Roo Panes - Lullaby Love
Seni bağırabilsem seni
Dipsiz kuyulara
Akan yıldıza
Bir kibrit çöpüne varana
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne
Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin
Yitirmiş öpücükleri
Payı yok, apansız inen akşamdan
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene
Seni anlatabilsem seni
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır.
🎶🎶🎶🎶🎶🎶🎶🎶🎶🎶🎶🎶
Baturalp elinde tepsiyle odasına girdiğinde yatağının üstünde bağdaş kurmuş ona kahve gözlerinin en parlak ve masum haliyle bakan, onun hareketlerini takip eden Rojhat'la samimi bir gülümseme eşliğinde tepsiyi önüne koydu.
Rojhat ise hemen "Peki ya sen?" diyerek tepsideki yemeklere baktı.
Baturalp cebindeki kaşıkları çıkararak "Bu defa benimle paylaşacaksın yemeğini dağ çiçeği" dediğinde Rojhat hevesle başını sallayarak yatakta ona da yer açmak için geriye doğru kaydı, tepsiyi de kendine çekerek Baturalp'in karşısına oturmasını işaret etti.
"Bunlar ikimize de yeter."
Baturalp onun hevesli ve heyecanlı haline gülümseyerek tam karşısına oturdu. Kaşığın birini ona uzatarak "Hadi bakalım soğutmadan ye" dedi.
Rojhat dudaklarını birbirine bastırarak elinden kaşığı aldı ama ilk lokmayı onun alması için bekledi. Baturalp ise bunu anladığı için yemekten bir kaşık alarak ağzına götürüp kaşlarıyla da onun yemesini belirtti. Rojhat da onun yediğine emin olarak yemeğe başladı.
İkisi de sessizce yemeklerini yerden Rojhat arada kirpikleri altından karşısındaki adama bakıyordu ama Baturalp gözlerini bir saniye bile ondan kaçırmadan yemek yemesini izliyor, arada bir kendi de yiyordu.
Yemeğin çoğunluğunu günlerce aç kalmanın hararetiyle yiyen Rojhat'ı gördüğünde ise yüreğine bir taş oturdu. Pişmanlıklar sert bir kaya gibi Baturalp'i eziyor, vicdanına acı çektiriyordu. Ama.. ama umut vardı işte, sevmenin umudu, en güzel düşmanına yenilmişliğin geride bıraktığı o hoş rüzgar esintisi ve sert kayalıkların altına ekilen o sevgi tohumları. Baturalp'i bu ayakta tutuyordu, Rojhat'ın filizlendirdiği o ağacın güçlü kökleri olması.
Rojhat onu izleyen adama bakarak başını hafif sola yatırdı.
"Ama hepsini ben yedim galiba" dediğinde Baturalp onun gözlerine en güzel ve en doğal gülümsemesiyle baktı.
"Toprağımın beslenmesi lazımdı, yoksa dağ çiçeğim açmaz."
Rojhat duyduğu cümleyle hızla başını yere eğip dudağının kenarını ısırdı. Neden şimdi bu adam böyle şeyler söylüyordu ki, Rojhat'ın ondan utandığını biliyordu oysaki.
Baturalp derin ve sakin bir nefes vererek yataktan kalkıp tepsiyi yatağın üstünden aldı. O kapıya yürürken Rojhat da eğdiği başını kaldırıp odanın içine göz gezdirdi. Üsteğmenin odasına gelmeyi, onunla el ele uyumayı, hatta şimdiye kadar yaşanan hiçbir şeyi hayal bile edememişti. Ama şimdi denizlerinin en kuytu köşelerine bile gelmişti.
Yine de onun odasını incelemenin ayıp ve saygısızlık olacağını düşünerek başını eğip kucağındaki eliyle oynayamaya koyuldu. Heyecandan nefes almayı unuttuğunu hatırladığında ise sık ve hızlı nefesler alarak odaya dolan sanki denizin ve toprağın bir bütün olmuş kokusunu içine çekiyordu.
