Meydandaki hengame tam anlamıyla zıvanadan çıkmıştı. Arabaların klakson sesleri, davul zurnanın güm güm vuran ritmi ve mahalle teyzelerinin "Çocuğum çekilsene arabanın önünden, elbisem kirlenecek!" bağrışmaları birbirine karışıyordu.
Sema elindeki duvağını düşürmemeye çalışarak feryat ediyordu: "Merve! Gelin arabasının arkasına 'Mutluyuz' yazmışlar sadece! Ben sana 'İki Gönül Bir Olunca' yazdıracağız demedim mi, bu ne düzlük!"
Selin Abla kucağında ağlayan Toprak’la sağa sola koştururken Sarı Uğur’u yakaladı: "Uğur! Çocuğun şapkası nerede? Güneşin alnında kaldı oğluşum, hiç mi organizasyon kabiliyetin yok senin!"
Uğur cebinden emziği çıkarıp telaşla Selin’e uzattı: "Hatun valla bagajda kaldı, Sinan’la bagajın kilidini açamadık ki!"
Tam o sırada Sinan abimle Ali gülüşerek bizim grubun yanına doğru yanaştı. Ali’nin lacivert takımı, taranmış saçları ve kirli sakalları gerçekten çok göze çarpıyordu ama adamın derdi o an hiç de kimseye bakmak değildi. Sıcakta ceketini çoktan tek omzuna atmış, kravatını hafifçe gevşetmişti.
Sinan abim direkt Selin Abla’yla Uğur’un arasına dalıp "Yenge darlama adamı, arabanın bagaj kilitlendi diyorum sana, çilingir mi çağıralım bu düğün gününde!" diye söze girdi.
Ali de kıkırdayarak Uğur’un omzuna pat pat vurdu. "Uğur, göreve çıksan bu kadar terlemezsin oğlum, sal çocuğu artık. Sinan bak yine kilitledin dimi arabayı?"
"Oğlum kilit kendiliğinden düştü diyorum, ne alakası var benimle!" diye bağırdı Sinan abim gülerek.
O curcunanın ortasında Ali’nin bakışları bir anlığına bizim kızlar grubuna, ordan da bana kaydı, beni görünce gözlerinde çok kısa, tamamen insani bir şaşırma anı yaşandı. Hani birini hep pijama veya eşofmanla görüp birden derli toplu görünce insan bir an aksar ya, aynen öyle.
Ama hiçbir şey söylemedi. Sadece sakallarının arasından o bildik çocuksu gamzesi hafifçe belirdi, doğrudan Sinan abimin ensesine bir tane patlatıp laf attı:
"Oğlum Sinan, mahalledeki herkes giyinmiş kuşanmış, bir tek sen hâlâ karakoldan yeni kaçmış gibi duruyorsun. Şu yakanı düzelt bari, rezil olacağız ele güne."
Sinan abim hemen yakasını toparlamaya çalışıp Ali’ye dirsek attı. "Ulan Ali, sanki sen podyuma çıkıyorsun! Ceketi omzuna atmış karizma kesiliyor bana burada."
"Benim duruşum yeter koçum," dedi Ali gülerek.
"Hadi hadi, konvoy kalkıyor!" diye bağırdı Zeynep oradan. "Gizem arabanın sunroof'undan video çekecek, herkes arabalara!"
Ali ceketini sırtına geçirip Sinan’ın koluna girdi. "Yürü Sinan, damat kaçmadan şu konvoyun başını çekelim de Uğur’un bagajını halledelim."
Konvoy korna sesleri eşliğinde mahalleden dalga dalga süzülerek çıkarken ortalık tam bir şenlik alanına dönmüştü. Önde gelin arabası, arkasında Sinan abimlerin araçları ve mahallelinin konvoyu... Zeynep ile Gizem önümüzdeki arabanın camından sarkıp video çekiyor, Jülide yanımda gelin arabasına el sallıyordu.
Düğün salonuna girdiğimizde içerideki o ağır orkestra müziği ve ışıklandırmalar atmosferi iyice ısıtmıştı. Merve organizasyonun başında arı gibi koşturuyor, kimin hangi masaya oturacağını elindeki kâğıttan kontrol ediyordu.
"Kızlar!" dedi Merve bizi karşılayıp sesi bastırmaya çalışarak. "Gençler masasını sahnenin hemen sağ tarafına yazdım. Mahalle teyzeleri Mükerrem Teyzelerle birlikte sol tarafta, Uğur Abi ile Selin Abla da çocuk rahat etsin diye çıkışa yakın masada!"
Masaya doğru geçtiğimizde kızlar sırayla yerleşti. Tam karşımızdaki masaya da bizim erkekler grubu oturmuştu; Sinan abim, Ali, Uğur ve mahalleden birkaç genç daha. Ali ceketini sandalyesinin arkasına asmış, kollarını kıvırmış bir halde masadaki muhabbete dahil oluyordu.
