İçeriğe geç

Kalbimdeki İz

Bölüm 1 · 14 dk okuma

Kalbimdeki İz

Bölüm 1

Giriş

“Allah der ki,Kimi benden çok seversen onu senden alırım.

Ve ekler:

Onsuz yaşayamam deme, seni onsuz da yaşatırım.

Ve mevsim geçer, gölge veren ağaçların dalları kurur,

Sabır taşar, canından çok saydığın yar bile bir gün el olur.

Aklın şaşar dostun düşmana dönüşür.

Düşman kalkar dost olur.

Öyle garip bir dünya!

Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur.”

-Mevlana

5 yıl önce

Hayallerimi avuç içlerime bırakıp, alıp başını gidiyor hayat. Akıp gittiği her saniyenin izi bedenimize nakış olurken, bizim için biçilen rolleri oynuyoruz. Tıpkı sessiz sinemanın anlamlandırılmaya çalışılan tek kare görüntüsü gibiyiz.

Hayallerinin peşinden gitmeye eskiden çok hevesli bir kız çocuğuyken, hikayem hayalleri çalınan, hayal kurmayı dahi bırakmış prenses hakkında. Bence her kadın prensestir. Kül kedisi ya da Sinderella… Hepsi bizim kendimize verdiğimiz değerle alakalı aslında. Bizi değiştirecek bir perimiz yok sadece. O peri ve ışıltısı sadece içimizde. Sadece bunu fark etmek gerekiyor. Ben de bunu çok geç fark ettim. İşte benim hikayem. Ben İz Köklükaya.

Eğer nasıl hayal kurulacağını bilmiyorsanız, sizin için tehlikeli olabilir.

Yatağımda limona sarılmış, derin uyku çekmenin verdiği rahatlıkla gözlerimi araladım. Ekranımda 24 cevapsız arama ve 15 mesaj var. Yok, ben kesinlikle uyunmadım. Bu kadar sayıyı başka görme ihtimalim yok çünkü.

Bu arada Limon oyuncak pelüş ayım. Öyle huysuz bir ayı ki, suratındaki ifade bana limonu anımsatıyor. Limon deyince ağızında ekşi tat oluşanlar af etsin. Son kez daha ona sarılıp telefonumdaki cevapsız aramalara baktım. Çoğu biricik arkadaşımdan gelen arama olduğu için ayrı bir rahatlıkla bacak bacak üstüne atıp dolabımın önünde durdum. Hava da buz gibi ne giysem ki? Bugün sevgilimle 5. Ayımızı kutlayacağız. Asel sahibi oldukları kafenin açılışına davet ettiği için ilk olarak oraya gidecektik. Tahmin edeceğiniz üzere aramasına hala dönmedim çünkü açılış öğlen 12’deydi ve benim uyandığım saat 13.30.

Kot ve tişört giymeye karar verdim. Hava zaten iç gıdıklayıcı durumda, bir kapatıp bir açıyor böyle insanın ruhum daralıyor. Kıyafetlerimi giyip aynanın karşısına geçtim. Uzun kumral saçlarımı salık bırakıp alt kata indim. Annemi eli belinde beni beklerken gördüm. Kavisli kaşı hafifçe çatılmış bir halde kısa voltalar atıyor. Beni görünce biraz daha kızgın görünmeye çalışarak konuştu.

“Küçük Hanım, nihayet aramıza teşrif edebildiniz!”

“Uyku öyle tatlı ki, uyanasım gelmedi,” diye yanıtladım.

“Yiyeceksin şimdi anne terliğini uyanmak nedir göreceksin,” dedi tüm gülümsemesiyle. Her ne kadar gülümsese de elbette ki 38 numara anne terliği yemekten de tırsmıyorum değil. “Lütfen anne, atacağın her terlik darbesi ergen hücrelerimde tahribe yol açabilir. Maazallah ergenliğim hiç bitmeyebilir sonra.”

