Annem hep derdi ki, “Bazen insan, en çok sustuğunda bağırır.” O zamanlar anlamazdım, lakin şuan her gün daha iyi anlıyorum. Suskunluk… içimde biriken bütün cümlelerin mezarlığı gibi. Söylemediğim, söyleyemediğim, söylesem bile anlaşılmayacağını bildiğim her şey, bu sessizliğin içinde boğulup gidiyor.
Bu sabahta yine aynı sessizlik var evin içinde. Sanki hava ağırlaşmış gibi, sanki duvarlar üzerime doğru eğiliyor da nefes almak zorlaşıyor.
Mutfaktan annemin bardakları sert sert yıkama sesi geliyor. Lavabonun başında hep aynı hareketleri yapıyor, ama sanki farkında değil; elleri hızlı, yüzü ifadesiz. Televizyonun sesi salonun kapısından taşmış, babam her zamanki gibi kanallar arasında geçiş yapıyor. Bir iki sandalye gıcırdıyor, mutfak taburesi çekiliyor, ince belli bardakların tıngırtısı geliyor. Bunların hepsini dinliyorum… çünkü bu evde sessizleri okumak çok erken öğreniliyor.
“Kumsal” Annemin sesi yankılanıyor koridorda. “Çayı getir kızım!” Tepsiyi hazırlarken ellerim titriyor. Ama Kasım’ın soğukluğundan değil… babamla göz göze gelme ihtimalinden. Tepsiyi masaya bıraktığım esnada babam, gazetesini katlarken bir taraftan da suratıma bakmadan konuşuyor:
“Yine öğlene kadar uyumuşsun”
“Bugün tatildi baba.” Başını kaldırıp gözlerini suratıma saplamasının ardından “Tatildi, tatildi…Hayat bu kadar kolay mı sana göre? Sen bu gidişle hiçbir yere ulaşamayacaksın, hiçbir şey başaramayacaksın!”
Kelimeler kalbimde düğümleniyor. “Ben sadece yorgundum,” diyorum ama o dinlemiyordu. “Yorgunmuş…” diye tekrarlıyor, dudaklarının kenarını küçümseyen bir ifadeyle yukarı kıvırıp daha da ağır konuşmaya devam ediyor, sesi bütün evde yankılanıyor.” Hayat yeni başlıyor Kumsal hanım, sen daha başlamadan pes etmişsin” annem araya giriyordu:
“Rıza, yeter artık. Kızı sabah sabah rahat bırak.” Ama babam için bu kelimeler susmasına yetmezdi. ”Ben sustukça o da susuyor! Böyle olmaz, insan ne istediğini bilmeli.”
İçimde biriken kelimeler boğazıma saplanıyor söyleyemiyordum. Çünkü biliyorum… konuşursam babam daha da ileri gidecek bu sefer annem arada kalacaktı. O yüzden çayımı alıp balkona doğru yöneldim.
Balkona çıktığım anda Kasım ayının serin rüzgarı bembeyaz tenim ve kahverengi saçlarımla buluşuyordu. Derin bir nefes aldım ama içimdeki düğüm çözülmedi. Gökyüzü puslu, güneş asla gözükmüyor. Sanki benim içimle yarışıyor hava; ben ne kadar karışıksam, bulutlarda o kadar karmaşık.
Yan taraftan abim Toprak kalın ve bir o kadar ciddi ses tonuyla seslendi:
“Kumsal” balkonda sigara yakmış ela gözlerini üzerime dikmiş bana bakıyordu:
“Yine babamla mı atıştın sen?” Gözlerimi kaçırarak… “Hayır sadece bu bizim evin günlük rutini.” Abim gülüyor ama aynı zamanda sesindeki o kırgınlık anlaşılıyordu. “Rutin ha? Zaten normal bir evde bu kadar kavga gürültü olmazdı Kumsal.”
Ona gülmeyi o kadar çok istiyordum ki o an ama beceremiyordum. Sessizliğin aramızda uzadığı sırada sigara dumanının arasından bana bakıp titreyen sesi ile beraber yavaşça konuştu. “Sen çok susuyorsun, her şeyi içine atıyorsun. Bir gün patlayacaksın. Farkındasın değil mi?” Sözleri kalbime dokundu. Haklıydı ama benim patlamaya da cesaretim yoktu.
“Ne yapayım ki, abi? Konuşsam da bir şey değişmiyor”
Başını iki yana sallayıp alnındaki kırışıklığı derinleştirdi. “Bazen konuşmasan da değişir. Ama burası seni boğuyor, biz sana iyi gelmiyoruz, babamlar sana kırgınlıktan başka bir şey vermiyor. Kumsal, buradan gitmen lazım.”
“Nereye gideyim?” Diye sordum fısıltı gibi
“Bilmem, ama bu evde kaldığın sürece kendi sesini bulamayacaksın.”
O anda ikimizde sustuk. Sokaktan gelen çocuk sesleri, uzakta bir araba kornası, bir köpek havlaması… Hepsi birbirine karışmıştı. O an fark ettim ki yıllardır bu ailedeydim ama hiçbir zaman buraya ait olmamıştım.
Belki de Toprak haklıydı. Belki de bu ev bu şehir… benim için fazla küçüktü.
Ve tam o anda, farkında olmadan bir karar verdim. İçimde kıpırdayan, adını koyamadığım bir his var. Belki bir kaçış, belki bir arayış…
Ama nereden bilebilirdim ki, içinde bulunduğum kaçış bir gün bu Kumsal’ı Deniz’ ile bir tutacak?