Baturalp tekrar odaya döndüğünde hâlâ yatakta oturan ve elleriyle oynayan adama bakarak dolabına yürüdü.
Rojhat başını kaldırıp onun ne yapacağını izlerken Baturalp dolabından oldukça kalın siyah bir hırka çıkarttı. Bu hırkayı annesi günlerce örmüş, bir kaç günlük izne gelen oğlunun üstünde gördüğünde gözyaşlarını gizleyerek sıkıca sarılmıştı. Baturalp bu el emeğinin sadece Rojhat gibi masum ve yorgun bir bedeni sarmasını istiyordu.
Rojhat elindeki hırkayı sıkı sıkı tutan adama bakarak dudaklarını araladığı sırada Baturalp gülümseyerek ona döndü.
"Oda soğuk, bu hırkayı giy."
Rojhat hızla başını sallayarak yataktan kalktı. Bilmiyordu ki karşısındaki adamın artık onu da ailesinden saydığını.
Elinden aldığı hırkayı düzgünce giydikten sonra Baturalp üstünde oldukça büyük duran hırkayla Rojhat'ı bir çocuğa benzetmişti. Sokakta oynamaktan yorulmuş, yanakları soğuktan al al olmuş ama üstünde annesinin hasta olacaksın oğlum deyip kendi hırkasını giydirdiği o çocuk olmuştu Rojhat.
"Sen biraz odamda kal, benim bir kaç saatlik evrak işlerim var, Arman'la da konuşmam lazım. İstersen Giray'ı çağır, çocuklara söyleyeyim sana sıcak bir çay getirsin."
Rojhat sakince başını sallayarak "Odadan çıkabilir miyim, burası çok sessiz" dediğinde Baturalp elini kaldırıp tam yanağını okşamak istediğinde dokunmak için izin ister gibi Rojhat'ın gözlerine baktı.
Rojhat utangaç bir tebessümle başını sallayıp eğdiğinde ise Baturalp dokunmaktan korkarak elini onun hafif sakallı yüzüne koyup yavaşça okşadı.
"Sen nereye istersen gidebilirsin dağ çiçeği, kimse seni durduramaz" deyip başını yana yatırarak "Ben bile" diye ekledi.
Rojhat korkuyla başını iki yana salladı. "Gitmem ki ben hiçbir yere."
Baturalp sakince bir kez daha yanağını okşarak derin bir nefes verdi.
"Biliyorum dağ çiçeği, toprak denizlerden uzak duramaz."
Baturalp yavaşça elini çekerken sanki ondan uzaklaşan sıcaktan özlem duyar gibi iç çektiğinde Baturalp gülerek arkasını döndü. Kapıya doğru yürürken "O küçük adam kim bilir nerde?" diyerek kapıyı açtı.
Kapının önünde gördüğü kaşları çatık Giray'la samimiyetsiz sayılabilecek bir gülüşle baktı.
"Yalnız seni duyabiliyorum üsteğmenim, çok ayıp ediyorsun."
Baturalp omuz silkince o da samimiyetsiz bir gülüşle "Sanırım birbirimizle işimiz bittiğine göre ortak meselemiz için kenara çekilir misin Rojhat'ı görmem lazım" dediğinde Baturalp sıkkın bir nefes vererek kenara çekildi.
"Bir kaç saatliğine yanında dur, canı sıkılıyor."
Giray ise sırıtarak "Normal değil mi, öfkesi önünde yürüyen bir adamla aynı odada kalıyor" diyerek kapıyı açarken "Üstüne bir de o adama aşık, çok yazık" deyip içeri girdi.
Baturalp sinirle kaşlarını çatacakken koridorda duyduğu Arman'ın sesiyle kapıda bekleyen Giray'a döndü.
"Nerede olduğun şimdi anlaşıldı, geçti mi yüksek gerilim hattınız?"
Giray göz devirerek "Geçti, geçti" deyip kapıyı kapattı.
Baturalp gülerek onu bekleyen arkadaşının yanına gidip bir de ona imalı imalı baktı.
