Nilin Anlatımından:
Bu hayattan nefret ediyorum. Yaşıtlarım kafelerde, sokaklarda gününü gün ederken ben, o lanet olası dört duvar arasında test çözmekle meşgulüm. Tek bir amacım var: Bu evden, bu mahalleden ve bu boğucu hayattan bir an önce kurtulmak. Ailem... Aslında kötü insanlar değiller, hatta dışarıdan bakıldığında fazla "iyiler". Ama bana sunamadıkları imkanlar ve içine hapsedildiğim bu sefalet yüzünden onlardan nefret ediyorum. Annem Ayfer, beş ay önce rahim ağzı kanseri olduğunu öğrendi. Açık konuşmak gerekirse, içim acımıyor. Neden böyle hissettiğimi, neden bir damla gözyaşı dökmediğimi bilmiyorum; açıkçası bilmek de istemiyorum.
Annem bana karşı fazla düşkün. 14 yaşımdan beri evden kaçıp başkalarının kapılarında sabahlamamın sebebi bu boğucu ilgi. Evdeki kalabalığın gürültüsü başımı ağrıtıyor; 2+1, iki katlı müstakil bir evin alt katına sığışmış durumdayız. Üst katımızda babaannem ve dedem kalıyor. Annem, hastalığına kadar gündelik temizlik işlerine gider, evde terzilik yapar, eve üç kuruş para getirmek için didinirdi. Şimdi ise elden ayaktan düştü, sürekli yoruluyor. Evin kızı olduğum için benden yardım bekliyorlar ama ben bir öğrenciyim; benim de sorumluluklarım ve bu hayattan defolup gitmem için kurtarmam gereken bir geleceğim var.
Babam Cüneyt... Mahalledeki küçük bakkalı işletiyor. Getirdiği o üç kuruşluk para, bu evi çekip çevirmeye çalışması; hepsi bana fazlasıyla acınası geliyor. Eli ayağı tutuyor sonuçta, bir inşaatta çalışıp eve daha fazla ekmek getirebilirdi ama o, bu sefaleti kabul etmiş görünüyor.
En büyük abim Baysal, 22 yaşında. Geçen sene hukuktan mezun oldu ve yuvayı terk etti. Ondan cebime harçlık koyması için çok umutluydum ama o, şimdilerde ancak annemin tedavisi için babama birkaç kuruş gönderebiliyor. Küçük abim Erez ise 19 yaşında. Makine mühendisliği okuyordu ama şehir dışında geçinemediği bahanesiyle İstanbul’a, yanımıza döndü. Bence zekası yetmediği için okulu bıraktı; her ne kadar lisede çok zeki olsa da... Annemin, Erez’e okula geri dönmesi için yalvarırken ağladığını duydum. Erez de ağlıyordu; "Seni bu halde bırakıp gidemem," diyordu. Eve gelmesi işime geldi aslında; çalışan sayısı artınca benim cebime giren harçlık da biraz olsun çoğaldı. Erez şimdi bir kafede asgari ücretle baristalık yapıyor.
İkiz kardeşim Erim... Onu seviyorum ama karakterlerimiz taban tabana zıt. Sıradan bir devlet fen lisesinde kalmak istemediğimi söylediğimde beni geçiştirmişti. Sonra Can Koleji'nin burslu öğrenci kabul ettiğini öğrendim ve sınava kilitlendim. Erim’i de ailem peşimden sürükledi. Mucizevi bir şekilde ikimiz de o koleje girdik. Erim pek hevesli olmasa da, bu benim istediğim hayata açılan kapıydı; zengin çevreler, lüks hayat ve o ışıltılı dünya... Adım adım oraya yaklaşıyordum.
Bir de en küçüğümüz Ozan var, 13 yaşında. Onunla hiçbir zaman bir abla-kardeş gibi olamadık. Küçüklüğümden beri herkese olduğu gibi ona da mesafeliyim; zorunda olmadıkça tek bir kelime bile etmiyoruz. Babaannem Hülya ve dedem Talat ile üst katta kalıyorum. Kendime ait bir odam var; ailemden ne kadar uzaklaşabilirsem o kadar iyi. Babaannem, annemin tedavi masrafları için el işi yapıp her hafta pazara gidiyor. Koskoca kadının pazarda dilenci gibi bir şeyler satmaya çalışması, bana göre değil. Dedem Talat ise yaşlılığına rağmen taksi şoförlüğü yapıyor, sürekli mesaide.
