İçeriğe geç

KADRAJIMDAKİ SEN

Bölüm 1 · 12 dk okuma

KADRAJIMDAKİ SEN

Bölüm 1

L'ENGİME

1.BÖLÜM- L’ENGİME

Hazel

Eğer yirmi beş yaşına geldiyseniz ve hala bir baltaya sap olamadıysanız hayat sizin için hiçte kolay olmuyordu. Okul bittikten sonra her zaman hayallerimi süsleyen ülke olan Fransaya taşınmıştım. Eyfel kulesinin altında kruvasan yemek gibi basit hayallerle gelmiştim ama iş bulma konusunda zorlanınca bu seçimimi sorgulamaya başlamıştım.

Birkaç ay önce influencer olma yolunda ilk adımlarımı atmaya başladım. Daha ne kadar dilini bile bilmediğim ülkede barınabilirdim, bilemiyordum. İngilizce bildiğim için bir moda şirketinde iş kapmayı başardım. Ama fransızca öğrenme baskısını gün geçtikçe daha çok artırıyorlardı. Bu yüzden Paristeki anlarımı paylaştığım bir sosyal medya hesabı açtım. Dürüst olmak gerekirse, fena da gitmiyordu. On bin takipçiyi geçtikten sonra iki marka ile reklam yapmayı bile başarmıştım.

Kameramı çıkarıp kruvasanın üzerine çikolatamı bocalarken video çekmeyi planlıyordum. Estetik bir video çıkarma umuduyla her kamera açısını ayarlamaya çalıştığımda kolum bükülüyordu. Bu işin kolay olduğunu düşünenler fena yanılıyordu.

Güzel çıkacağımı düşündüğüm açıyı buldum ve tam kayıt tuşuna basacaktım ki, kadraja giren adamı fark ettim. Tam benim oturduğum masanın arkasında durmuş, düğmelerini ilikliyordu. Hayır yani başka yer mi yoktu düğmelerini ilikleyeceğin?! İki saatlik uğraşım boşa gittiği için içimden adama küfürler ederek kamerayı elime aldım.

Ofladığım sırada yanımdaki adım sesleri kulaklarıma doldu. Biri yanımdan geçip gidecek diye düşünürken adım sesleri tam dibimde durdu. Bakışlarımı yukarı kaldırmadan, çantamı elime almak için yanıma döndüm. “Sanırım kadrajınıza girdim az önce.”

İki saniye önce küfürler sarf ettiğim adam karşımda duruyordu. Başta onu terslemek için göz kapaklarımı çantamdan çekip ona döndüm. Ancak muhtemelen benim yaşlarımda ve oldukça çekici bir koreliyi karşımda görünce, küçük dilimi yuttum. Ben on üç yaçından beri kore dizileri ve şarkılarıyla kafayı bozmuş bir kızdım. Parisin en gözde kafelerinden birinde hayranı olduğum yüzlerden birini göreceğim kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.

Yüzende ilk dikkat çeken şey, bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibi duran o keskin ve belirgin çene hattıydı. Kavisli ama güçlü burun yapısı, ona hem asil hem de mesafeli bir hava katıyordu. Dudakları ne çok ince ne de çok dolgundu; kıvrımları o kadar düzgündü ki, kibar bir gülümsemeyle ölümcül bir alaycılık arasında kolayca gidip gelebilecek bir esneklikteydi. Saçları kömür karasıydı, özenle geriye doğru taranmış ama birkaç tutamın alnına düşmesine bilerek izin verilmiş gibi eforsuzca dağınıktı.

Adamın yüzünü incelemeye daldığımda etrafımdaki dünyayı unuttum adeta. Dünya durmuştu ve ben bugüne kadar sadece ekranların ardından görüp yıllarca gerçeğiyle karşılaşma hayali kurduğum bir koreliyle bakışıyordum.

