İstanbul, insanın nefes almasına bile izin vermeyecek kadar aceleci sabahlardan birini yaşıyordu. Gökyüzü henüz tam anlamıyla aydınlanmamış olsa da caddeler çoktan kalabalıklaşmıştı. Vapur düdükleri uzaktan yankılanıyor, simitçilerin sesleri martı çığlıklarına karışıyordu. Kaldırımlarda birbirine çarpmadan yürümek neredeyse imkânsızdı.
Mina Yıldız, aynanın karşısında son kez kendine baktı.
“Harika…” diye söylendi.
Beyaz gömleğinin tam göğüs hizasında kahverengi bir kahve lekesi vardı.
— Ciddi olamazsın…
Elindeki peçeteyle silmeye çalıştı. Leke biraz daha yayıldı.
— Tebrikler Mina. Daha işe başlamadan rezil olmayı başardın.
Derin bir nefes aldı.
Bugün onun ilk iş günüydü.
İki yıl boyunca gece gündüz çalışmış, onlarca mülakata girmiş ve sonunda İstanbul’un en büyük reklam ajanslarından biri olan Nova Medya’da metin yazarı olarak işe kabul edilmişti.
Bu fırsatı kaybetmeye hiç niyeti yoktu.
Telefonu çaldı.
Ekranda Derya’nın adı yazıyordu.
Mina telefonu omzuyla kulağı arasına sıkıştırarak çantasını toplamaya çalıştı.
— Alo?
“Mina…”
Derya’nın sesi her zamanki gibi telaşlıydı.
“Ne olur bana ‘yoldayım’ deme.”
Mina gözlerini tavana çevirdi.
— Yoldayım…
“Yemin ederim seni tanıyorum.”
— Beş dakikaya oradayım.
“Senin beş dakikan normal insanların yirmi dakikası.”
— Bu sefer gerçekten.
“Patron bugün herkesi bizzat karşılayacakmış.”
Mina’nın yüzündeki gülümseme kayboldu.
— Ne?
“Evet.”
Telefon kapandı.
Mina bir anda panikledi.
Ayakkabılarını aceleyle giydi, anahtarını kaptığı gibi apartmandan çıktı.
Sokağa adım attığı an İstanbul’un bütün karmaşası yüzüne çarptı.
Koşmaya başladı.
Her köşede insanlar vardı.
Bir yandan saatine bakıyor, diğer yandan çantasından kulaklığını çıkarmaya çalışıyordu.
Tam karşıdan karşıya geçerken telefonu yeniden titreşti.
Refleksle ekrana baktı.
İşte o an…
Küt!
Sert bir çarpışma sesi duyuldu.
Mina dengesini kaybetti.
Elindeki karton bardak havaya savruldu.
İçindeki sıcak kahve geniş bir yay çizerek karşısındaki adamın üzerine döküldü.
Lacivert takım elbisenin üzerine yayılan kahve lekesi birkaç saniye içinde bütün dikkatleri üzerine çekmişti.
Etraftaki insanlar durup bakmaya başladı.
Mina donup kaldı.
— Ben…
Yutkundu.
— Çok özür dilerim.
Adam önce ceketine baktı.
Sonra gömleğine.
Sonra tekrar Mina’ya.
Mina içinden dua ediyordu.
“Lütfen bağırmasın.”
“Lütfen sinirli biri olmasın.”
“Lütfen…”
Adam beklenmedik şekilde sakin bir ses tonuyla konuştu.
— Bu ilginç oldu.
Mina şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
— Efendim?
Adam dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluşturdu.
— Normalde insanlar tanışırken isimlerini söyler.
Sen direkt kahveni benimle paylaşmayı tercih ettin.
Mina istemsizce güldü.
Sonra hemen ciddileşti.
— Gülmemem gerekiyordu.
— Hayır, gerekiyordu.
İkisi de birkaç saniye sessiz kaldı.
Rüzgâr hafifçe eserken kahve kokusu hâlâ hissediliyordu.
Adam cebinden mendil çıkardı.
Lekeyi silmeye çalıştı ama pek işe yaramadı.
Mina utançtan yerin dibine girmek istiyordu.
— Kuru temizleme ücretini ödeyebilirim.
— Gerek yok.
— Ama gerçekten benim hatam.
Adam başını iki yana salladı.
— Sana bir soru soracağım.
— Buyurun.
— Bugün önemli bir gün mü?
Mina şaşırdı.
— Nereden anladınız?
— İnsan sadece çok heyecanlı olduğunda etrafını bu kadar unutuyor.
Mina birkaç saniye sustu.
Sonra gülümsedi.
— İlk iş günüm.
Adam başını hafifçe salladı.
— Demek öyle…
— Siz?
Adam kısa bir sessizlikten sonra cevap verdi.
— Benim de önemli bir toplantım vardı.
Mina’nın yüzü düştü.
— Artık yoktur…
Adam kahkaha attı.
Gerçekten kahkaha attı.
Bu, Mina’nın beklediği son şeydi.
— Sanırım artık önce eve uğrayıp ceket değiştirmem gerekecek.
Mina rahat bir nefes aldı.
— Bana kızmadınız mı?
Adam omuz silkti.
— Kahve döküldü diye birine bağırmak, kahveyi geri getirmiyor.
Mina ilk kez adamın gözlerine dikkatle baktı.
Kahverengi gözlerinde tuhaf bir huzur vardı.
Sakinliği yapmacık değildi.
Tam o sırada arkadan sinirli bir korna sesi yükseldi.
Bir taksi şoförü camdan sarkıp bağırdı.
— Film seti kurduysanız bizi de çağırın!
İkisi de istemsizce güldü.
Mina sonunda elini uzattı.
— Bu arada… Ben Mina.
Adam da elini sıktı.
— Aras.
Tokalaştıkları an ikisi de garip bir his yaşadı.
Sanki bu tanışma tamamen tesadüf değildi.
Ama bunu ikisi de birbirine söylemeyecekti.
Mina saatine baktığı anda yüzünün rengi değişti.
— Allah’ım!
— Geç kaldım!
Çantasını kaptığı gibi koşmaya başladı.
Arkasından Aras’ın sesi geldi.
— Mina!
Mina durup arkasına döndü.
Aras yerde duran kartvizitini gösteriyordu.
Koşarken cebinden düşürmüştü.
Kartı uzatırken gülümsedi.
— İlk iş gününde kimliğini kaybetme.
Mina mahcup bir ifadeyle kartı aldı.
— Bugün beni üçüncü kez kurtardınız.
— Umarım dördüncüye gerek kalmaz.
Mina koşarak uzaklaşırken Aras bir süre arkasından baktı.
Nedense gözlerini ondan ayıramıyordu.
Ve bu duygu, uzun zamandır hissetmediği kadar yabancıydı…
