Meni’nin yalnızlığı alışkanlık haline gelmişti. Kimse onunla konuşmaz, o da kimseyle konuşmayı denemezdi. Sabahları koridorda sessizce yürür, sırasına oturur ve kitaplarına gömülürdü. Okul onun için bir zorunluluktu, arkadaşlık ise gereksiz bir çabaydı. Hayatındaki tek renk, Lidya’ydı. Lidya, Meni'nin tek arkadaşıydı. Bazen fazla konuşsa da, her zaman Meni’nin yanındaydı.
Bir sabah, okulun bahçesi her zamankinden daha hareketliydi. Yeni bir öğrencinin geleceği haberi herkesin dilindeydi. "Dian," dedi Lidya, Meni’nin kulağına eğilerek, "Görünüşe göre bu çocuk efsanevi biriymiş! Okula transfer olmuş ve çok havalıymış."
Meni omuz silkti. "Ne fark eder ki? Gelir, popülerlerin arasına karışır ve hayatına devam eder."
O anda, bir hareketlilik oldu. Dian, okulun kapısından girdi. Uzun boyu, düzgün fiziği ve göz alıcı gülümsemesiyle sanki bir film yıldızı gibiydi. Kalabalık arasında ilerlerken, Meni onu uzaktan izledi. O anda bile fark etti: Dian'ın dış görünüşü kadar bakışlarında da bir şeyler vardı, sanki bir sır saklıyormuş gibiydi.