Arman elleri belinde "Tek kelime etme Baturalp" diyerek onu uyardı.
Baturalp omuz silkerek yürümeye başladı. "Bana ne zaten."
Akşama kadar Arman'ın odasında yaptıkları konuşmadan sonra Baturalp şimdilik komutayı Karan'a bırakmak istediğini, en azından Rojhat'la bazı konuları çözene kadar müsaade istediğini söylediğinde Arman kabul ederek bir kaç gün için izin verdi. Geri kalan konuşmalar Rojhat'ı almakla tehdit eden teröristlerin civar köylere saldırma ihtimali ve yapılabilecek önlemler ile geçti. Yeniden bir ekip kurularak yakın köylere teftişe giderek komşu sınır karakollarıyla ortak bir operasyon için hızlı bir girişim başlatacaklardı.
Baturalp, Arman'ın odasından çıkıp kendi odasına dönerken aklında sadexe Rojhat'ı nasıl koruyacağı vardı. Onu teslim etmek şurda dursun yanına yaklaşanı parçalayabilirdi.
Odaya döndüğünde tek başına oturan ve merakla şimdi ne olacağını bekleyen adama Baturalp elini uzatıp "Hadi biraz temiz hava alalım dağ çiçeği, anlaşılan bu odada solarsın, sen dağlara alışıksın" dediğinde Rojhat başını eğerek uzatılan eli tuttu.
Beraber el ele çıkıp koridorda yürümeye başladıklarında onları gören Karan yanında yürüyen Merih'in omuzlarından tutup arkasını döndürdü.
"Bak sana ne göstereceğim asker."
Merih onun kolundan kurulmaya çalışırken "Lan çekiştirmesene komutancığım" derken debeleniyordu.
Karan onu yemekhaneye götürüp bıraktığında "Her an üsteğmenin romantik anlarına balta vuracaktık, sus askerciğim sus" dediğinde Merih ne olduğunu anlayarak "Ha öyle desene, bizim aşka saygımız vardır karakurt, anında görünmez oluruz" deyip güldü. Karan bir süre onun gülüşüne bakarak derin bir iç çekti.
"Her aşk güzel değildir" diye mırıldandığında masalara doğru yüyüyen Merih onu duymadığı için arkasını döndü.
"Sen ne geveliyon kara kurt, sen ne alırsın aşktan."
Karan kaşlarını çatarak yanına gidip sandalyeye oturdu.
"Bence sen çok konuşma beyaz kurt yine ısırırım seni, git bize çay demle."
Merih ayakta dikilerek ellerini beline koydu.
"Lan şimdi de beyaz kurt olduk, sen nasıl bir belasın başıma. Kölen mi var burda, kalk kendin demle" diye söylene söylene çay ocağı olarak kullandıkları demir tezgaha gidip demliği eline aldı.
Karan onun söylenerek yine de dediğini yapmasına keyifle gülerek kollarını önünde birleştirip arkasına yaslandı. Haftalar önce görevlendirildiği bu sınır karakolunda tek eğlence kaynağı olmuştu Merih ve tek korkusu.
"Diğerlerini de çağıralım da yemek hazırlayalım. Bak çok konuşursan yemeği de sana hazırlatırım."
Merih gözlerini kocaman açıp arkasını döndü.
"Oha lan oha."
Karan onun sesli isyanına gülerek ayağa kalkıp "Hadi bakauım kurdum, bi keyif çayını içelim" diyerek yemekhaneden çıktı.
Arkasında ayağını yere vurup "Lan ben senin çayına kurduna şimdi ha" diye bağıran Merih'i bıraktı.
Baturalp elini tuttuğu Rojhat'la karakol binasından çıkıp mevzilerden biraz uzakta bir kayanın üstüne Rojhat'a oturmasını söyleyip kendisi de yanı başına oturdu. Üniformasının cebinden sigara paketini çıkarıp bir dalı dağlara bakarak yanındaki adama uzattı. Rojhat sakince başını iki yana salladığında kendi dudakları arasına yerleştirdi. O sigarayı yakarken Rojhat da dağlara bakarak mahzun bir gülümsemeyle rüzgarı içine çekti.