Lafımı bitirir bitirmez annem ayağındakileri tavşanlı ev botlarını çıkartıp bana fırlattı. Neyse ki yumuşacık olduğu için değdiğini bile hissetmedim.

“Güzelmiş bunlar yeni mi aldın?”

“Hadi git artık evden. Asel dakika başı arıyor.”

“İnsan bir der çıkma evden diye. Sen beni kovuyorsun.”

“Çık git artık İz! Kocamla baş başa kalmak istiyorum!”

“Bence de bana bir kardeş yapmanız fena olmaz.”

Bu sefer kafama kanepenin sert yastıklarından birini fırlattı. Evden hızlıca çıkmanın akıllı bir karar olacağını düşündüm. Evin dış kapısını açtığımda karşımda mavi renk dar gömleği, altında gri renkte jean pantolonu ve üzerinde deri montu ile Gökhan kök salmış vaziyette karşımda dikiliyor. Böyle burnundan solurken “Nerede kaldın?” diye azarlarken kulağımda Beethoven’in 9. Senfonisi çalıyor.

“Beş dakikaya hazırım dedim ya neden arıyorsun her yarım saatte bir,” diyerek Marilyn Monroe’den alıntı yaptım. Söylediğime kahkaha attı. “Senin beş dakikan 1 saat değil mi?”

“Tabi ki de. Kızlar olarak zaman konusunda mükemmeliz.”

Hafif bir kahkaha atarak yanağıma içimi ısıtan öpücüğünü bıraktı. Elini, elime kenetlediğinde güneş saklandığı bulutların arasından çıktı.

“Biliyor musun Gökhan? Sen benim gökyüzümsün.”

Dudaklarında hafif bir gülümseme oluştu. “Teşekkür ederim,”

Beklediğim yanıt elbette ki bana teşekkür etmesi değil. Nezaket gereği birisi size iltifat ettiğinde karşılık vermek gerekir. Alt dudağım umutsuzca kıvrılırken, gözlerimde tüm masumiyetimle gözlerine baktım.

“Sende benim gökyüzündeki güneşimsin ama hemen şımarma.” İltifat mı etti gömdü mü pek anlamasam da yine de aldığım yanıt kalbimde minik bir serçenin ilk kez kanat çırpmasındaki heyecanla attı. Adımlarımı yere tam olarak basmam şu saatten sonra mümkün olmadı.

Yaklaşık yarım saat süren yolculuktan sonra nihayet Florya Sahilindeki Arsel Cafe’ye geldik. Kulağı biraz tırmalasa da zamanla alışacağız artık. İçeriye girdiğimizde seçkin bir kalabalık gözüme çarptı. Hızla etrafı taradım. Resmen buraya ait değilim, çünkü birçoğu elbise giymişti. Ben yanlarında fazla salaş kalıyordum. Ne yapayım yahu bir tarafım mı donsun bu havada!

Asel kötü bakışlarını üzerimde gezdirince üç Kulhu bir Elham okudum. Gökhan destek verircesine elimi sıkarken biraz daha iyi hissettim. Kulağıma eğilerek “Bunu atlatabilirsin,” dedi. Derin bir nefes alıp Asel’in yanına doğru yürüdüm.

Gözleri ile yiyecek gibi Gökhan’a baktı. “Ne yazık ki seni gördüğüme sevindim diyemeyeceğim.”

Yapmacık bir kahkaha ile karşılık veren sevgilim, esmer olduğu için yüzündeki renk geçişlerini çözemesem de gayet rahat bir tavır sergiledi. “Bendeee… Bendeeee” dedi uzatarak. Dudaklarında küçümseyici bir gülümseme ile karşımda duran Azrail’ime sarıldım.

“Geç kaldın.”

Şimdi “uyuya kalmışım,” desem özrüm kabahatimden büyük. Alt dudağımı dişledim. “Benim yüzümden yetişemedi. Biliyorsun beşinci ayımız,” dedi.