“Yüzümde bir şey mi var?” Ancak o zaman gerçeklik algımı kazandım. Kafamı ikiye sallayıp utanarak başımı öne eğdim. Kore hayranı olduğumu bu denli belli etmeme gerek yoktu. Aptal kafam!

“Tekrar rahatsız ettim sizi. Lütfen kusura bakmayın.” Adam hafif eğilip geri çekildi. Kafamı kaldırıp konuşma yeteneğimi artık geri kazandığımı umut ederek konuştum. “Sorun değil.”

Adam benden sadece birkaç adım uzaklaşmıştı. Kaldırmın yanı başında durup bana döndü. “Sesinizi duyabildiğime sevindim.” Gülümseyip el salladı. Adam uzaklaşırken arkasından büyülenmişcesine bakakaldım. Kendimi k-dramalardaki başrol kız gibi hissetmiştim. Ama salak olduğum için donup kalmış ve hiçbir tepki verememiştim.

Bir daha nerede görecektim ben bu yakışıklı adamı?

Bu seferki küfürlerimi kendime bahşettim. Önümdeki kruvasana çikolatayı sinirle boca ettim. Ne takipçilerime video çekebilmiştim ne de adamla doğru düzgün konuşmayı başarmıştım. Bir annyeonghaseyo desem yetecekti belki de…

Her sert çatal darbemle kızgınlığımı atmaya çalıştım. Tatlıyı bitirip sandalyeyi iterek masadan kalktım. Café De Flore arkamda kalırken, kendimi Parisin dar sokaklarından birine attım. Ofise gitmem için henüz çok erkendi. Biraz yıllarca odamdaki resimlerine bakıp hayalini kurduğum şehirin sokaklarında dolaşmaya karar verdim.

Parise iki sene önce taşınmıştım. İlk yılım gerçekten çok zor geçti. Los Angelesta yaptığım birkimim olmasa çoktan havaalanına yol gözükmüş olurdu bana. Birde ev arkadaşım Camille sayesinde bu aşina olmadığım hayata alışmam bir tık daha kolay oldu. Fransızlar genelde kabaydı, bu doğru bir söylenti. Ama Camille tipik fransızlar gibi değildi. Bana her gün sabırla fransızca dersleri bile veriyordu. Para konusunda sıkışıklığım olduğu zamanlarda da, bana en büyük desteği veren Camille oldu. Sanki hiçbir zaman sahip olmadığım kız kardeşimi Pariste bulmuş gibiydim.

Bugün çok önemli bir toplantı vardı. Patronumuz Sophie bu toplantı konusunda çok katıydı. Bu yüzden hayranlıkla baktığım sokaklardan, sokak sanatçılarının dudaklarından dökülen aşkı iliklerime kadar hissettiren şarkılarından erken ayrıldım. İş arkadaşım Arthur çoktan ofisteydi. “Bonjour.”

Arthur her zamanki ciddi halini takınmıştı. Bir fransızın yüzünde gülümseme görmek neden bu kadar zordu? “Bonjour, Hazel. Toplantı için gerekli evrakları hazırladın mı? Sophie mesaj atmış, birazdan gelecekmiş”

Fransızca bilmediğim için Sophie hiçbir zaman benimle direkt iletişime geçmezdi. Ameriklı olarak burada yaşamanın zorlukları hiçbir yerde peşimi bırakmıyordu.

Çantamı masaya koyup ceketimi çıkarırken kafamı salladım. Ancak, Arthur kafasını bilgisayarına soktuğundan muhtemelen bunu fark etmemişti. Bu adamın iş aşkı beni bile bunaltıyordu bazen. Böyle de yaşanmaz ki canım!

Önemli parfüm markalarından birinden reklam kapmaya çalışıyorduk. Hazırladığımız ürünü piyasaya sürmek adına yapılacak sunum bana verilmişti. Bir senedir toplantılarda süs gibi oturuyordum. Sonunda Sophie bana kendimi kanıtlamak için bir fırsat sunmuştu. Bunu iyi kullanmalıydım. Yoksa, ofisten çıkış biletim bile kesilebilirdi.