Düğün salonundaki o ilk dakikaların garip bir gerginliği vardı aslında. Herkes masasında dik dik oturuyor, takılan müziklerle ortamın ısınmasını bekliyordu. Garsonlar masalardaki tabağın yanına kuru pastaları, gazozları dizmeye başlamıştı bile.
Çok geçmeden salonun ışıkları loşlaştı. Orkestranın solisti mikrofona vurup "Evet saygıdeğer konuklar, gelinimiz psikolog Sema hanım ve damadımız mühendis Burak beyi ilk dansları için piste davet ediyoruz!" diye bağırınca salonda müthiş bir alkış koptu.
Sema ile Burak üniversite yıllarından beri birlikteydi; Burak’ın o heyecanlı hali, Sema’nın gelinliğinin eteklerini toplayarak ona doğru yürüyüşü o kadar tatlıydı ki... Duman makinelerinden beyaz bir sis tabakası yayılırken ikisi pistin ortasında süzülmeye başladı.
Bizim kızlar grubuyla pistin kenarına dizilip onları izlerken duygulanmamak elde değildi.
Gülümseyerek Sema’yı izledim. Burak kulağına bir şeyler fısıldıyor, Sema kıkırdıyordu. Üniversitedeki ilk tanıştıkları günleri, Sema’nın sınav haftalarında "Bu çocuk beni delirtecek" diye söylenip durmalarını hatırladım. Nereden nereye...
Dansın ortalarına doğru solist tekrar mikrofona eğildi: "Evet, alkışlarımızla genç çiftimize arkadaşları da eşlik ediyor!"
O andan sonra düğün koptu zaten. Önce Burak’ın mühendislikten arkadaşları piste daldı, ardından bizim kızlar birbirini itükleyerek Sema’nın etrafını sardı. Zeynep elindeki mendili sallayarak "Hadi hadi, romantizm bitti!" diye bağırınca orkestra ritmi aniden hareketli bir Ankara havasına çevirdi.
Gelin ve damat ortada kalacak şekilde koca bir halka kuruldu. Merve bir yandan duvağı düşmesin diye Sema’nın arkasından koşturuyor, bir yandan elindeki yelpazeyle yüzünü ferahlatmaya çalışıyordu. Büşra ile Gizem ritme ayak uydurup karşılıklı döktürmeye başladığında, masalarda oturan teyzeler de oturdukları yerden tabağa çatalla vurarak ritim tutmaya başladı.
Tam o sırada solist zurnanın sesini kökledi ve "Hadi bakalım, mahalleden kimse oturmasın!" diye bağırıp piste elinde mendille daldı.
Zeynep anında başa geçti, yanına Jülide’yi çekti. Jülide de boşta kalan kolumdan tutup beni halkaya fırlattı. "Lara kaçma, Ankara’dan geldin iki adım at!" diye bağırınca kendimi bir anda halayın tam ortasında buldum. Küçük parmaklar kenetlendi, adımlar bir-iki-üç diye sayılmaya başlandı.
Ritmin hızlandığı yerlerde biz kızlar kahkahalar atıyor, birbirimizin ayağına bastıkça gülüşüyorduk. Sema’nın mutluluğu, çocukluğumuzun geçtiği bu mahalle kızlarının bir arada olması içimi ısıtmıştı.
Orkestra pastanın geleceğini duyurana kadar kimse yerine oturmadı. Pastanın fişekleri patlayıp volkanlar yanmaya başladığında bile pistteki o tatlı kaos, gürültü ve samimiyet hiç azalmamıştı.
Pistte coşku tavan yapmışken, orkestra aniden ritmi hareketlendirip mahalle roman havasına geçtiğinde
hemn piste uyum sağladım. Kızlarla daire olmuş oynarken, gözüm bir anlık karşı masaya kaydı. Sinan abim masada elindeki gazoz şişesiyle ritim tutuyor, Ali ise masaya yaslanmış, elindeki çay bardağıyla gülerek pistteki bu kaosu izliyordu.
Bir ara gözlerimiz tam pistin ortasında kesişti. Ali, kızların arasındaki o hareketli halimi görünce hafifçe başını salladı, sakallarının arasından o çocuksu gamzesi yine kendini gösterdi, abimle yaptığı muhabbete dönüp Sinan’ın omzuna vurdu ve pisti işaret ederek bir şeyler söyledi. Sinan abim de bana bakıp kahkahayı bastı.
Belli ki benimle eğleniyorlardı. İçimden *"Odun işte, ne olacak!"* diye geçirip gülümsememi gizleyerek kızlarla oynamaya devam ettim.
Gece yarısına doğru düğünün o büyük hengamesi yavaş yavaş durulmaya başladı. Sema ve damat tebrikleri kabul edip salondan ayrılmak üzereyken mahalleli de dışarıya, bahçedeki serinliğe dökülmüştü.