Kısacası; bakamayacakları kadar çok çocuk yapıp beni bu sefil hayata mahkum eden bir ailem var. Her şey hep böyle miydi? Hayır. 13 yaşıma kadar durumumuz gayet iyiydi, her istediğim alınırdı. Ama annemin telefonda tüm varlığımızı bir dolandırıcılık vakasına kaptırıp üzerine bir de borç yapmasıyla en dibi gördük. Ve şu an, o dibin en karanlık noktasındayız.
Okuldan eve döndüğümde alt kattaki annemlerin gürültüsüne ve annemin bitmek bilmeyen acınası haline maruz kalmamak için doğrudan üst kata, babaannemlerin yanına çıktım. Odamın kapısını üzerime kilitleyip kendimi yatağıma attım. Arkadaşlarım... Hiçbir zaman sahici bir arkadaşım olmadı. İnsanlar benden bir şekilde uzaklaşırdı; benimle arkadaşlık kuranlar bile en fazla bir ay sonra telefonlarımı açmamaya, beni yok saymaya başlardı.
Pars ise hayallerimin başrolü. Son zamanlarda zihnimi tamamen o ele geçirdi. Hem yakışıklı hem sempatik; aile bağları kopuk, kendi dünyasını kurmuş bir adam. Şahin Can’ın en büyük çocuğu olduğu için ileride servetin büyük kısmının ona kalacağı, babasının o devasa imparatorluğunu onun yöneteceği konuşuluyor. Ona gerçekten aşık mıyım, yoksa sadece istediğim hayatın bir sembolü mü? Bunu ayırt edemiyorum ama ondan deli gibi hoşlandığım kesin. Pars’tan ne kadar hoşlanıyorsam, ikiz kardeşi Ezgi’den de o kadar nefret ediyorum. Hayatı o kadar kusursuz, o kadar "yoksunluktan uzak" ki... Benim uğruna yıllardır savaştığım, tırnaklarımla kazımaya çalıştığım hayatı o hiçbir çaba sarf etmeden, gümüş tepside yaşıyor. Erim'in de Ezgi’den ilk görüşte etkilendiğini fark ettim; ama o, ailesinin dışındaki bir sorumluluğu sırtlanacak kadar güçlü değil. Asla ona açılamaz, sadece izlemekle yetinir.
Aslında okula ilk geldiğimde hepsini önceden araştırmış, kimin nerede durduğunu ezberlemiştim. Gözüme kestirdiğim ilk isimler Pars ve Ata olmuştu. Ata’nın Ezgi’den hoşlandığını sanmıştım ama sonra fark ettim ki Ata, o sümsük kız Melis’e tutulmuş. Melis... Sınıfımızın diğer burslu öğrencisi. Maddi durumu benim kadar kötü değil; annesi bir restoranda çalışıyor, babası polis, sakin ve huzurlu bir ailesi var. Bazen o "sıradanlığın" getirdiği huzura bile özendiğimi kendime itiraf etmek zorundayım.
En büyük rakibim ise Rüya. Pars’ın Rüya’dan, Rüya’nın da Pars’tan hoşlandığını artık kör olmayan herkes görebilir. Bu durumun ne zamandır sürdüğünü bilmiyorum ama henüz birbirlerine açılmadıklarından eminim. Eğer açılırlarsa aklımda şimdiden planlar hazır; Ata’nın aklına girip onu Pars’a karşı kışkırtacak, o ikilinin arasını bozmak için elimden geleni yapacağım.
Nefret listemdeki diğer iki isim ise Vera ve Ilgın. Okulun o popüler, "gözde" kızları... Kabul etmeliyim, ikisi de oldukça güzel. Vera, normalde o gruptan biraz ayrı kalsa da akrabalık bağı mevzu bahis olduğunda içinden nasıl vahşi bir kaplan çıktığını geçen gece kulübünde gördüm. Onu görmeseydim, planlarım arasına Vera’ya yakınlaşmayı da ekleyecektim. Ilgın ise ablası Rüya’nın aksine, içinde ne varsa anında dışarı vuran, filtre kullanmayan bir kız. Bugün beni tüm sınıfın önünde o şekilde rezil etmesi, onu doğrudan düşman kategorime yerleştirdi. Pars ile olan o "abi-kardeş" tarzı yakınlıkları ise midemi bulandırıyor; birbirlerini nasıl görürlerse görsünler, Ilgın benim için potansiyel bir dişil düşmandır ve yok edilmesi gereken bir engeldir.
Dedemin kapıma vurup bana seslenmesiyle gözlerimi oflayarak araladım. Yataktan kalkıp kapıya yöneldim, kilidi çevirip yüzüne sorgular bir ifadeyle baktım. Dedem, kara gözlerini gözlerime dikip soğuk bir sesle, "Herkes aşağıda. Aşağıya gel, konuşacaklarımız var," dedi ve arkasını dönüp hiç beklemeden evden çıkıp alt kata indi.
