İçeriğe geç

Kafesteki Düşman | BxB

Bölüm 10 · 8 dk okuma

Kafesteki Düşman | BxB

Bölüm 10

IX. Sessizliğin Rutinleri

Bahçede karın üzerine dizilmiş o küçük, sessiz ordunun üzerinden neredeyse iki hafta geçmişti.

Kar hâlâ yağıyordu, ama artık ilk günkü gibi taze ve keskin değildi. Beyazlık yer yer kirlenmiş, taş yolların kenarlarında griye dönmüş, dalların ucunda ağırlaşmıştı. Zaman, karın üzerinde yürümüş; izler bırakmış, bazılarını silmiş, bazılarını derinleştirmişti. Malikanenin çevresi, kendi düzenini bulmuştu. Tıpkı içerideki hayat gibi.

Alexander Herrington'ın evi artık yalnızca taş ve duvarlardan ibaret değildi. Kurallarla nefes alan, ritmi olan bir mekândı. Kimin nerede duracağı, hangi kapının ne zaman açılacağı, hangi bakışın kime ait olduğu belliydi. Düzen, Alexander'ın yokluğunda başka bir biçim alıyor, varlığında başka bir ritme bürünüyordu. Bu ritim, konuşulmadan anlaşılan kurallarla örülmüştü. Ne yazılıydı ne de ilan edilmişti. Ama herkes biliyordu.

Özellikle de Julian.

Alexander malikanedeyse, yemekler birlikte yenirdi.

Bu bir davet değildi. Bir alışkanlıktı. Bir zorunluluk da değildi; ama değişmezdi. Akşam yemeği saati geldiğinde Julian, odasından alınır, yemek salonuna indirilirdi. Alexander masanın başında olurdu. Julian ise her zamanki yerinde, masanın başına en yakın sandalyede. Ne tam karşısında ne de yanında; ama ondan kaçamayacak kadar yakın.

Alexander malikanedeyse, Julian'ın kapısı kilitlenmezdi.

Bu, evdeki herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle söylemediği bir gerçekti. Kapının kilitli olmaması, Julian'a verilmiş bir özgürlükten çok, Alexander'ın kendisine duyduğu bir güvendi. Ya da belki... kendi gölgesine.

Alexander yoksa, her şey değişirdi.

Julian yemeğini odasında yerdi. Tepsi sessizce getirilir, kapı kilitlenir, anahtar kilitte dönerdi. O metalik ses, Julian'ın içine işleyen bir yankı bırakırdı. Alexander yokken, evin duvarları daha kalın, tavanları daha alçak olurdu. Oda küçülürdü. Julian küçülürdü.

General yoksa, Yüzbaşı Renard vardı.

Renard, Alexander'ın yokluğunda evin omurgasıydı. Sessiz, dikkatli, duygusuz gibi görünen bir gözetimdi bu. Julian bahçeye çıkmak isterse Renard'dan izin alırdı. Kütüphaneye girmek isterse, Renard eşlik ederdi. Batı Kanadı'nda kısa bir yürüyüş... yine Renard'ın birkaç adım önünde.

Ve Alexander yoksa, Renard her şeyi rapor ederdi.

Julian'ın kaç adım attığını, nerede durduğunu, ne kadar süre pencereye baktığını, hangi kitabın hangi sayfasında takılı kaldığını... Hepsi, akşam ya da ertesi sabah Alexander'ın önüne gelirdi. Julian bunu bilmiyordu belki ama hissediyordu. Bazı bakışların yalnızca görmek için değil, tartmak için atıldığını sezebilecek kadar duyarlıydı.

Küçük özgürlükleri vardı artık.

Malikâneden çıkmak yasaktı. Bu, tartışmaya açık değildi.

Doğu Kanadı yasaktı. Sebebini bilmiyordu. Çalışanların çoğu da bilmiyordu. Julian yalnızca, o tarafa yaklaştığında havanın değiştiğini hissediyordu. Kapılar daha ağır, koridorlar daha sessiz, gölgeler daha uzun geliyordu. Kimse konuşmuyordu orası hakkında. Bu sessizlik, Julian'ın içini ürpertiyordu.

Kütüphaneyi kullanabiliyordu. Ama yalnız değil.

Bahçeye çıkabiliyordu. Ama gözetim altında.