Evet, o dağların çocuğuydu, bu dağlarda büyümüş, bu dağlarda çiçekleri köklerinden sökülmüştü. Fakat yıllar sonra bu dağlarda denizler taşmış çiçekler, yeniden toprağı yarmış, filizlenmişti.
Yanında oturan adamın sakince sigara içmesini izlemek için başını ona çevirdiğinde onu izleyen bir çift deniz gözlerle karşılaştı. Sanki bir tsunami öncesi dalgalanan denizler kahve gözlerinde toprakları yerinden sarsıyordu.
Baturalp biten sigarasının izmaritini kayalıklardan aşağı attığında bir süre ince bir çizgiyle yok olan izmariti izledi. O da mı yok olacaktı?
Boğazındaki yumruyu sertçe öksürerek gidermeye çalışıp başını yere eğdi. Yıllar sonra dağlardan gelen bir adam sarsılmaz sandığı iradesini yerle bir etmiş, kimseye boyun eğmeyen üsteğmene diz çöktürmüş, baş eğdiymişti. Bu güç yalnızca aşktı oysaki, ölümlere sürüklüyen tatlı bir zehir.
"Yıllar önce" diye konuşmaya başladığında tekrar onu izleyen Rojhat'ın gözlerine baktı.
"Kardeşimin sevdiği adamın gözlerinde bir şey görmüştüm. Ama o gözler sadece birine baktığında değişirdi. Buz gibi bir adamın gözleri kardeşimi gördüğünde parça parça sökülür ve denizlere dönüştürdü. Kardeşimin gözlerinde ise korkusuz, ezip yok eden bir aşığın bakışları vardı ve sadece sevdiği adamı görürdü o gözler. O zamanlar bunun ne olduğunu bilmiyordum ve hiçbir zaman anlamayacağım sanıyordum. Ama şimdi biliyorum o iki adamın gözlerinde gördüğüm şeyin ne olduğunu.."
Baturalp susup derin bir nefes vererek bakışlarını Rojhat'tan kaçırıp dağlara çevirdi. Rojhat'ın kalbi ise birazdan yerinden çıkacak ve az önce kayalardan aşağı fırlatılan sigara gibi yanıp tutuşarak ince bir çizgiyle yok olacak gibiydi.
Baturalp yutkunarak başını yine yere eğip "Aşktı" dediğinde Rojhat onun yorgun sesinden duyduğu kelimeyle nefesini tuttu. Bu adam onu öldürmeye yemin mi etmişti yoksa, birazdan ruhu bedenini sonsuza kadar terk edecekti.
Baturalp yanındaki adamın kucağında oynadığı ele uzanıp tuttu ve hafifçe kendine çekerek dağlara bakmaya devam etti.
"Senin gözlerine bakmaktan korktuğum güç buydu işte. Kardeşimin o adama baktığı gibi bakıyordun bana. Korkusuzca, yok etmek ister gibi, ezip geçerek, yakıp kavururarak.."
Rojhat'ın elini sıkıca tutarak bu defa acı dolu bir nefes verdi.
"Denizleri yerinden oynattın Rojhat Zemheroğlu, bir fırtına çıkardın, önüne geleni dalgaları arasında boğan bir denizi topraklara mahkum bıraktın."
Rojhat utanarak başını eğdiğinde Baturalp tuttuğu elin üstünü baş parmağıyla okşayarak sessizliğe sığınan adamın yüzüne baktı. Kirpiklerinin her teli sanki birer yay gibi kaşlarına değen yüzü uzun uzun inceledi.
"Kaldır başını dağ çiçeği, karşında gücüne teslim olan benim."
Rojhat yutkunarak başını yukarı kaldığında kızıllaşan gökyüzü altında birer deniz manzarasını andıran gözlere baktı. Tıpkı resimlerde gördüğü o denizler şimdi tam karşısındaydı.
