı kapattı. Midesinin ses çıkardığı için kızılacağını sandı.
Gabriel tepsiyi alıp Niel'in önüne koydu.
"Ye bakalım," dedi Gabriel yavaşça. Sesi son derece sakindi.
Niel yavaşça başını kaldırdı. İri mavi gözleri, önce yerdeki buharı tüten çorbaya, sonra taze ekmeğe, en sonunda da karşısında duran adama kaydı.
"Bu bir test mi?" diye düşündü Niel. "Yemeğe uzandığım an elimi mi çekecek? Önceki gibi abim yemeğini bana uzatıp tam alacakken elimi yakmıştı. Bu adam da mı aynısını yapacak?"
Niel yemeğe hemen uzanmadı. İki elini de önünde birleştirdi. Başını hafifçe öne eğdi.
Gabriel, çocuğun bu çekingenliğini görünce iç çekti. "Aç olduğunu biliyorum. Yemek temiz, korkmana gerek yok. Ye."
Niel, adamın sesindeki o yumuşak ama net tonu duyunca yavaşça minik elini öne çıkardı. Gözleri hâlâ Gabriel'in ellerindeydi. Titreyen parmaklarıyla ekmekten minicik bir parça kopardı.
Darbe veya azarlık gelmedi. Gabriel sadece sabırla onu izliyordu.
Niel minik ekmek kırıntısını ağzına attı. Taze ekmeğin tadı diline değdiği an, gözlerinden istemsizce bir damla yaş süzüldü. O kadar lezzetliydi ki... Hayatı boyunca yediği tek şey küflü, taşlaşmış artıklar ve ekşimiş çorbalardı.
Niel ekmeği çiğnerken dudaklarını büzdü. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Yanağına düşen o tek damla yaşı hemen silmek için minik kolunu yüzüne sürttü.
Gabriel, çocuğun bir kırıntı ekmeği yerken bile sessizce gözyaşı dökmesini izlerken içten içe üzüldü.
"Yavaş ye, boğazında kalmasın," dedi Gabriel ayağa kalkarak. "Yarın uzun bir yolculuğumuz var."
Niel ekmeği çiğnerken duraksadı. İri gözlerini Gabriel'e kaldırdı."Yolculuk mu? Beni nereye götürecekler?"
Gabriel kapıya doğru yürüdü. Çıkmadan önce durup başını geriye çevirdi.
"Adın Niel, değil mi?"
Niel korkudan büzülen sesiyle, neredeyse fısıltı gibi minicik bir ses çıkardı: "E-evet..."
Gabriel başını hafifçe salladı. "Tamam Niel. Yemeğini bitir ve yatağa geç. Yer soğuktur, hasta olursun."
Kapı kapandı.
Niel odada tek başına kaldı. Önündeki tepsiden yayılan sıcak koku odadaki soğuğu kırmıştı. Niel, kaseyi iki eliyle kavrayıp çorbayı büyük bir iştahla içmeye başladı. Ekmeğin geri kalanını da küçük ısırıklarla bitirdi. Hayatında yediği en lezzetli yemekti. Ve belkide yediği ilk normal yemekti.
Yemek bittiğinde Niel yavaşça ayağa kalktı. Gabriel'in sözünü hatırladı,
"Yatağa geç."
Emirlere uymak zorundaydı. Yatağa doğru emekledi, kalın battaniyenin altına girdi ve minicik bedenini kıvrık hale getirdi.
"Kuzey..." diye düşündü, gözleri kapanırken. "Beni Kuzey'e götürecek. Dük Gabriel'in kalesine. Orada ne olacağını bilmiyorum ama verilen her işi yaparım. Sessiz kalırım. Varlığımı unuttururum."
Niel, iki hayatında ilk kez karnı tok ve huzursuz da olsa derin, rahat bir uykuya daldı.