Eliyle göstererek aradaki düşmanlığı daha da katladı. Aslında düşmanlık denemez, kıskançlık. Beni üzeceğini düşünüyor ve bu inancından asla onu döndüremedim.

“Eee ne olmuş beşinci ayınızsa, görende yüzük taktınız sanacak. Bir aşk havaları filan, mevsiminiz de değil.”

“Canım dönemin mi geldi senin? Nutella alalım mı sana?” diyerek ortalığı harlayınca susması için dirseğimi geçirdim. Haliyle çenesini kapamayı nihayet akıl etti. Araya girme girişiminde bulunuyorum çünkü ikisi birbirine birazdan kavga edeceklermiş gibi bakıyorlar. Odak noktalarına girince bir çarpılmadım değil.

“Tamam, gençler ayrılın yahu!”

“Seninle daha sonra görüşeceğiz,” diye carladıktan sonra gergin ortam dağıldı. Aslında tam dağılmasa da Gökhan’ı yok sayarak beni kalabalık masalarına götürdü. Asel’in annesi ve babası, abisi ve nişanlısı da oradaydı. Abisi takım elbise giymiş ve turkuaz renkli kravat takmıştı. Nişanlısı Deniz ise turkuaz uzun bir elbise giymiş, mavi gözlerini açığa çıkarmak içinde toplamıştı. Kızın güzelliği kıskanılmayacak gibi değildi.

“Oturmaz mısınız?” Ayıp olmasın diye oturduk ama inanılmaz rahatsızım.

Abisi eline telefonunu alınca, nişanlısı koluna dokunarak kulağına fısıltı ile konuştu. “Bari yanımda bakma işe. Biraz mola vermek hakkın,” dedi ve ardından keskin gülümsemesi yüzüne yayıldı. “İhale ile ilgili haber bekliyorum biliyorsun.”

Ay ne kadar banal bir ilişki. Kızın parmağında kafam kadar tek taş var. “Ee düğün ne zaman?” diye sordum. “Yakında,” diye cevap verdi kız gülümseyerek ama gözlerinde bunun asla gerçekleşmeyeceği yönünde endişenin parıltıları geçti.

Lavaboya gitmeye karar verdim. Ortamdaki gerilimi anca bu şekilde atabilirim. Elimi yıkayıp hafifçe kabaran saçlarımı nemlendirdim. Kapının ardından boğuk ses duydum.

“Kısıtlı zamanım kaldığını biliyorum ama nasıl diyebilirim ki aşkım ben öleceğim diye? Sen bunu söyleyebilir misin? Testler kötü mü çıktı? Hiç mi umut yok?”

Kapı açılır gibi olunca derhal kabinlerden birine attım kendimi. “O kadar tatlı ki nikâh tarihi bile almış. İstanbul’da evlenmek istiyor.” Bir süre sessizlik oldu. Ağlama sesleri duyunca kabinden çıkmak ve çıkmamak arasında kaldım ama yardım etmek istiyorum. Aklım ile vicdanım arasında kaldığımda vicdanımı seçerek kabinin dışına çıktım. Her ne kadar bu mevzuya karışma diyen aklım olsa da bu işe bir kere bulaşmıştım.

Gözleri dolu halde, hafifçe kızarmıştı. Biriken yaşlar gözlerini daha açık renkte gösterirken, onu öyle görünce tanımıyor oluşuma rağmen kalbim acıdı.

“Yukarıya bak.”