Gözlerimi devirdim. Konuşulacak konuyu zaten biliyordum; bana göre yaptığım şey gayet basit ve yapılması gereken bir eylemdi, ancak onlar bunu abartmayı seviyorlardı. Üstümü değiştirip aşağı inmek üzere hazırlandım, evin anahtarını cebime attım ve ağır adımlarla merdivenleri indim.
Kapıyı tıklattığımda, açan kişi küçük kardeşim Ozan oldu. İfadesiz bir şekilde kapıyı aralayıp arkasına bile bakmadan odaya geri döndü. Bir şey söyleme gereği duymadan kapıyı kapattım ve peşinden içeri girdim. "Aile meclisi" tüm ciddiyetleriyle koltuklara kurulmuştu; sanki bir mahkemede sanık sandalyesini bekler gibiydiler.
Babaannem, "Otur kızım," diyerek beni yanına çağırdı. Yanına geçip oturdum ve hepsinin yüzünde umursamaz bakışlarımı gezdirdim. İlk lafı açan Erez abim oldu. "Parayı ne yaptın Nil?" dedi, sesinde en ufak bir sevgi kırıntısı yoktu. Son iki-üç yıldır yaptıklarımdan dolayı herkes artık bana karşı buz gibi bir mesafedeydi.
Umursamazca arkama yaslandım, bacak bacak üstüne atıp bakışlarımı Erez’in kara gözlerine diktim. Hiç düşünmeden, "Yedim," dedim. Dedemin sinirle yumruğunu sıktığını gördüğümde bile istifimi bozmadım; alayla güldüm. Eğer daha fazla çalışsalardı, cebime daha güzel harçlıklar koysalardı bu yaşananların hiçbiri olmayacaktı.
Bu sefer Baysal abim sakinlikle araya girdi. "Aldığın parayı ne için biriktirdiğimizi biliyorsun, değil mi Nil?" Baysal abim sakin kalmaya çalışıyordu. Bu konuda şanslıydım; açık konuşmak gerekirse çoktan bir kamyon dolusu dayağı hak ettiğimi biliyordum ama hiçbir zaman hiç kimse bana elini bile kaldırmamıştı.
Yine bıkkın bir sesle, "Biliyorum abi, ama param yoktu ve kullanmam gerekiyordu," dedim.
Erez sinirle lafımı kesti ve kükredi: "O, annemin kanser tedavisi için biriktirdiğimiz paraydı Nil!" Normalde korkmam gerekirdi ama ifadesizce gözlerine bakmaya devam ettim. Eğer biraz daha üstüme gelirlerse, kalplerini kırmaktan asla çekinmeyecektim.
Erez birkaç dakika kendini sakinleştirmeye çalıştıktan sonra devam etti: "Ulan herkes dişiyle tırnağıyla kazıyarak para kazanıyor! Baysal abimin eşi hamile, çocuğu olacak; adamın bir yuvası var, her ay bize ayırıp para gönderiyor. Babam bakkalda sabahlara kadar duruyor, mesai saati bitmesine rağmen bakkalı açık tutuyor. Dedem koskoca adam, 5-6 eve geliyor günün geri kalan saatlerindetakside çalışıyor. Koskoca kadın babaannem el işi yapıp pazarda satmaya çalışıyor... Erim çocuk okuldan çıkıyor part-time işe gidiyor, ders çalışması gerekirken o adamın! Ozan küçücük çocuk, özel ders verip para kazanmaya çalışıyor. Ben okulu bırakıp geldim lan! Sen nasıl bunu bize yaparsın? Sadece biz mi? Halamla amcam da her ay düzenli para gönderiyor ki annem tedavi olsun, sağlığına kavuşsun diye... Sen o parayı nerede yedin Nil?"
Cümleleri sertti, ara ara kendini tutmaya çalışsa da sonunda kükredi. İsmimi öyle bir sesle söyledi ki, sanki bir yabancıdan bahsediyordu. Hiçbir duygu belirtisi göstermeden dümdüz gözlerinin içine baktım. Cevap vermeyeceğimi anlayınca sinirle odadan çıkıp mutfağa girdi; bir sigara yaktığını duydum. Baysal abim de bana çok farklı, hayal kırıklığıyla dolu bir ifadeyle bakıp Erez’in peşinden mutfağa gitti.