Onun ismini söylemek istese de diline alamadığı için "Komutan" dediğinde Baturalp hafifçe başını yana yatırdı.
"Efendim dağlarda açan özgür lale."
Rojhat duyduğu cümleyle söyleyeceği şeyi de unutup tekrar başını yere eğdi. Baturalp ise onun esmer teninde kızarmaya çalışan yüzüne gülümseyerek iç çekti. Daha önce ömrü hayatında böyle güzel bir yüz görmediğini biliyordu ama bedenden öte gördüğü ruh ölse bile göremeyeceği kadar eşsizdi.
"Komutanım."
Durdukları sesle ikisi de arkasını döndü. Rojhat elini sıkı sıkı tutan adamdan çekmeye çalışsa da karşıdan aldığı güçlü hamle ile tekrar eline kenetlenen adamla başını diğer tarafa çevirdi.
Baturalp "Ne oldu Gökmen" dediğinde Gökmen'in sıkkın yüzünden bir şey olduğunu amlayarak Rojhat'a döndü.
"Şimdi geliyorum ben, sen bekle."
O keyifsizce elini bırakıp kayalıktan kalkarken Rojhat sadece başını sallayarak önüne döndü.
Baturalp onlara bakmamak için sağına bakınan Gökmen'in yanına gittiğinde kaşlarını çattı.
"Hayırdır asker."
Gökmen söyleyeceği şeyin nasıl bir tepkiyle sonuçlanacağını bilmediği için bir kaç saniye bekleyip konuştu.
"Komutanım, Genelkurmaylık'tan sevkiyat aracı yola çıkmış, Rojhat Zemheroğlu İstanbul'a sevk edilecekmiş."
Baturalp sadece çatılı kaşlarıyla başını salladığında Gökmen aldığı cevapla selam vererek binaya girerken Baturalp arkasını dönüp oturduğu kayanın üstünde dağları ve kızıl gökyüzünü izleyen Rojhat'a baktı. İşte şimdi hissettiği acıyı hayatının hiçbir noktasında hissetmemişti üsteğmen, zehir tam olarak tüm bedenini yakmaya başlamış, ciğerlerine bir sarmaşık gibi sarmalanmıştı.
Üsteğmen Baturalp Özbey, kaçıp saklanmaya çalıştığı, uzak durmak için canını dişine taktığı o büyük korkusuyla yüzleşti. Aşkı en zamansız yerde, en ruhta bulmuştu ve o ruhu kendi elleriyle teslim edecekti.
Yüzüne yerleştirdiği samimi ama acıyı gizleyen gülümsemesiyle Rojhat'ın yanına döndü.
"Hadi bakalım dağ çiçeği yemek vaktiymiş."
Rojhat hiçbir şeyden habersiz masum bir tebessümle başını sallayarak kayalıktan kalktı. Baturalp acıyla ezilen bedenindeki elini uzattığında eline sıkı sıkı tutunan adamla acı gittikçe arttı.
Binaya girip odaya döndüklerinde Baturalp dediği gibi yemek almak için onu odada bırakıp çıktı. Kapıyı yavaşça kapattıktan sonra yürümeye başladı ama acı artık zihnine de ulaştığında elini duvara koyup yumruk yaparak gözlerini kapattı. Onca görevde, çatışmada, omuz omuza çarpışmalarda nefessiz kalmaya alışkın bedeni ilk kez bir acıya teslim olarak nefessiz kaldığı için duvara yaslanıp yere çöktü.
Aşk, denizlerde boğmuyordu artık, bir avuç toprakta yakıp yıkıyor, nefese muhtaç bırakıyordu.
Dakikalarca oturduğu yerden kalkmasını sağlayan tek şey odasındaki Rojhat'ın aç olduğu düşüncesiydi. O günlerce yemeği reddetmiş, Baturalp'le bir tabak yemeği en heyecanlı ve mutlu yüzüyle paylaşmıştı. Baturalp onun bir parça ekmeği olsa onunla paylaşacağını gördüğü adamla bir ömür paylaşmak istediğini anladığı an yıkılmıştı. Şimdi ise yıkıldığı yerde acı çığlıklar atıyordu sessizce.