Batı Kanadı'nda gezinebiliyordu. Ama Alexander ya da Renard varken.

Bu özgürlükler, bir kuşun kafesinin büyütülmesi gibiydi. Uçmak hâlâ mümkün değildi, ama kanatlarını açabileceği biraz daha alan vardı.

Değişmeyen şeyler de vardı.

Geceler gibi.

Alexander, düzensiz aralıklarla -bazen üç gece üst üste, bazen bir hafta sessiz kalıp ansızın- Julian'ın kapısında belirirdi. Saat gece yarısını çoktan geçmiş olurdu. Kapı tıklanmazdı. Direkt açılırdı. Saatin önemi yoktu. Gece yarısı olabilirdi, sabaha karşı... Julian, adımların sesini tanırdı artık. O ağır, kararlı adımlar. Kapının açılışındaki tereddütsüzlük.

"Kalk," derdi Alexander.

Julian, geceliğinin içinde doğrulur, kalbi hızlanırdı. Bu kelime, bir emirden çok bir çağrıydı. Sebebini sormazdı. Nereye gideceklerini bilirdi.

Büyük Balo Salonu'na giderlerdi.

Salon, geceleri başka bir şeye dönüşürdü. Gündüzleri ihtişamlı olan o yüksek tavan, geceleri karanlığın altında ezici bir boşluğa dönüşürdü. Avizeler yanmazdı. Yalnızca birkaç mum. Piyano, salonun ortasında, siyah bir kaya gibi dururdu.

Julian çalardı.

Alexander dinlerdi.

Bazen koltuğa oturur, bazen ayakta dururdu. Kolları göğsünde, bakışları sabit. Julian'ın parmaklarını izlerdi. O ince, porselenden yapılmış gibi duran ellerin tuşların üzerinde kayışını...

Julian da görürdü, müziğin, bu devasa adamın içine nasıl sızdığını.

Alexander için bu gecelerin sebebi tek bir cümleye sığmazdı. Savaş görmüş bir adamdı. Toprağın altında kalan bedenlerin ağırlığını omuzlarında taşımıştı. Sessizliği sevmezdi; ama gürültü de istemezdi. Elle tutulur bir şeye ihtiyacı vardı. Julian'ın parmaklarının tuşlara değdiği an, gerçekti. Ses, odanın taşlarına çarpıp geri dönerdi. O anlarda, savaş meydanlarının gürültüsü biraz olsun susardı. Ölümün hayaletleri, birkaç dakika için geri çekilirdi. Julian'ın müziği... kendine itiraf etmek istemese de huzur verici bir gerçeklikti. Kontrol hissi de vardı. Julian'ın bekleyişi, kapıya bakan gözleri, Alexander'ın gelmesini umması... Bu, Alexander'ın adlandırmadığı bir tarafını besliyordu.

Julian içinse geceler, gündüzlerden daha canlıydı. Geceleri yatağına uzandığında, gözleri kapıya kayardı. "Bu gece de gelecek mi," diye düşünürdü. İçinden geçen o küçük dilek -"Keşke bu gece de gelse,"- onu utandırırdı. Ama dilemekten vazgeçmezdi. Piyano çalmak... yalnızca müzik değildi artık. Alexander'ın gelişi demekti. Onun bakışı. Onun sessiz onayı. Melodiler, eski dünyasına açılan tek pencereydi. Ve o pencerenin anahtarı Alexander'ın cebindeydi.

Bu bekleyiş, Julian'ı hem heyecanlandırıyor hem de utandırıyordu. Kendini uslu bir çocuk gibi hissediyordu. Bir ödül bekler gibi. Bunun Alexander'da nasıl bir tatmin yarattığının ise hiç farkında değildi.

Değişmeyen bir diğer şey de banyolardı.

Alexander, Julian yıkanırken her zaman oradaydı.

Bunun sebebini kendine bile açıklamıyordu. Koruma diyordu belki. Gözetim. Ama bakışları, bir gözetimden çok bir sınama gibiydi. Julian'ın utancı, o kızaran yanaklar, omuzlarının büzülüşü... Alexander, sebebini bilmezdi ama her seferinde, o anların bir ağırlığı olurdu. Karanlık, karmaşık ve sessiz bir tatmin duygusu hissederdi.

Ve Julian bunu hissediyordu.