Gözlerim, gözleri dolu dolu olan ve bana hâlâ şefkatle bakan annemi buldu. Ben hiçbir zaman onun bana baktığı gibi ona bakamamıştım. "Ne yaptın kızım parayı? Söyle, kızmayacağım, kızmalarına izin vermeyeceğim," dedi, sesi zorla çıkıyordu. Hafifçe kıkırdadım. Kızmaları umrumda değildi; evde kargaşa çıkınca bir şekilde evden uzaklaşır, birkaç gün gelmezdim. Döndüğümde ise herkes "gelmediğim için" pişman bir şekilde bana bakar, yaptıklarımı unuturlardı zaten.
"Söylersem beni salacak mısınız?" dedim bıkkınlıkla. Annem cevap vermeyince devam ettim: "Erkek arkadaşımla gece kulübüne gittim." O an annemin sol gözünden bir damla yaş düştü fakat ben hâlâ boş gözlerle onlara bakıyordum.
"Neden kızım? Sen benim iyileşmemi umursamıyor musun?" dedi yine sevecen bir sesle.
"İyileşebilirsen iyileşeceksin zaten. Paraya o an benim ihtiyacım vardı ve ben de aldım," dedim umursamazca.
Dedem lafa girdi, ifadesiz sesiyle: "Nil, o parayı ne yapıp edip toparlayıp geri getir. Altı günümüz kaldı hastane taksidimiz için."
Umursamazca ayağa kalktım. "Bulabilirsem getiririm," diyerek evden çıktım ve üst kata, kendi odama kaçtım. Alt kattan bağrışma sesleri yükselirken yatağıma uzandım, kulaklığımı taktım ve sosyal medyada okuldakilerin profillerinde gezmeye başladım.
Pars... Ne yapıp edip o çocuğun hayatında kendime bir yer açmalıydım. Bu cehennemden tek çıkış yolum belki de oydu.
WhatsApp’tan gelen o tanıdık bildirim sesiyle irkildim. Ekrana baktığımda yüzümde kurnaz, adeta avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcının gülümsemesi belirdi. Sami… 30 yaşında, evli, üç çocuk babası ve benim "hayat arkadaşım". Eşi ne zaman evi terk etse ya da dışarı çıksa, hemen mesajı düşerdi. O, eğlencesine bakardı; ben ise hem hazzıma hem de cebimi dolduran o bir miktar paraya odaklanırdım. Böyle birkaç farklı "kaynağım" vardı ve bunları büyük bir ustalıkla gizlemeyi başarmıştım. Sağlık takıntılı biri olduğum için her ay düzenli olarak kontrollerimi ve aşılarımı yaptırır, kendimi garantiye alırdım.
Sami: "Ev boş, bana gelsene."
Mesajı okuduğum an alt tarafımda sıcak bir kıvılcımın yayıldığını hissettim. İtiraf etmeliyim ki, biraz doyumsuz bir kızdım ve bu oyunlar zihnimi diri tutuyordu.
Nil: "20 dakikaya yanındayım hayatım..."
Mesajı gönderir göndermez hızla duşa girdim. Islık çalarak, kendimi bu geceye hazırlarken suyun altında adeta bir seremoniden geçtim. Duştan çıktıktan sonra özenle seçtiğim, dışarıdan bakıldığında hiçbir kusuru olmayan pahalı iç çamaşırlarımı giydim. Üzerime en çekici kıyafetlerimi geçirdim; çekmecemden aldığım doğum kontrol hapını bir ritüel gibi yuttum ve evden çıktım.
İki sokak arkamda oturan Sami’nin evine doğru yürürken sokaklar bomboştu.
Saate baktım: 21.33. Bu gece eve dönmeyeceğim belliydi. Sami’nin kapısının önüne geldiğimde zile bastım. O, sanki kapının ardında beni bekliyormuş gibi saniyesinde açtı. İçeri girer girmez, daha kapıyı kapatmaya fırsat bile kalmadan dudaklarıma yapıştı. Karşılık verirken içimdeki o dört haftalık özlemin biriktiği yerlerde bir ferahlık hissettim. Uzun zamandır kimseyle olmamıştım ve bu gece, yaşadığım tüm o sefaleti, ailemin baskısını ve geleceğe dair tüm o karanlık düşünceleri bu adamın kollarında unutmaya hazırdım.
(+18 Sahne Var Rahtız Olanlar Okumasın)
Sami’nin beline bacaklarımı bir sarmaşık gibi doladım, tüm ağırlığımı ona bıraktım. Beni sertçe duvara yasladığında, teninin sıcaklığını ve o tanıdık baskıyı hissetmek içimdeki gerilimi bir anda boşalttı. Sami, dudaklarını boynuma gömüp orayı emerek iz bırakmaya başlarken, sesi boğuk ve arzulu çıkıyordu: "Çok özledim miniğimi..."