Zor bela gidebildiği yemekhanede yemek hazırlayan askerlerine seslenmek için dudaklarını araladığında Karan çoktan hazırladığı tepsiyi eline alıp yanına gitti.
"Komutanım sizin yemeğiniz hazır."
Baturalp anlayışlı bir baş sallamayla elindeki tepsiyi alıp geldiği gibi sessizce çıktı. Karakolda Rojhat'ın gideceği çoktan duyulmuştu ve hepsi durumun farkında olarak Karan'ın komutasında görevlerini yerine getiriyorlardı. Bu sınır karakolunda onlarca olaya şahit olunmuş ama düzen her zaman olduğu gibi akmıştı.
Baturalp odaya elinde tepsiyle döndüğünde yine Rojhat'ı yatağında otururken bulmuştu. Yine beraber yemek yiyecekleri için heyecanla yanına gelen adama baktı. Bu defa beklemeden geriye doğru kayarak Baturalp'e yer açtı.
Baturalp tepsiyi yatağa koyarak kendisi için açılan yere oturup bir kaşığı ona uzattı ama Rojhat onun kaşığı olmadığını gördüğünde şaşırarak kaşlarını çattı.
"Ama sen."
Baturalp alt dudağını büzerek "Ben aç değilim" dediğinde Rojhat kaşığı tepsiye koydu. Hücrede yaptığı gibi yatağın başlığına yaslanıp kollarını önünde birleştirdi.
"Yemiyorum."
Baturalp gülerek başını iki yana salladı.
"İnatçı dağ keçisi."
Rojhat ne kadar utansa da sinirle gözlerini devirip omuz silkti.
"Aç kalmak benim için sorun değil komutan."
Baturalp onun sitemli sesine dudaklarını ıslatıp saçlarını geriye doğru taradı. Tepsideki yemeği kaşlarıyla işaret edip "Önce senin yediğini göreyim, ben de yiyeceğim toprak gözlü inatçı" deyince Rojhat hızlıca kaşığı tepsiden alıp yemekten bir kaşık aldı ve ağzına götürdü. Sakince lokmasını yutup kaşığı tepside onun önüne koydu.
"Yedim işte, tiksinmezsen bununla ye ama istersen sana da kaşık getiririm. Sen yemezsen yemem komutan."
Baturalp hafif sinirle söylenenlere kaşlarını kaldırıp tepsideki kaşığa baktı. Rojhat aynı kaşıkla yemeyeceğini düşünüp yataktan kalkmaya yeltendiğinde Baturalp'in hızla bileğini tutmasıyla durdu.
"Tiksinmem Rojhat, otur."
Esmer adam emin olmak için bir kaç saniye Baturalp'e baktığında onun kaşığı alıp yemeği ağzına götürdüğünü gördüğünde şaşkınlıkla dudaklarını araladı. Karşısında ona yaklaşmamak için iki adım ötesinde duran adamın bunu yapmasını beklemiyordu. Baturalp ise tuttuğu bileği bırakıp bû defa elini tuttu.
"Şimdi oldu mu dağ çiçeği, hadi yemeğini soğutmadan ye."
Rojhat hâlâ üzerinden atamadığı şaşkınlıkla uzattığı kaşığı aldı ve elini baş parmağıyla okşayan adamın bakışları eşliğinde yemeğe başladı. O iki kaşık alıyorsa ardından Baturalp'in önüne kaşığı koyarak
"Sen de yiyeksin" diyerek onun da yemesini sağlıyordu.
Dakikalar süren mücadele de ikisi de bir tabak yemeği paylaşmış, Rojhat'ın utangaç bakışlarıyla Baturalp'in hayatındaki en güzel manzarası ve anısı olmuştu. Güzelliklerden bir kez bile nasibini almamış bir kayayı un ufak etmişti günler sonra.