Çantamda bana göz kırpan dosyayı çıkarıp masanın üzerine koydum. “Dosya hazır.”

Dosyayı kaldırıp Arthurun masasına doğru salladığımda, bilgisayarının üstünden gözleri ilk önce benimle ardından dosya ile buluştu. “İyi.”

Sadece bunu söyleyip uğraştığı işine geri döndü. Ona göz devirerek sandalyemi geriye doğru çektim. Bir senedir birlikte çalışıyoruz insan biraz olsun yakınlık kurmaya çalışmaz mı ya?!

Sophie gelene kadar dosyalara göz attım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, dışarıdan bile duyulabilirdi şu an sesi. Bu toplantı için çok heyecanlıydım. Aynı zamanda da korkuyordum. Eğer bu reklamı kapmayı başaramazsam, Amerikaya uçak biletimi almaya hazırlanabilirdim.

Sophienin topuk sesleri koridorda yankılandı. Ofiste tek kadın ikimiz olduğundan, duyduğum her topuk sesinde irkiliyordum. Sophie çok otoriter ve ciddi bir kadındı. Ofiste onun topuk seslerinden irkilen tek kişinin ben olmadığıma da emindim. Kapı boydan boya açıldı ve kırklarında olmasına rağmen, benden daha genç göründüğünü düşündüğüm kadının yüzü görüş alanıma girdi. “Birazdan gelecekler. Toplantı odasına geçelim.”

Yutkunarak ayaklandım. Arthur istifini hiç bozmadan kalkıp düğmelerini ilikleyerek Sophienin peşine takıldı. Göz devirerek dosyamı kaptığım gibi odadan çıktım. O kadar çalışan varken, ben niye bu uyuzla aynı odayı paylaşmak zorunda kalmıştım acaba?!

Çok geçmeden reklam kapmaya çalıştığımız markayı temsilen gelen Marion odada belirdi. El sıkışma faslı bittikten sonra, adam karşımızdaki sandalyelerden birine geçti. “Başlayalım mı? Teklifinizi çok merak ediyoruz açıkcası.”

Marion ellerini heyecanlı olduğunu belirtmek için birbirine sürttü. Avuç içlerinden çıkan ses adeta beynimde yankılandı. Kafamı iki yana sallayıp sunumu açıp ekrana yönlendirdim. Evrakları da elime aldım ve derin bir nefes alarak söze girdim.

Ekranda Palais Garnier görseli vardı. Hızlıca görseli büyüttüm. “Bizim esas amacımız L’Enigmeyi bir gizem parfümü olarak tanıtmak. Bir gizemi sokaklarda dev afişler sayesinde satamazsınız.”

Diğer slayta geçtim. Marionun tek kaşı havaya kalktı. Sohie ise oturduğu yerde dikleşti. Dikkatlerini çekmeyi başardığımı görmek bana uykusuz geçirdiğim iki günümü unutturmaya yetti.

“Biz insanlara şişeyi göstermeyeceğiz. Sıfır dergi ilanı, sıfır billboard. Lansman günü Paris sokaklarına altın rengi simler serpiştireceğiz. Aynı zamanda izler telefon ile sürülebilir olacak. Böylece, insanlar telefon kameralarıyla bu izleri takip edecek. Bulmacayı çözen ilk yüz kişi, Palais Garnierdeki gizli maskeli baloya davet kazanacak. Balodaki bu yüz kişiye parfüm verilecek. Gerçek lüks görünmekle değil, gizlenene ulaşmanın yarattığı mutlak arzuyla ilgilidir.”

Odada saniyeler süren bir ölüm sessizliği oldu. Arthurun yan gözle bana attığı dehşet dolu bakışlar girdi görüş alanıma. Pür dikkat Mariona yönelmiştim. Ağzından çıkacak kelime adeta geleceğimi belirleyecekti.