Ellerini gözüne doğru sallayarak hava vermeye çalıştı. Lavabonun kenarında tomar halinde saçları fark ettiğimde, bir süre durup sadece o saçlara baktım. Yaşadıkları hiçte kolay değil ama güçlü durmaya çalışıyordu. Hayat ile mücadele edişine hayran oldum. Hayatın bize sunduğu güzelliklerin olduğu kadar sancılı acıları da var. Yine de mücadele etmeye devam edip yaşadığımız her güne, şu an olduğumuz hâle şükretmek gerekiyor. Beterin beteri var diye boşuna dememişler. Hiç şüphesiz acının en derin olanı da öleceğini bile bile yaşamak. Ciğerlere çekilen her havanın aslında son nefesin olabileceği endişesiyle yaşamak felaket bir his, aslında baktığımız zaman bizde ne kadar süre yaşayacağımızı bilmiyoruz. Yine de vaktinin az kaldığını bilmek çok kötü. Karşımdaki kadının gözlerinde her gün ölüme daha da yaklaşmış olmanın verdiği korkuyu gördüm.

Lavabonun kenarındaki saçları görmezden gelmeye çalışarak yutkunduğumda, çabam boşa gitti ve kısa bir anlığına nefesimin kesilmesine neden oldu.

“Umarım sevgilinle bir ömür geçirme şansın olur. Benim hiç olmayacak.”

Gözlerimden bir damla yaşın akmasına engel olamadım. “Kurtulma şansın yok mu?” Başını hayır anlamında salladı.

“Biliyorum bunu sana söylemem dahi anlamsız. Bir gün yaşın yeterince olgun olduğunda, Arel ile tanışırsan ona iyi bak olur mu? O benim sana vasiyetim olsun.”

Durup ona şaşkınlıkla baktım. Hangi kadın bunu tanımadığı birine söyler ki? “Ona sevmeyi yeniden öğret olur mu?” Derin bir nefes aldım. Elini başına götürdüğünde dengesi sarsılarak, onu ayakta tutan güç kesildi. Onu tam vaktinde yakalayıp yardım etmeleri için avazım çıktığı kadar bağırdım. İlk gelen nişanlısı oldu. Direk kolları arasına alıp, hiçbir şey demeden, sormadan onu kafeden çıkartarak arabanın arka koltuğuna her an kırılacak gibi nazikçe bıraktı. Şoför koltuğuna babası geçerek hızla arabayı çalıştırdı. Araba hızla yol alıp uzaklaşırken, olayların kanımı dondurması sebebiyle hafifçe titredim. Uzaktan izlenilen bir film gibi çıkışa bakmayı sürdürdüm. Bir adam sevdiği kadının saçlarını okşuyor, saçlarının elinde kalması onu parçalıyor ve belki de uzun süredir sakladıkları gerçek ortaya çıkıyor. Hayat ne kadar acımasız değil mi? Sevdiğim adam arkadan belime sarılarak “Ben seni hiç bırakmayacağım,” dedi. “Keşke inanabilsem sana,” dedim içimden. Ah keşke!

Düşüncemi dile getirmekten korktum. Birbirini sevdiğini söyleyen her sevgilinin söylediği yalanlardan ya da sandıkları şeyden değil mi? Hiç bırakmayacağına, hiç bitmeyeceğine inanmak.

Ertesi gün öğrendiğime göre apar topar Almanya’ya dönmüşler. Pankreas kanseri olduğunu ailesinin de öğrenmesi kötü olmuş, anlaşılan o ki bunu ailelerinden saklıyorlarmış, ama yine de üstesinden gelmeye çalışıyorlar. O hali gözümden gitmiyor. Adı gibi duru güzelliği olmasına rağmen ölüm, ayırt etmiyor. Ölümü bekleyen dalgasız bir Deniz…

∞

Kasım’da aşk başkadır öyle değil mi? Bir tarafımız donuyor! Şubat ayında sevgililer günü mü olurmuş? Kasımda Aşk? Koca yaz günleri ne güne duruyor? Yine damarlarımda ergen isyanı ile uyandım. Yatağımdan kalkıp formalarımı giymeye koyuldum. Her zaman ki gibi geç kalıp sevgilimi soğukta ağaç ettim. Vicdansızım değil mi? Yine çalan alarmı duymayan İz yapmışlar. Yine hazırlanmaya vaktim kalmadı.