Çünkü Baturalp o an anlamıştı, aşk bir lokma bile olsa paylaşabilmekti. Bu kadar basit ve bu kadar muazzam.
Baturalp tepsiyi geri götürürken Rojhat üstündeki hırkayı çıkarıp güzelce katlayarak yatağın üstüne koydu. Baturalp ise odaya döndüğünde yatağın üstünde duran hırkayla demir dolaba gidip Rojhat'ın yatarken giyebilmesi için biraz daha kalın eşofman ve kazak çıkarıp yatağın üstüne koydu. Rojhat yatağın üstündeki hırkayı ona uzattığında başını iki yana sallayarak dolabı kapattı.
"O hırka artık senin, sıcak tutar. Odada kalmadığım için burada soba yok üşürsün sen."
Rojhat elindeki hırkaya bakarak "Üşümem ki alışkınım" dediğinde Baturalp sertçe yutkundu. Bilirdi dağların keskin soğuğunu.
Onun elinden hırkayı alıp yatağın üstüne koydu ve ellerini beline koyup sert görünmek için kaşlarını çattı.
"Dönsün mü geri o öfkeli komutan."
Rojhat kaşlarını çatarak yataktan kalkıp Baturalp'in karşısına geçti. Ondan asla korkmuyordu, o zamanlar bile korkmamıştı. Karşısında dimdik durunca Baturalp kaşlarını kaldırdı.
O da ellerini beline koyup "Dönsün komutan, ben de o suratsız ketum adama döneyim mi?" diye sordu.
Baturalp gülerek başını yere eğdi. Karşısında korkusuzca duran adamın bu hallerine aşık olmamak imkansızdı. Cıklayarak başını kaldırıp sol kolunun bileğinden tutup kendine çekti.
Rojhat ani çekilmeyle Baturalp'in göğsüne çarptığında nefesini tuttu. Gördüğü deniz gözlerdeki değişen bakışlarla dudaklarını birbirine bastırdı.
Baturalp ise göğsüne çarpan adamı tutmak için koluyla belini sardı. Kahve gözlerinin şaşkınla gözlerine bakıp koluna tutunmasına sertçe yutkundu. Elinin değdiği yerlerin hızla ısındığını an be an teninde hissediyor, Rojhat'ın sık aldığı nefes sesiyle aklını kaçırmamak için çok zor duruyordu.
"Benimle inatlaşma dağ çiçeği. Şimdi odadan çıkıyorum, çıkarttığım kıyafetleri giy ve geldiğimde üstünde o hırkayı göreceğim."
Rojhat onun sert ama imalı sesiyle hızla başını salladı. Çünkü şu anda onu bırakmazsa anın gerilimiyle ona sıkıca sarılabilirdi.
Üsteğmen aldığı cevapla kolunu yavaşça onun belinden çekerek arkasını döndü ve odanın kapısına doğru yürüdü. O çıktığında tuttuğu nefesi bırakan Rojhat yatağa oturarak ellerini iki yanına koydu. Az önce tetinin her zerresini yakan sıcaklıkla tüm bedeni alev almıştı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.
Baturalp ise kapattığı kapıya yaslanıp başını yukarı kaldırıp gözlerini kapattı. Sarmaladığı bedenin sıcaklığıyla tüm denizleri ateşe verebilirdi.
Kendine gelmek için binadan çıkıp yüzüne vuran sert rüzgarla başını iki yana salladı. Pantolonun cebinden paketini çakmağını çıkarıp sigarayı dudakları arasına yerleştirdi. Rüzgarı eliyle siper ederek sigaranın ucunu tutuşturdu ve içine büyükçe bir yudum çekti. Dumanı başını kaldırıp gökyüzüne doğru üfleyip arkasını döndü. Odasını bulup yanan lambayla etrafına bakındı. Sonra birden durup gülerek sigarasından bir yudum aldı.
"Kafayı yeme oğlum, bu dağ başında onu kim görecek."