Sonunda Marionun dudaklarında geniş bir gülümseme belirdi. Ellerini masada birleştirip Sophieye döndü. “Dahiyane. Tam da aradığımız o küstah ve asil Paris ruhu. Sophie, bu kampanyanın bütçesini tamamen onaylıyorum. Tek bir şartım var. O da, projenin başında sadece bu genç hanımefendiyi görmek istiyorum.”

Toplantı odasından çıktığımda ağzım kulaklarımdaydı. Bacaklarım hala zangır zangır titriyordu ama buna aldırmayacak kadar iyi hissediyordum şu an. Amerika bileti artık benden uzaktaydı. Buraya geldiğimde, annem bana en fazla birkaç ay dayanır sonrasında tıpış tıpış dönersin demişti ama yanıldı. İki senedir buradaydım ve uzun bir süre daha da burada kalmayı düşünüyordum.

İş çıkışı direkt eve gittim. Bir an önce Camille ile konuşup olanları anlatmak istiyordum. “Camille.” Kapısını tıklatmadan odaya daldım. Camille ve Louisi üst üste görünce bunun kötü bir fikir olduğunu anladım. Hışımla gözümü kapattım ve kapıyı çarparak kapattım. Heyecandan ne yapacağımı bilememiştim. “Özür dilerim,” diye bağırdım kapıya doğru.

“Sorun değil. Gel sen de katıl.” Camille içeriden bağırdı. Görmediğini bilsem de, dil çıkardım. Louis ile birkaç aydır görüşüyorlardı ve ilişkileri ciddi değildi. Camille aynı zamanda Gabriel ve Lucas isimlerinde iki kişiyle daha görüşüyordu. İsimlerini karıştırmamasına hayret ediyordum.

Camillein yanıma gelmesini bekleyene kadar kendime bir bardak kahve aldım. Kanapeye geçip kahvemden bir yudum aldıktan sonra saçlarımı topuz yaptım. Kameramı çıkarıp resimleri bilgisayarıma aktardım. Gün sonu çekildiğim resimlere bakmak en sevdiğim aktiviteydi. Büyük ekranda resmim belirince heyecanla ekrana doğru eğildim. Sokakta çekildiğim selfieler, sanatçılar ekranımı süsledi. Hepsine kısaca göz atıp geçtim ve bir resim durup uzunca bakmamı sağlayana kadar buna devam ettim.

Kayıt düğmesine bastıktan sonra üç saniye kadar çektiğim video. Arkamdaki yüzün kameraya attığı anlık bir bakışı yakalamıştım. İstemsizce yüzünü büyüttüm ve yabancının gözlerine odaklanarak tüm yüz hatlarını inceledim. Kusursuzdu. Her yönden. Ama tuhaf bir şekilde bakışlarında tehdit barındırdığını hissetmiştim. Acaba adı neydi? Kafede donup kalmak yerine onunla konuşsaydım neler olurdu? Bu sorular kafamı kurcalayıp duruyordu.

Camille sessizce gelip yanı başımda dikildiğinde korkuyla yerimden atıldım. “Manyak mısın sen? Niye sessizce geliyorsun?”

Camille bana aldırmadan meraklı bakışlarını bilgisayar ekranıma dikmişti. Hızlıca ekranı kapattım. Kadrajıma giren bir korelinin yüzünü incelemiştim sadece ama sanki yaptığım kötü bir şeymiş gibi utanmıştım. “Sen kime bakıyordun öyle? Bana söylemeden sevgili falan mı yaptın yoksa?” Tek kaşını havaya kaldırdı. Camille yanı başımda ayakta dikilirken, ben kalkıp dolaptan soğuk su almak için ilerledim.

“Saçmalama ya! Ne sevgilisi? İşten aşk işlerine zamanımın kaldığı mı var sanki?” Suyu kafama diktim. Camille kendini koltuğa atıp sırtını yasladı.

“Kızım şu işe girdiğinden beri kimseyle seviştiğin yok. Farkında değilsin ama kafayı işle bozdun. Ciddiyim bak gel Louis, Gabriel yada Lucastan birini sana vereyim.”

