İçeriğe geç

KALBİMİN ASİL SAHİBİ

Bölüm 2 · 5 dk okuma

KALBİMİN ASİL SAHİBİ

Bölüm 2

1. BÖLÜM: ÇİZGİLER VE ANILAR

Herkese merhaba! 👋 🤗

Sonunda uzun zamandır içimde büyüttüğüm hikâyeyi sizlerle paylaşmanın heyecanını yaşıyorum. Bu, benim için çok özel bir başlangıç çünkü ilk kitabım olacak. 🥹

Umarım okurken karakterlerle birlikte güler, üzülür ve onların hikâyesine kendinizden bir parça bulursunuz.

Burada birlikte güzel bir hikâyeye ortak olmak dileğiyle…

Şimdiden hepinize keyifli okumalar diliyorum. 🌸

Hikâyeyi okuduktan sonra düşüncelerinizi benimle paylaşmanız beni gerçekten çok mutlu eder. Her yorumunuz ve desteğiniz bu yolculukta benim için ayrı bir anlam taşıyacak. 💕

_________°__________

Sabahın ilk ışıkları, Ankara’nın Çankaya semtindeki modern mimarlık ofisinin yüksek camlarına vururken masamdaki paftaların üzerine derin bir sessizlik çökmüştü. Mezuniyetimin üzerinden henüz iki buçuk ay geçmişti ama şimdiden sektörün o hızlı, acımasız temposuna ayak uydurmaya çalışıyordum. Cetvelimin ucuyla çizim kâğıdına son rötüşleri yaparken arkamdan yükselen topuklu tıkırtılarıyla gülümsedim.

"Lara, hâlâ o kesiti mi düzeltiyorsun? Patron az önce girdi, kahvesini içmeden masana uğrayabilir," dedi Tümay. Yan masamda çalışan, iş disiplinine hayran olduğum ve bu kısa sürede en iyi kaynaştığım çalışma arkadaşımdı.

"Az kaldı Tümay, sadece çatı birleşim detayını netleştiriyorum," derken arkamızdan fırlayan çığlık benzeri sesle ikimiz de irkildik.

"Kızlar! Dedikodunun ve estetiğin şahı geldi, çekilin!" Kerem, kıvırcık gür saçlarını geriye atıp yuvarlak gözlüklerini burnunun ucuna kaydırarak masama kuruldu. Feminen hareketleri, dobralığı ve neşesiyle ofiste dertleşebildiğim tek erkek arkadaşımdı. "Lara, bebeğim, bu solgun yüz ne? Yine rüyanda o gizemli mahalle aşkını mı gördün, ne yaptın?"

"Kerem, sesini alçalt!" derken yüzümün ısındığını hissettim. Kerem olayı tam bilmese de kalbimde geçmişten kalma ağır bir yük taşıdığımı hemen hissetmiş, dilinden düşürmez olmuştu.

"Tamam tamam, sustum," dedi Kerem gözlerini devirerek. "Ama akşam o şirin evine gitmeden önce bana bir filtre kahve borçlusun, haberin olsun."

Günün geri kalanı çizimler, revizeler ve Kerem’in neşeli sataşmalarıyla su gibi aktı. Akşam saatlerinde ofisten çıkıp Ayrancı’daki o küçük ama huzurlu evime doğru yürürken telefonum çalmaya başladı. Ekranda yazan ismi görünce adımlarım kendiliğinden durdu: Sema.

Sema benden iki yaş büyüktü; çocukluğumun, genç kızlığımın sırdaşıydı. Şimdi başarılı bir psikologdu. Zamanla yollarımız ve yoğunluklarımız ayrılsa da aramızdaki bağ hiç kopmamıştı.

"Sema? Aylar sonra bu saatte?" dedim şaşkınlıkla telefonu açarken.

"Lara! Sıkı dur, sana hayatının şokunu vereceğim," dedi Sema heyecanla. "Ben evleniyorum!"

"Ne? Sen mi?" Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. "Küçükken 'Asla evlenmeyeceğim, ben özgür ruhlu bir kadınım' diye mahallede nutuk atan Sema mı evleniyor?"

"Geç dalganı geç," dedi Sema gülerek. "Ama durum bu hafta cumartesi düğün var ve mahalleden hiç kimse mazeret kabul etmiyor. Sen de geliyorsun."

İşte tam o anda, omuzlarıma çöken mesleki gerçeklik yüzüme bir tokat gibi çarptı.

"Sema, gelmeyi o kadar çok isterim ki... Ama inan bilmiyorum," dedim sesimdeki çaresizliği saklayamayarak. "Daha işe gireli iki buçuk ay oldu. Deneme sürecindeyim, projeler başımdan aşıyor. Patronum bu kadar kısa sürede izin verir mi hiç bilmiyorum. Adam tam bir kural hastası."

"Lara! Saçmalama, gerekirse o patrona psikolojik baskı yaparım!" diye bağırdı Sema. Sonra sesi bir anda muzip bir tona büründü. "Ayrıca... Mahalledeki herkes orada olacak. O da orada olacak tabii ki."