Baturalp yersiz kıskançlığına gülmeye devam ederek sigarasını bitirdi. Biri ona, esmer teninde denizleri dize getiren bir adamı kıskanacağını söyleseydi.. Hayır bu defa nefretten öte duygu yoktur demezdi. O esmer adama ölümüne aşık oldum ve onu kendi zehir gibi kıskançlığımdan bile korumak istiyorum derdi.
Uzun süre dışarıda kalıp bir sigara daha içerken odasının ışığının söndüğünü görünce sigarayı atıp binaya girdi. Odasına girdiğinde ise sırtı ona dönük Rojhat'ın ses çıkarmamaya dikkat ederek yatmasına gülümseyerek üstündeki montu çıkarıp dolabını açtı.
Rojhat sanki nefesini tutar gözlerini sıkı sıkı kapatıp Baturalp'in üstünü değiştirmesini bekledi. Duyduğu sesler kesilince rahat ve sert bir nefes verdi. Baturalp onun nefesini tuttuğu için verdiği sert nefesle güldü.
Rojhat onun yine yere sereceği mata yatacağını düşünürken arkasında ayakta dikilen adamın sorduğu soruyla yutkundu.
"Yer soğuk oluyor, yanında uyuyabilir miyim?"
Rojhat cevap olarak hızla başını salladığında Baturalp sakince örtüyü kaldırıp yatağa girdi. Aralarında biraz mesafe bırakarak Rojhat'ın rahatsız olmamasına özen gösterdi. Yatağın en ucundaydı ve ona yaklaşmaması gerektiğini biliyordu. Yanında yatan adamın bedenine, kalbine, ruhuna sonsuz saygı duyuyordu ve eğer izin vermeseydi asla ısrar etmeyecekti.
Dakikalar sonra yataktaki hareketlenme ile gözlerini kısarak açıp Rojhat'ın ona dönmesiyle karanlıkta bile parlayan toprak gözlere baktı. Rojhat ellerini yastıkla yüzü arasına alıp yan yatarak ona sadece saf bir aşkla bakan adama bakarak gülümsedi.
Karşılığında Baturalp'ten sevgi dolu bir gülümseme aldığında dudaklarını oynattı.
"Saçlarımı sever misin biraz, çocukken annem severdi."
Baturalp yutkunarak elini sakince kaldırıp Rojhat'ın siyah saçlarına götürüp dokunmaya kıyamadığı bir çiçeği okşar gibi yavaş yavaş okşamaya başladı. Rojhat büyük bir tebessümle gözlerini kapatıp saçlarını okşayan elin sevgisiyle yüreği titrerken yıllar öncesine geri döndü. Annesinin ninni söyleyerek saçlarını okşadığı sayılı anlara.
Baturalp sakince saçlarını okşarken bir anda ona sokulup başını göğsüne koyan adamla eli havada kaldı. Saniyeler sonra ise beline sarılan kolla şaşırarak gözlerini kapatıp açtı. Rojhat'ın iyice göğsüne yerleşip kokusunu içine çekmesine ise gülümsedi.
Rojhat saçlarının okşanması kesildiği için uyku mahmurluğuyla "Biraz daha" dediğinde Baturalp derin bir nefes vererek tekrar elini dalgalı saçlara atıp yavaş yavaş okşamaya devam etti.
Bir süre sonra uykuya dalan Rojhat'ın saçlarını gözlerini bir saniye bile onun üzerinden ayırmadan hatta saatlerce uykusuz kalsa da sevmeye devam edecekti.
Baturalp Özbey, onu ölüme değin sürüklese de Rojhat Zemheroğlu'na çoktan aşık olmuştu. Yıllar önce Birol Tekiner'in gözlerinde gördüğü ve asla birine öyle bakmayacağına emin olduğu ama şimdi ona sarılan adamın her zerresine aynı aşkla baktığını biliyordu.
Göğsünde uykunun en derinliğine dalan adamın saçlarına uzanıp kokusunu içine çekerek öptü. Belki buna da izin almalıydı ama aşk bazen masum ve saklı eylemlerdeydi.