Suyu dolaptaki yerine geri bırakırken göz devirdim. “Üçü de senin olsun.”

Kanepedeki yerime yeniden geçtim. Camille parmağıyla bilgisayarımı işaret etti. “Yoksa platonik aşık falan oldun da o yüzden mi kimseyi istemiyorsun?”

Bu sefer abartılı şekillde göz devirdim. “Yirmi beş yıllık hayatımda hiç kimseye platonik olmadım, Camille. Bugün video çektiğim sırada koreli bir adam kadrajıma girdi, ona bakıyordum.”

Camille bunu duyar duymaz tüm odağını bana yöneltmek adına vücudunu tamamen bana döndü. “Sen deli olursun onlara! Etkilendin, değil mi adamdan?” Ben birinden etkilendim diye neden bu kadar seviniyordu bu kız? “Ay sonunda iş stresinden kurtarabiliriz seni. Ama bir şey soracağım.”

Kafamı sallayıp sorusunu bekledim. “Koreli olduğuna nereden emin oldun? Onların hepsi birbirine benziyor.”

“Ben kaç yıldır kore fanıyım, Camille. Ayrıca aksanından da anlaşılıyordu.” Camille masanın üzerinde duran sigara paketine uzandı. İçinden bir tane alıp dudaklarına götürdü.

“Bir şeyler konuştunuz mu? Yoksa sadece kadrajına girdiğiyle mi kaldı?”

Tam ağzımı açıp bir şey diyecekken aklıma adamın benimle direkt ingilizce konuştuğu gelmişti. “Gelip özür diledi. Ama ingilizce konuştu benimle.”

Camille sigara dumanını üflerken dönüp bana malsın bakışları attı.”Adam koreli. Muhtemelen geziye falan gelmiştir. Fransızca bildiğini mi düşünüyorsun? Hem sadece özür dileyip gitti mi?”

Camillein söyledikleri mantıklı gelmişti. Daha fazla bunu sorgulama gereği duymadım. Yoksa kafamdaki fransız şapkamla hala sadece bir amerikalıya benzediğimi düşünmüyordum. “O an dilim tutuldu konuşamadım. Konuşma yeteneğimi geri kazanınca da sorun değil diyebildim sadece.”

Camille kafasını iki yana salladı. “Eyvah! Senin flört etme yeteneklerinde gitmiş. Hazeli flört dünyasına geri kazandırmamız gerek.”

Adamı görünce ofiste olanları tamamen unutmuştum. Camille’ye dönüp heyecanla konuşmaya başladım. “Bugün iş yerinde neler oldu biliyor musun?”

Camille sigara izmaritini söndürdü. “Doğru bugün önemli toplantın vardı. Anlat bakalım.”

Camille dikkatini tamamen bana verdi. Tam ağzımı açıp bir şey diyecektim ki, salonun kapısında bir hareketlenme oldu. Dikkatim oraya kayarken, Louisin sesini duyduk. “Ben çıkıyorum,” diye bağırdı koridordan.

“Görüşürüz,” dedi Camille, koridora doğru. “Bugün bir tuhaflık vardı üzerinde. Sonuna kadar gidemedik. Moralim bozulduğu için odada yalnız bırakmıştım.” Sanki Louis duyacakmış gibi fısıltıyla konuşmuştu. Ama kapı sesini duyalı çok olmuştu. “Neyse, sen devam et,” dedi geri çekilirken.

“Reklamı aldım!” Lafım biter bitmez Camillein dudaklarından mutluluk nidaları dökülmeye başlamıştı.

“Hadi kalk hazırlan. Bunu kutlamaya gidiyoruz.”

Ben daha bir şey deme fırsatını bulamadan, Camille ayaklanıp koşar adımlarla odasına gitmişti. Bu kızın ani kararlarına hala alışmakta güçlük çekiyordum.

“Nereye gidiyoruz?” diye bağırdım Camillein odasına doğru.