Boynumdaki o baskı, zihnimi tamamen boşaltmama yetmişti. Dudaklarından dökülen bu kelimelere karşılık hafifçe kıkırdadım; bu sadece bir zevk oyunu değil, aynı zamanda o gri ve boğucu hayatımdan kaçışımın bir biletiydi. Kendimi tutmayı bırakıp, onu çok daha vahşi ve kontrolsüz bir şekilde öpmeye başladım. Artık ne ailemin borçları, ne annemin hastalığı ne de o bitmek bilmeyen sefalet vardı; sadece o anın yakıcılığı ve tenlerimizden yayılan o karanlık çekim kalmıştı.
Sami’nin kucağında, karısı ile birlikte paylaştığı o odaya, o yasak bölgeye girdik. Beni yatağa bıraktığında, gözlerindeki o aç ifade bir avcınınkini aratmıyordu; kıyafetlerinden kurtulurken beni adeta bir köpek gibi süzüyordu. Yatakta hafifçe doğrulup, iç çamaşırlarım kalacak şekilde giysilerimi ağır, kışkırtıcı hareketlerle üzerinden attım. İçimdeki o derin arzu, tüm benliğimi ele geçirmişti; sırılsıklam olmuştum ve artık tek ihtiyacım, onun varlığını en derinlerimde hissetmekti.
Sami üzerindekilerden tamamen kurtulup beni yatağa sertçe yatırdığında, dudakları tekrar benimkilerin üzerindeydi. Elleri ise bir an bile durmuyor, mahrem bölgelerimde geziniyordu. İçime giren ilk parmakla birlikte dudaklarımdan boğuk, çaresiz bir inilti firar etti. Sami ritmini hızlandırırken, ben kendimi onun hareketlerinin akışına bırakmış, kontrolümü kaybetmiştim. Sütyenimi de bir hamlede çıkarıp göğüslerime gömüldüğünde, tenimdeki yanma hissi zirveye ulaştı. İçimdeki parmak sayısı ikiye çıktığında, zihnimdeki tüm sesler susmuş, geriye sadece bedenimden yükselen o yoğun, kontrolsüz iniltiler kalmıştı. Artık dünyada sadece biz vardık ve ben tamamen kendimden geçmiştim.
Sami’nin öpücükleri göğüslerimden aşağı, göbeğime doğru süzülürken zamanın durduğunu hissettim. Nihayet dudakları özel bölgeme ulaştığında, gözlerimin içine bakıp o kurnaz gülümsemesini yüzüne yerleştirdi. Altında kıvranıyordum; sabırsızlığım, tüm benliğimi ele geçirmiş bir açlık gibiydi.
Tek bir hamlede kilodumu çekip çıkardı. Kumaşı burnuna götürüp derin bir nefesle kokladığında gözlerini kapattı. "Mis gibi kokuyor benim fıstığım," diye mırıldanıp kilodumu odanın diğer ucuna fırlattı. Ardından kafasını hiç tereddüt etmeden o noktaya gömdü. Aldığım her haz dalgasıyla daha fazlasını ister gibi onu kendime bastırıyor, tırnaklarımı çarşaflara geçirip saçlarını avuçlarımın arasında çekiştiriyordum.
Sami boğuk bir sesle, "Adımı inle bebeğim," diye fısıldadı.
"Sami!" diye haykırdım, sesim odanın duvarlarında yankılandı. Vücudumdaki o yoğun gerilim, kontrolsüz bir patlamayla boşaldığında, Sami tek bir damlamı bile ziyan etmeden bütün arzumu karşıladı.
Şimdi sıra bendeydi. Onu sırtüstü yatırıp arzusunu iştahla dudaklarımın arasına aldım. Başımı elleriyle bastırarak kontrolü ele alıyor, tüm varlığıyla bana hükmetmeye çalışıyordu. O kadar iriydi ki, sınırlarını zorladığım o anlarda kendimi tamamen ona teslim ettim. Nihayet o da boşaldığında, hiç vakit kaybetmeden kucağına yerleştim. Erkekliğine sürtünerek başladığım o ritmik dans, dudaklarındaki sömürücü öpücüklerle birleşti. Sami yeniden sertleştiğinde, onu yavaşça içime kabul etmeye başladım. "Oh, yavrum..." diye inlediğinde, artık zihnimdeki tüm düşünceler silinmişti; tek gerçek, üzerindeki o yavaş ama giderek hızlanan yükselişimin yarattığı o baş döndürücü hazdı.