Tarih 15 Kasım’ı gösteriyordu. Ailemin ilk tanıştıkları aynı zamanda evlendikleri tarih. Şileye gitmek için yola çıkmak üzereler, aşklarının başladığı ilk yerde her sene kutlama yaparlar. Bende okulda sıramda oturuyorum moralim sıfır sıfır.

Kahrolsun romantizm! Gökhan’a aşkımız nerede başladı diye sorduğumda yarım saat düşündü. Okulda başladı okulda! Aynı sınıf. Hayır, yani genlerimde romantiklik varsa suç benim mi? Bunu ona söylediğimde “Ne yapayım oturduğun sıraya çiçek mi bırakayım? Sevgili olduğumuz tarihi hatırladığıma dua et,” dedi. Onu da bir hafta öncesinden ben hatırlatıyorum siz düşünün. Sonra ben seni memnun edemiyorum tartışmaları vardı. Aşkın ömrü 6 aymış ya kotayı doldurduk sanırım. Çok korkuyorum bitecek diye. Öğretmenin gelmesi ile tartışmamız son buldu.

Ardından içeriye okul müdürü girdi. Onu görünce bir panik olmadım değil. “İz Köklükaya,” dedi. Zaten rengimde bir sararma oldu. Ayağa kalktım. “Eşyalarını topla kızım. Ailen trafik kazası geçirmiş.”

Başımın dönmesi ile birlikte başımı sıranın sivri zeminine çarpıp oracıkta yere yığıldım. Ameliyatım saatlerce sürmüş ve tam 2 kere kalbim durmuş. Kendime geldiğimde Asel iki gözü iki çeşme ağlıyordu. Reşit olmadığım için koruyucu ebeveynlerim artık bana bakacaktı. Ailem aracın yoldan çıkması nedeniyle olay yerinde ölmüş, neyin sebep olduğu ne olduğu ise hemencecik kapatılmıştı. Bazı anılarımda kalıcı hasar yaşadığım için hatırlayamadığım boşluklarım var. Böyle çok önemli detayları atlıyor gibiydim. Asel'in ağabeyini, Gökhan ile nasıl sevgili olduğumuzu bir türlü hatırlayamıyorum. Beynim son bir seneye ait ne kadar anım varsa hepsini silmişti.

5 yıl önce-Pamir

Sabah çalan alarmın sesiyle uyanan genç adam, telefonu bir yerlere fırlatma isteğiyle doldu. Bir kere uykusu bölünmüştü. Bir dakika! O alarm kurmazdı. İşe kafasına estiği gibi giderdi! Bu çalan telefonun sesiydi. Ekranda yazan isme baktı. Dudaklarının kenarında oluşan minicik gülümsemeyle gelen aramayı yanıtladı. Hattın öbür ucundan duyduğu sessizliği dinledi. Sessizliği bozan hıçkırık sesini duydu. Ona eşlik eden burun çekme sesine karışan, martının yakınında ötüşünü duydu. Rüzgârı dinledi.

“Beni bırakma Pamir. Sensiz yaşayamam.”

Ortalama duyduğu laflardan biriydi ama o gerçekten bu kadına değer veriyor ve hayatını geleceği olmayacak bir adamla harcanmasını istemiyordu. Evet, tek nedeni bu olmalıydı. Ona olan sevgisinin bittiği falan yoktu. Ondan sıkılmamıştı hayır! Her istediğini yapıyordu. Nefes alma dese bile almayacağını biliyordu. Bu ondan sıkılması için elbette bir neden değildi(!)

“Hayatını benim gibi bir adam için heba etmemelisin. Eminim benden daha iyisini bulabilirsin.”

“Senden daha iyisini bulmak istediğim yok benim! Anlamıyorsun! Babam beni başkası ile evlendirecek. Ben seninle evlenmek istiyorum.”