Salondan çıkıp hava almak için bahçedeki ahşap banklardan birine doğru yürüdüm. Ayakkabılarım topuklu olduğu için ayaklarım biraz sızlamıştı. Tam banka oturup derin bir nefes alacakken, arkamdan ayak sesleri duyuldu.
Gelen Jülide’ydi. Elinde iki tane küçük kutu meyve suyuyla yanıma yanaştı.
"Al bakalım mimar hanım, pistte hel telef oldun," diyerek meyve suyunun birini bana uzattı ve yanıma oturdu.
"Sağ ol Jülide valla ayaklarım koptu," dedim çilekli meyve suyunu pipetle içerken.
Jülide etrafı kontrol edip sesini biraz düşürdü. Yüzündeki o neşeli ifade yerini daha samimi, biraz da dikkatli bir tona bıraktı.
"Lara.... Kuaförde Melahat Abla o mevzuyu açınca iyice kilitlendin, fark etmedim sanma."
Gözlerimi elimdeki kutuya dikip gülümsedim. "Yok ya... Yorgunluktandı Jülide."
"Bana numara yapma kızım," dedi Jülide omzuma hafifçe vurarak. "Şeyma konusunu kafana taktın dimi?"
Nefesimi dışarı verdim. Jülide’den bir şey kaçırmak zordu zaten. "Yani... Taktım denemez de. Sadece şaşırdım. Benim hiç haberim yoktu."
Jülide derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. "Bak Lara, sana doğrusunu anlatayım. Abim Kayseri’ye gittiğinde annem gil biraz darladı bunu 'Artık yaşın geldi, biri olsun' diye. Bu Şeyma da oradan bir tanıdığın aracılığıyla dahil oldu sürece. Abim 'Bir çay içelim, kafalar uyuyorsa bakarız' dedi. İki üç ay konuştular ama abimi biliyorsun... Adamın aklı fikri devriyede, operasyonda. Kız buna 'Pazar günü buluşalım' diyordu, abim nöbete kalıyordu. Kız 'Akşam aramadın' diyordu, abim devriyede telsiz dinliyordu."
Jülide bana doğru döndü. "En son abim kızı karşısına aldı, 'Bak kızım, ben polis adamım. Benim hayatımda romantik akşam yemekleri, her gün saatlerce telefonda konuşmalar olmaz. Benim önceliğim mesleğim, bunu kabul ediyorsan devam edelim' dedi. Kız da kabul etmedi doğal olarak. Yani anlayacağın, abimin kalbini kaptırdığı, arkasından yas tuttuğu bir durum yok. Sadece yetişkin gibi denediler ve yürümedi."
Jülide’nin bu açıklaması göğsümün ortasındaki o görünmez düğümü biraz olsun gevşetmişti.
"Anladım..." dedim yavaşça.
"Ayrıca," dedi Jülide kıkırdayarak. "Abim bugün seni o elbiseyle görünce Sinan abiye ne dedi biliyor musun?"
Gözlerim aniden açıldı. "Ne dedi?"
"Sinan arabanın bagajıyla uğraşırken abim arkadan seni izliyordu. Sinan abiye dönüp 'Oğlum Lara ne ara bu kadar büyüdü ya? Ankara’ya gitti gideli bayağı değişmiş, hanımefendi olmuş' dedi. Sinan abi de 'Öyledir benim bacım' diye caka sattı tabii."
Kalbimin atışı hafifçe hızlansa da kendimi frenledim. Bu sadece bir abinin, küçüklüğünü bildiği bir kızın büyüdüğünü görmesindeki doğallıktı.
"Abim kafasında seni hâlâ mahallenin o çelimsiz Lara’sı sanıyordu," diye devam etti Jülide. "Ama bugün karşısında bir kadın gördü. Zaman lazım Lara... Abim tam bir odun, biliyorsun. O kafasındaki abi kodlarını kırması zaman alacak."
Tam o sırada bahçenin ilerisinden Sinan abimle Ali’nin sesleri geldi. Ali ceketini omzuna atmış, siyah arabasının kumandasıyla oynayarak Sinan’la birlikte bize doğru yürüyordu.
"Kızlar!" diye bağırdı Sinan abim. "Düğün bitti, mekan kapatıyor! Hadi eve geçiyoruz, yürüyün!"
Jülide ayağa kalkıp bana göz kırptı. "Konuşacağız daha bunları."
Ali yanımıza geldiğinde gözleri kısa bir an Jülide ile benim aramızda gezindi. "Neler kaynatıyorsunuz yine bahçe köşelerinde?" dedi sakallarını kaşıyarak.
"Gıybet yapıyoruz abi, var mı bir diyeceğin?" dedi Jülide dik dik.
Ali güldü, gamzesi yine belirdi. "Aman eksik kalmayın."
Sonrasında ise Sinan abimin seslenmesiyle babam, annem, ben abimin beyaz arabasına bindik. Ali ve Julide de ailesini alıp kendi siyah arabasına geçti. Gece, her ailenin kendi evine doğru dağılmasıyla sessizce sona erdi.