Utanç duyuyordu. Ama bu utanç, zamanla alışkanlığa dönüşüyordu. Daha tehlikeli bir şeye.

❀

Alexander son birkaç gündür yoktu.

Ev, Alexander yokken daha boştu. Sessizlik daha yüksekti. Renard her zamanki gibiydi ama o, Alexander değildi. Julian, akşamları kapının kilitlendiğini duyduğunda içinin daraldığını fark etmişti. Bunun nedenini düşünmek istememişti.

O akşamüstü, General geri döndü.

Yemek salonu, akşamın erken saatlerinde hazırlanmıştı. Şamdanlar yanıyor, masanın cilası mum ışığını yumuşakça yansıtıyordu. Julian, her zamanki yerine oturdu. Alexander masanın başındaydı. Aralarındaki mesafe, bir kol boyundan azdı; ama hissedilen ağırlık, bir koridor kadar uzundu.

Yemekler servis edildi. Sessizlik, tabakların ve çatal bıçakların ritmiyle bölünüyordu. Julian, yanaklarında fark edilir bir kızarıklık hissediyordu. Bu, yalnızca ateşten değildi. Bir süredir içinde büyüyen bir düşünce vardı. Bu düşünce, kelimelere dönüşmek istiyordu.

Geceleri banyoda, Alexander'ın bakışı altında duyduğu o sıkışma... Son günlerde daha ağır gelmeye başlamıştı. Kendini küçülmüş hissediyordu. Korunmuş değil, görülmüş. Ve görülmek, onun için hâlâ tehlikeliydi.

Julian öne eğildi. Sesini alçalttı. Gözlerini Alexander'ınkine kaldırdı. Ceylan gözlerindeki o bakış; dikkatliydi, ürkekti ama kararlıydı. "Bir ricada bulunabilir miyim?"

Alexander'ın çatalı, tabağın kenarında durdu. Metalin porselene değen sesi, salonda kısa bir yankı yaptı. Bu, küçük ama belirgin bir duraksamaydı. Sebebi, Julian'ın ilk kez ondan böyle bir şey istemesiydi.

Alexander, başını hafifçe yana eğdi. "Söyle."

Julian'ın sesi çıkmadı. Gözleri, masanın etrafındaki hizmetlilere kaydı. Hepsi başlarını eğmişti. Ama kulakları açıktı. Julian dudaklarını birbirine bastırdı. Bu cümle, burada söylenmemeliydi. Yanlış anlaşılabilirdi.

"Baş başayken-" dedi, cümleyi tamamlayamadan durdu.

Alexander'ın kaşları çatıldı. Bu, bir sabırsızlık değil; bir karardı. "Burada."

Julian yutkundu. Ellerini masanın kenarında birleştirdi. Parmakları, birbirine dolandı. Sesi daha da kısıldı. "Banyo yaparken... izlememenizi rica ediyorum."

Kelimeler, salona düştü.

Bir an için, hava değişti. Hizmetlilerden biri, boğazını temizler gibi öksürdü. Bastırılmış bir gülüşün kırıntısıydı bu. Alexander'ın kararmış bakışı, o yöne bir bıçak gibi gitti. Öksürük kesildi. Alexander'ın gözleri yeniden Julian'a döndü. Keşke baş başayken söylemesine izin verseydi. Ama şimdi çok geçti. Bu an, herkesin önünde yaşanıyordu.

"Hayır," dedi Alexander. Tek kelime. Sert ama sesini yükseltmeden.

Julian'ın parmakları, çatalla oynadı. Metal, porselen üzerinde küçük bir daire çizdi. Dudakları büzüldü. "Neden?" diye sordu. Bu soru, meydan okuma değildi. Anlama çabasıydı.

Alexander onun bu ifadesini bir süre için inceledi, ne düşündüğü anlaşılmıyordu. Bir cevap vermedi. Yemek devam etti.

Julian'ın yanakları daha da kızarmıştı. Gözleri, tabağına indi. Yemeği bitirdiğinde, kalktı. Alexander da kalktı. Salondan birlikte çıktılar. Koridorda bir fısıltı duyuldu. Bir hizmetlinin sesi, diğerine eğilerek söylediği kelimeler... "Kadın gibi..."