“Lucasın restoranında şarap içmeye,” dedi Camille.

Lucas bir şefti. Hem de öyle sıradan bir şef değil, restoranı Paristeki en popüler restorandı. Oraya gideceğimizi duyunca heyecanlanmıştım. Hışımla yerimden kalktım ve üzerimi değiştirmek için odama yönlendim. Geçenlerde özel günlerde giymek için aldığım pembe, askılı ve sırt dekolteli bir elbise vardı. Özenle elime aldığım elbiseyi üzerime geçirdim. Saçımı açık haliyle bıraktım ve işe giderken yaptığım sade makyajı biraz tazeledim.

Hazırlanmam bitince çıkıp yarım saat kadar Camilleyi bekledim salonda. Kendisi her yere geç kalma konusunda ün kazanmış biriydi. Bende artık bu hallerine alıştığımdan şikayet etmeyi bırakmıştım. Zaten işe yaramıyordu...

“Hazırım.” Telefonla uğraımayı bıraktım. Çantamı kaptığım gibi ayaklandım. Camille sarı saçlarını topuz yapmıştı ve göğüs dekolteli, mini siyah elbise giymişti. Her zamanki kirmizi tonlarındaki makyajını yapmayı da ihmal etmemişti.

“Benden daha çok süslenmişsin. Seni de kutlamamız gereken bir olay var mı?” Camille topuklularını giyerken, bana alttan bir bakış attı.

“Tatlım, benim var oluşum bile kutlanması gereken bir durum zaten.”

Şu özgüven bende olsaydı, çoktan koreli adamla mesajlaşmaya başlamıştım. Camilleden öğrenmem gereken çok şey vardı.

***

Restoran yine her zamanki gibi tıklım tıklımdı. Şaraplarımız gelir gelmez beni çekmesi için telefonumu Camille’ye uzatmıştım. Takipçilerim ile hayatımın her anını paylaşıyorken, işteki başarımı paylaşmasam olmazdı. Camille telefonu bana geri uzatırken, tezgaha boylanıyordu.

“Lucas ile konuşmak istiyorsan mutfağa gidebilirsin, Camille. Sanki hiç yapmadığın şey.” Onunla konuşurken bir yandan da fotoğrafı sosyal medya hesabıma eklemekle meşguldüm.

“Aman, kalsın. Sürekli ayağına gidip alıştırdım zaten. Artık haftada bir kere anca geliyor yanıma.”

Restoranın lokasyonunu da ekledikten sonra telefonu kenara bırakıp dikkatimi arkadaşıma verdim. Camillein de erkek derdi hiç bitmiyordu. Neyse en azından bugün Gabriel ile alakalı bir sorun çıkmamıştı. Yada bana anlatmıyordu...

Dudaklarını büzdüğünü görünce, masanın üzerindeki elini tuttum. Bana buruk bir tebessümle baktı. “Buraya senin başarını kutlamaya geldik. Benim aşk işlerini boş verelim şimdi.”

Ellerini çırpıştırdı. Hemen ardından da kadehine yöneldi. “Başaracağını biliyordum, Hazel. Sen moda dünyasının en iyi çalışanısın.”

Kıkırdadım. Kadehlerimizi tokuşturduk ve kırmızı sıvıyı dudaklarıma götürdüm. Bakışlarım kalabalıkta gezindi. Paristeki tüm zenginler burada toplanmıştı. Çoğu büyük şirketler kutlamalar için geliyordu buraya. Evlenme teklifi etmek için de gelen bir sürü insan vardı. Bakışlarım kalabalığın üzerinde gezinirken, içkimi yudumlamayı bıraktım. Şarap kadehini masaya koyacakken, restoranın kapısı boydan boya açıldı. İstemsizce göz kapaklarımı kaldırdım.

Kapıdan içeri giren yüzü görünce donup kaldım.

Bu sabah gördüğüm yüz tekrar karşımdaydı. Ama bu sefer yabancının gözleri beni görmeden geçip gitti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.