"Hangi 'o' Sema?" diye bilmemezlikten geliyormuş gibi sordum.

Söz ettiği kişinin Ali olduğunu ikimiz de çok iyi biliyorduk. Mahallede bu sırrı bilenlerden biri Sema, diğeri de Ali’nin kız kardeşi Jülide’ydi.

"Herkes gibi gelir geçer işte," diye geveledim lafı. "Ayrıca duymuştum; Ali abi Kayseri’de amir olmuş, başını kaşıyacak vakti yokmuş. Nöbetleri, asayiş işleri derken o yoğunluğun arasında hayatta izin alıp gelemez."

"Hı hı, 'Ali abi' tabii," diye kıkırdadı Sema. "Geliyor canım, geliyor. Hatta Sinan abin sırf onu da yanına alıp beraber dönmek için Kayseri'ye uğrayacak. İki polis kafadar beraber yola çıkacaklar anlayacağın. Sen o izni ne yap et al, yoksa gelip seni Ankara’dan ben toplarım!"

Konuşma ilerledikçe eski günlerden, ailelerimizden bahsettik.

Sema ile vedalaşıp telefonu kapattığımda sokak lambasının altında öylece kalakaldım. Kalbim, adını her duyduğunda yaptığı o ritimsiz dansa başlamıştı bile. Gelecekti. Yıllardır görmediğim, gözlerimi kaçırdığım, kalbimin en derinine gömdüğüm Ali gelecekti.

Zihnim aniden kontrolümden çıkıp geçmişin o tozlu raflarına gitti. İlk defa... Onu ilk defa bir "abi" olarak değil de bir "adam" olarak gördüğüm o sıcak yaz akşamına...

16 yaşındaydım. Yaz akşamlarının o tatlı serinliğinde, mahallenin ortasındaki büyük ahşap masanın etrafında toplanmıştık. Çaylar tazeleniyor, kahkahalar sokağın yankısına karışıyordu. Ben masanın kenarında oturmuş, sohbeti dinler gibi yaparken bakışlarım hemen çaprazımda duran Ali’ye kaymıştı.

O ise 26 yaşındaydı. Karakolun hafta sonu izninden yeni dönmüş, üzerindeki tişörtün kollarını sıvamış, mahalleye hasretle gülümsüyordu. Yanındakilerin anlattığı bir fıkraya içtenlikle gülerken, başını hafifçe geriye attı. O an sokağın sarı lambasının altında yanaklarında beliren o derin gamzeleri ve gözlerinin kenarında oluşan ince kıvrımları gördüm. Gülerken o kadar başka, o kadar yakışıklı oluyordu ki...

Kalbim sanki göğüs kafesime sığmıyormuş gibi ritmini şaşırdı. Midemde kelebekler değil, koca bir fırtına koptu. Dalmıştım. Gözlerimi onun gamzesinden, gülüşünden alamıyordum. 'Kendine gel Lara, o senin abin!' diye içimden kendimi azarlayıp bakışlarımı kaçırmaya çalışsam da başaramıyordum.

Ben öylece Ali'nin gülüşünde kaybolmuşken, yanımda oturan mahallenin patavatsızı Hamza aniden sırtıma 'Pat!' diye bir vurdu. "Ooo Lara Hanım! Ne oldu sana böyle ya? Yüzün domates gibi kızarmış, hayırdır güneş çarptı sanacağız!"

Anın verdiği o utançla refleks olarak Hamza’nın sırtına sert bir tane yapıştırdım. "Hamza bir dur ya! Ne vuruyorsun sırtıma pat pat!" diye çıkıştım ama nafile... Hamza’nın bağırtısıyla masadaki gülüşmeler bir anda bize döndü, kıkırdamalar başladı. Utançtan yerin dibine girmek istedim.

Paniğe kapılıp gözlerimi refleksle masanın karşı ucuna kaydırdığımda, Ali’nin de bana baktığını gördüm. Yüzündeki o meraklı, koruyucu ifadeyle "İyi misin küçük kız?" der gibi bakıyordu bana.

Yanaklarımın daha da yandığını hissederek bakışlarımı hemen ahşap masaya kilitledim. Sahte, hafif bir gülümsemeyle "İyiyim ya, çay sıcak geldi sadece," diye geçiştirdim. Ama o gece, o masadan kalktığımda biliyordum; bir daha Ali’ye asla sadece 'mahalle abisi' gözüyle bakamayacaktım.

Şimdi, 23 yaşında mezun bir mimar olarak evimin kapısını açarken aynadaki yansımamla yüzleştim. O gün gülüşüyle kalbimi çalan adam, şimdi belinde silahı, omuzlarında amirlik rütbesiyle karşıma çıkacaktı. Ve ben, o gün yanağındaki gamzeye yenilen 16 yaşındaki o küçük kız kadar çaresizdim.

Bölüm sonu

2 yorum