Telefonu diğer kulağına götürüp masada duran su şişesinin kapağını açtı. Söylediklerine kayıtsız kalmak için çaba gösterdi. Elinde tuttuğu şişeyi dudaklarına götürerek sudan bir yudum aldıktan sonra şişeyi masaya bıraktı.

“Baban eminim ki senin için en iyisini ister.”

Genç kadın yeniden ağlamaya başladı. “Babam beni bir başkasına satıyor Pamir. İş anlaşması uğruna ve ben…” devam edemedi. Hıçkırıkları sesini boğdu. Genç adam derin bir nefes aldı. “Ve sen ne?”

“Ben…” dedi yeniden. “Senin çocuğuna hamileyim!”

Kısa bir sessizlik oldu. Yumruklarını sıktığını o ana dek fark etmemişti. “Neredesin?” dedi. Ses tonu oldukça sertti. Bu ses tonu genç kadının korkmasına neden oldu.

“Şile’ye kaçtım. Beni senden önce bulurlarsa canıma kıyarım.”

Genç adam elinden geldiğince çabuk bir şekilde hazırlanıp evden ayrıldı. Arabasına bindiği gibi Şile’ye doğru ilerledi. Orayı avucunun içi gibi biliyordu. Kısa bir anlığına orada geçirdikleri zamanı düşündü. Yediği cezalarını zerre umursamadan soluğu Şile’deki evlerinde aldı ama orada yoktu. Uçurum kenarına doğru ilerledi. Onu aramak nefes nefese kalmasına neden oldu. Gözleri onu aramaya devam ederken nihayet onu bulmayı başardı. Uçuruma çok yakındı. Uzun siyah saçları belinden aşağı salınarak rüzgâr ile dans ediyordu. Arkası ona dönüktü. Adını seslendi.

“Aymira!” Genç kadın adı kadar geleceğini iyi biliyordu. Dudaklarının kenarında oluşan gülümseme ile döndü.

“Bana artık aşk ile bakan gözlerin yok ve bu canımı yakıyor.”

“Aptallık etme! Bu tarafa gel.”

Kayalıklar oldukça keskin görünüyordu. Dengesini kaybetse aşağıya düşeceği kadar sonunda duruyordu. Ölümle arasında bir adımlık mesafe vardı. Başını sağa sola salladı. Artık sabrının tükenmeye başladığını anlayan genç adam öfkeyle nefes aldı.

“Seni asla sevmeyecek bir adam için mi kendini öldüreceksin?”

“Belki beni asla sevmeyeceksin ama senin kalbinde her daim kanayan bir yara olacağım.”

Genç adam neyi kast ettiğini dahi anlayamadan kendini kayalıklardan atan kadın kayıplara karıştı. Pamir suya düşme sesini duymasına rağmen onun asla kurtulamayacağını biliyordu. Böylesine bir yükseklikten ölmüş olurdu. Bu büyük aileler arasında bir savaşın tetikleyicisiydi. Ailesinin bu durumdan onu sorumlu tutacağını ve bunun bir kan davasına döneceğini biliyordu.

“Hayır” diye boğazı yırtılırcasına bağırdı adam. Haykırdı ama sesini duyan olmadı. İlk defa bir kadının canına kıymasına sebep olmuştu. Onun için aşk hep gelip geçiciydi. Asla birine bu denli değer vermeyeceğini biliyordu. Hiçbir kadını hayatının merkezine koyamamıştı. Kadınlar aldatır, kadınlar terk ederdi. İlk aşkı biricik annesi; babasını bırakıp başka bir adama kaçtığında bunu çok ağır öğrenmişti. Annesi onu terk ettiyse bütün kadınlar ederdi.