Sami, hareketlerimin temposunu yetersiz bulmuş olacak ki bir hamlede beni altına alıp, üzerimde bir makine gibi ritmik ve sert hareketlerle git gel yapmaya başladı. Çığlıklarım odanın içinde yankılanırken, daha fazlasını isteyerek ona karşılık veriyordum. Sami kendini sonuna kadar içime itiyor, "Al yavrum, hepsini içine al!" diye boğuk seslerle inliyordu. O an, dünyayla bağımızın koptuğu zirve noktasındaydık.
Tam o sırada, odanın sessizliğini bozan bir telefon sesi yankılandı. Sami, bir yandan içimde hızla hareket etmeye devam ederken diğer eliyle telefonuna uzandı. Ekrandaki ismi gördüğünde duraksamadı bile; telefonu açıp kulağına götürdüğünde ritmi yavaşlamadı, aksine sanki mümkünmüş gibi daha da hızlandı. Tek eliyle ağzımı sıkıca kapatıp inlememi bastırmaya çalışırken, ben ellerimle çarşafları yırtarcasına sıkıyordum.
"Efendim oğlum?" dediğinde, durumu anlamsız bir komedi gibi algılayıp hafifçe kıkırdadım. Sami’nin eline bıraktığım bu küçük kıkırtı onu adeta tetikledi; gözleri bana döndü ve acımasızca kendini daha derinlere itti. Acıyla karışık zevkten çığlık atmamak için ellerimi boğumlarım beyazlaşana kadar sıktım.
"Tamam oğlum, ben annene parayı göndereceğim birazdan... Efendim hayatım?"
Karısı Aslı’nın telefonu aldığını anlamıştım. Sami'nin "hayatım" deyişi, içimdeki o vahşi dürtüyü tetikledi. Avucuna hafif, ama belirgin bir ısırık bıraktım. Acıyla sarsıldı ve hareketlerini iyice ivmelendirdi. "Yok bir şey hayatım, bıçakla elimi kestim," diyerek telefonu aceleyle kapattığında sesi titriyordu.
"Seni yaramaz, sen beni ısırdın mı?" diye mırıldanıp göğüslerime gömüldüğünde, artık hazdan saçlarına yapışmaktan başka bir şey yapamıyordum. Konuşacak takatim kalmamıştı. O içimdeyken iki kez boşalmıştım ama Sami hâlâ sınırlarını zorluyordu; kırk dakikadır bitmek bilmeyen bir döngünün içindeydik.
Sami aniden içimden çıkıp beni yönlendirdi. Arkamdan, en hassas noktama tek bir hamlede girdiğinde boğazımdan bir çığlık koptu. Öylesine hızlı ve sertti ki, hazzın acıyla karıştığı o ince çizgide sesim kısılana kadar bağırdım. Saçlarımdan asılıp sırtımı göğsüne yasladığında, vücudumuz tek bir mekanizma gibi çalışıyordu.
İçimde seğiren sertliğini hissettiğimde boşalmak üzere olduğunu anladım. Tam çekilmeye yeltendiğinde, "Çıkma, hızlan! Hap içtim," diye emrettim. Söylediğimi ikiletmedi; çok daha hızlı, çok daha sert ve kontrolsüz bir şekilde içime boşaldı.
İkimiz de yorgunluktan bitap düşmüş bir halde kendimizi yatağa bıraktık. Göğsüm hızla inip kalkarken, bu adamın yarattığı kaotik hazzın zihnimi nasıl uyuşturduğunu düşünmeden edemedim. O, benim bu sefil hayatımdaki en karanlık ve en vazgeçilmez kaçışımdı.
(+18 sahne sonu)
Nefes nefese, göğsüm hızla inip kalkarken Sami'nin yeşil gözlerine diktim bakışlarımı. Dudaklarına hafif bir öpücük kondurup göğsüne sokuldum; parmak uçlarım göğsündeki kılların üzerinde küçük daireler çizerken, o tanıdık huzursuzlukla, "Korkmuyor musun?" diye sordum.
Gözlerini üzerime dikti. "Neyden?" dedi, sesi pürüzlüydü. Ne demek istediğimi, yaptığımız şeyin ahlaki ağırlığını, içinde bulunduğumuz bataklığı ikimiz de gayet iyi biliyorduk. Sami aslında özünde iyi bir adamdı ama evliliği bir enkazdı. Eşiyle severek evlenmemişlerdi; üç kez boşanma davası açıp geri çekmişlerdi. Karısının onun yanında sadece para için kaldığı aşikardı; mahalledeki yaşlı teyzelerin Sami’nin evinden gelen kadın sesleri hakkında dedikodu yapmasından da, Sami’nin ben dışında daha pek çok kadınla gönül eğlendirdiğinden de haberdardım.