Julian'ın adımları bir an duraksadı. Geceliğinin eteklerinde parmakları küçük yumruklara dönüştü. Ne diyeceğini bilmiyordu. Kontluğundaki eski hayatında kimse ona böyle bakmamıştı. Annesiyle babası onu hep olduğu gibi sevmişti. Bir erkek nasıl olmalı, ne kadar sert, ne kadar gürültülü... bunları hiç öğretmemişlerdi. Erkekliğin ne olması gerektiğine dair bir portre çizmemişlerdi. O, bu dünyanın sertliğine hazırlanarak büyümemişti. Fanusunun içinde, korunarak yaşatılmıştı.

Alexander'ın arkasından yürüdü. Odasına girdiler. Kapı kapandı.

Julian yatağın kenarına oturdu. Omuzları çöktü. Alexander, odanın ortasında durdu. Julian'ın kırılganlığı, odanın taşlarını daha da soğuk gösteriyordu.

Alexander bir şey söylemedi. Sadece oradaydı. Bu varlık, Julian'ın içindeki utancı daha da belirgin kıldı. Gözleri doldu ama ağlamadı. Geceliğinin kenarını sıkıca tuttu. Sonra yavaşça yatağa uzandı. Yorganı üzerine çekti.

Alexander, birkaç dakika sonra çıktı. Kapıyı kilitlemedi.

Julian, o gece geç uyudu. Gözlerini kapadığında, salonun fısıltıları kulağında çınlıyordu. Kendine sarılarak uykuya daldı.

❀

Sabah, gri bir ışıkla geldi. Kahvaltı, her zamanki gibi birlikte yapıldı. Masanın düzeni değişmemişti. Ama gecenin ağırlığı, sandalyelerin arasına sinmişti.

Julian, sessizdi. Alexander da. Çatal bıçak sesleri, kelimelerin yerini almıştı. Julian, Alexander'ın yüzüne baktı. Dün geceki reddin izi, hâlâ oradaydı. Ama başka bir şey de vardı: Julian'ın anlam veremediği bir mesafe.

Kahvaltı bittiğinde, Alexander ayağa kalktı. "Bugün karargâha gidiyorum," dedi. Bu bir açıklama değildi. Bir bildirimdi.

Julian başını salladı. Kapı kilitlenecekti. Bunu biliyordu.

Alexander çıktı. Julian, pencereye gitti. Bahçeye baktı. Kardan adamların yerinde, eriyen yığınlar vardı.

Karargâh, taş ve disiplin kokuyordu. Alexander'ın çalışma odası, düzenliydi. Masanın üzerinde belgeler, haritalar, raporlar... Herrington Dükü'nden gelen mektup, üstte duruyordu. Herrington Dükü, Alexander'ın amcasıydı. Mektubun içerisinde bir balo daveti vardı. Alexander mektubu kenara itti. Önemsizdi.

Sonra, masanın köşesinde başka bir zarf gördü. İsimsizdi.

Zarfı açtı.

İçinden çıkan belgeler, düzenliydi. Fazla düzenli. Tarihler, isimler, yerler... Kont Silas'a, Julian'ın babasına atfedilen notlar. Julian'ın el yazısına benzeyen bir imza. Kraliyet karşıtı toplantıların listeleri. Psikolojik analizler.

"Sessizlik, suçluluk göstergesidir." Yazmıştı gönderen kişi.

Alexander okudu. Bir kez. Sonra bir kez daha. Şüphe, içinde yeniden canlandı. Ama bu sefer farklıydı. Daha ağırdı. Çünkü bir süredir, o şüpheyi gevşetmişti. Julian'a bakarken, babasının günahlarının oğluna geçmediğini ummuştu. Neden umduğunu bilmiyordu. Ama umut etmişti.

Şimdi, bu umut çatırdıyordu.

Alexander, belgeleri masaya bıraktı. Elleri istemsizce yumruk oldu, parmaklarını öyle çok sıktı ki eklemleri beyazladı. Gözlerinin önüne Julian'ın yüzü geldi. Ceylan gözleri. Dün akşamki utancı. Parmaklarının çatalla oynayışı. Bahçede kardan adam yaparken paytak paytak yürüyüşü.

Alexander, masasında oturdu. Odanın sessizliği, ağırdı. Belgeler, masanın üzerinde bir yük gibi duruyordu. Ve Alexander, o yükün altında kaldığını hissetti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.