Dönüş yolunda kaza yapmış bir araba gördü. Sertçe ağaca çarptığı ön kaputundaki ezilmeden net bir şekilde belli olurken, içinin acıdığını hissetti. Belli belirsiz bir yüz gördü. Kadın gözlerinde yaşlar ile bakarken son sözü “Kızım,” oldu. Muhtemelen geride bıraktığı kızı için üzülüyordu. Anne yüreği nede olsa ölecek olsa bile evlatları için yanardı. Genç adamın bu gerçeklikle içi sızladı. Bazı aileler mutlu mesut yaşarken ölüm onları ayırır, bazı aileler bölük pörçük yaşayıp hayatlarına devam ederlerdi.

Sedyedeki kadının elinden gülümserken çekilmiş bir lise öğrencisinin fotoğrafını gördü. Ambulans olay yerinden ayrılırken, resim çimlerin üzerinde duruyordu. “Muhtemelen kimse görmedi ya da umursamadı,” diye düşündü içinden. Kazanın ardında kalan fotoğraf karesini eline alarak kızın gözlerinin içine baktı. Fotoğraf kadının kanıyla lekelenmişti.

Vakit kaybetmeden arabasına bindi, ambulansın peşine takıldı. Ambulans kısa sürede hastaneye varırken, fotoğraftaki kızı çaresizce beklediğini gördü. Üzerinde lise forması vardı, gözleri ağlamaktan şişmişti. Kısa süre sonra başına bir kalabalık toplandı. Kumral saçlı bir kız ona koşarak sarıldığında daha çok ağlamaya başladı.

Kısa bir süre sonra babasının olay yerinde öldüğünü annesinin ise, hastane yapılan müdahaleye rağmen kurtulamadığını öğrendi. Kızın ağlayıp duvarları yumrukladığına tanık oldu.

“Evlilik yıldönümleriydi,” diyerek hıçkırarak ağlamaya devam etti.

Adam uzaktan izlediği bu görüntüye daha fazla dayanamadı. Bir gün için bu kadar kayıp yeterdi. Tanımadığı bir kız için neredeyse gözyaşı dökecekti.

Hastaneden ayrılıp arabasına bindiği gibi güvenlikli dairesine gitti. Hiçbir şey yememiş olmasına rağmen midesinde ne var ne yok dışarıya çıkardı. Aymira’nın uçurumdan atlarken ki görüntüsü gözlerinin önünden gitmezken, tanımadığı lise öğrencisinin ağladığı anı da düşünüp duruyordu! Gözlerini kapatıp açsa da bu iki görüntüden kurtulamadı.

∞

Bora Arşimet ablasının ölüsünü tespit ederken daha fazla o haline bakamadı. Adli tıp raporunda hamile olduğunu okuduğunda dünyası başına yıkıldı. Birbirlerine çok yakın olmasalar da onu defalarca o adamdan uzak durması için uyarmıştı! O ise dinlememiş şimdi ise kendini öldürmüştü. “Deli kız,” dedi titreyen dudaklarının arasından. “Kendini öldürmene değer miydi? O adam için? Seni sevmeyecek bir adam için kendini yok etmene değer miydi?”

Kısa bir süre sonra babası Taner Arşimet morgdan içeriye girdi. Gözleri ifadesiz bir şekilde kızına baktı.

“Geberdiği iyi olmuş,”

Genç adam şaşkınlıkla babasına baktı. “Biliyor muydun?”

Adam ölüm kadar katı gözlerini oğluna sabitledi. “Neden onu başkasıyla evlendirmek için bu kadar uğraştım zannediyorsun? Onun tek yaptığı düşmanımın oğluyla…” Yumruklarını sıkıp daha fazla devam edemedi.

“Onu kimsesizler mezarlığına gömün. Benim böyle bir kızım yok ve asla benim soyadımı taşımayacak,”

Babası ardında yangınlar bırakarak ayrılırken genç adam yemin etti. “Kimi seversen, onu senden alacağım Pamir Taşdemir. Senin değerlini almayanın…”

Bölüm sonu

1 yorum