Düşünceli bir sesle, "Korkmuyorum," dedi. "Aksine, ondan boşanmak için uğraşıyorum. Sevdiğim bir kadın var, onunla evlenmek istiyorum."
Kaşlarımı çattım, içime garip bir kıskançlık (ya da sadece alışkanlığın verdiği o garip duygu) yayıldı. "Kimmiş o?" diye sordum merakla.
Sami sırıttı ve kalçama sert bir şaplak attı. "Elif. İş yerinden."
"E, benimle birliktesin," dedim alayla, kurnazca gözlerine bakarak. "Üstelik benim dışımda hayatına girip çıkanları da biliyorum."
Sami kahkahayı bastı. "Elif’le ciddi bir şeye başlamadan önce gönül eğlendiriyorum gülüm. Eğer onunla olursam, sadık bir erkek olacağım; çünkü onu gerçekten seviyorum."
Daha fazla konuşmamıza izin vermeden dudağıma bir öpücük kondurdu, elimden tutup beni ayağa kaldırdı. Arsızca, "Duşta?" diye sordu. Gülümsedim ve peşinden banyoya yürüdüm. Duşta geçen o uzun, yorucu saatlerin ardından pilim tamamen tükenmiş bir halde dışarı çıktım.
Saat sabahın beşini gösteriyordu. Ofsayt bir saatte, bacaklarımdaki o sızıyı yok saymaya çalışarak eve doğru yürüdüm. Anahtarla kapıyı açıp sessizce içeri süzüldüm; babaannemlerin katına çıktım. Tam kapıyı sessizce kapatmıştım ki, odanın ışığı bir anda yandı.
Karşımda Ozan dikiliyordu. "Nereden geliyorsun?" diye sordu, hesap soran bir tonla. Ozan, ara sıra babaannemlerin salonunda yatardı; demek ki bu gece o gecelerden biriydi.
Ona ters, küçümseyen bir bakış atıp, "Sana ne, Ozan?" dedim kısık bir sesle. Bağırıp çığlık atmaktan boğazım feci halde yanıyor, kasıklarım ise her adımımda sızlıyordu. Yarın okula gitmem imkansızdı. Ozan beni umursamadan, "Ne halin varsa gör," der gibi omuz silkip salona döndü. Ben de odama girip kapıyı kilitledim. Üstümü bile değiştirecek halim kalmamıştı; yatağa yığıldım ve yorgunluktan anında derin bir uykuya daldım.
Gözlerimi, aşağıdan yükselen bağrışma sesleriyle yüzümü buruşturarak açtım. Dedem ve babaannem hararetle tartışıyorlardı; dedemin, "Hanım, gerçekten sıcak ekmek bulamadım!" diyen mahcup ve üzgün sesini duyunca istemsizce sırıttım. Kavgalarının bu kadar basit bir sebebe dayanmasına içimden güldüm. Elime telefonumu alıp saate baktım: 12.44.
Yataktan kalkıp aynanın karşısına geçtim. Boynumda, dünden kalma birkaç belirgin morluk vardı. Aynadaki yansımama bakarken hafifçe sırıttım; uzun zaman sonra gerçekten "yaşadığımı" hissettiğim bir geceydi. Göğsümde ve kalçamda da benzer izler vardı ama onlar kıyafetlerimin altında gizli kalacak kadar şanslıydı. Hızla üzerimi giyindim ve boynumdaki o morlukları, en pahalı kapatıcım ile dikkatlice örtmeye başladım. Bu kapatıcı benim için bir lütuftu, yaptığım kaçamakların izlerini silmekte üzerine yoktu.
Odamdan çıkmadan önce tekli koltuğuma gömülüp bir sigara yaktım ve sosyal medyada gezinmeye başladım. Pars bir hikâye paylaşmıştı. Rüya ve Ilgın'ın ortasında, kameraya karşı o büyüleyici gülümsemesiyle duruyordu. Kaşlarımı hırsla çattım, dişlerimi sıktım ve telefonu sertçe yatağın üzerine fırlattım. Bir gün, o karede onların değil, benim olmam gerekiyordu.
Çantamın dibinde duran, dün gece Sami’nin verdiği parayı çıkardım. Aşağı inip mutfak masasına, dedem ve babaannemin önüne bıraktım. "Bir miktarını şimdi veriyorum, devamını toparladıkça getireceğim," dedim, sesimde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. Verdiğim para, Sami’nin elime tutuşturduğunun yarısı bile etmiyordu; kendi payımı çoktan ayırmıştım ama onlar için bu küçük meblağ bile bir nimetti.
Dedem kaşlarını çatarak yüzüme baktı. "Nerden buldun bu parayı bir günde?" diye hesap sordu. Oflayarak masadan bir zeytin alıp ağzıma attım. "Bir arkadaşımın bana borcu vardı, biraz sıkıştırdım o kadar," dedim. Şüphe dolu bakışlarını üzerimde hissettim ama bir şey demesine fırsat bırakmadan hızlıca evden çıkıp otobüs durağına doğru yürümeye başladım.
Sami’lerin sokağından geçerken Aslı’yı gördüm. Yanındaki mahalle teyzeleri, özellikle Aslı’nın duymasını istedikleri bir tonda, "Tövbe estağfurullah, dün gece Sami’lerin evinden sabah beşe kadar kadın çığlıkları yükseldi! Ne günahlar dönüyor o evde," diye yüksek sesle konuşuyorlardı. Sırıttım. Teyzeler Aslı’nın gözünü açıp onu boşanmaya zorlamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Aslı ise sanki hiçbir şey duymuyormuş gibi, o kibirli ve soğuk tavrıyla evinin kapısını açıp içeri girdi. Teyzeler arkasından kınayıcı bir dille, "Adam göz göre göre aldatıyor, bu kadın da hâlâ yanında duruyor... Allah akıl fikir versin!" diye hayıflandılar.
Ben ise yüzümdeki o zafer dolu sırıtışla durağa doğru yürümeye devam ettim. Bugün biraz alışverişe çıkıp kendimi ödüllendirsem hiç fena olmazdı.
Büyük alışveriş merkezinin önündeki durakta indim. Adımlarım doğrudan yemek katına yöneldi; kendime ferahlatıcı, buzlu bir kahve sipariş ettim. Ödemeyi yapıp kenara çekildiğimde, kafamı çevirmemle bakışlarım tanıdık bir silüete takıldı. Ata... Masada tek başına, bilgisayarına gömülmüş bir şekilde hararetle bir şeyler araştırıyordu. Okul saatiydi; demek ki o da bugün okula gitmemişti. Kahvemi aldıktan sonra barmene nazikçe teşekkür edip, süzüle süzüle masasına doğru yürüdüm. Başında dikilip kendimden emin bir tavırla, "Selam," dedim.
Ata'nın bakışları ağır bir tempoyla bana döndü. Beni gördüğünde yüzüne yayılan o bıkkın ifadeyi gizleme gereği bile duymadı. "Selam," dedi kısa ve soğuk bir tonda. Ne kadar kaba olmaya çalışsa da, nezaketini bir türlü elden bırakamayan o sıkıcı adam modundaydı. Sırıtarak karşısındaki sandalyeyi çektim ve izinsizce oturdum. "Boş sanırım?" dedim. O, hiçbir şey demeden laptopunun tuşlarına sertçe basmaya devam etti.
Sabah gördüğüm o Instagram hikâyesi zihnimi tırmalarken, içimdeki hırsla boğazımı temizledim. "Okula gitmemişsin sen de," dedim, sesimi olabildiğince sevecen tutmaya çalışarak. Yine yanıt yoktu; susarak bıkmamı ve gitmemi umuyordu muhtemelen. Ancak bir planım vardı ve o planı uygulamadan buradan kalkmaya niyetim yoktu. Bu, Ata'yı yalnız yakaladığım belki de tek fırsattı.
Sesimi ciddileştirip oyunumu başlattım. "Sana bir şey söylemem lazım. Sanırım herkes farkında ama bence en çok farkında olması gereken kişi sensin," dedim, sesime sahte bir üzüntü tonu yükleyerek. Ata sonunda bilgisayardan gözlerini ayırıp sandalyesine arkasına yaslandı, beni küçümseyen bakışlarla süzdü. "Söyle," dedi. Kurnazca sırıttım.
Hafifçe öne eğildim, sanki dünyanın en büyük sırrını paylaşıyormuş gibi sesimi kıstım: "Benden duyman ne kadar doğru bilmiyorum ama... Sanırım Pars ve Rüya birbirlerinden hoşlanıyorlar. Sen birinin ikiz kardeşisin, diğeri ise yakın arkadaşın. Dışarıdan bir göz olarak, herkesin farkında olup sustuğu bu gerçeği seninle paylaşmak istedim."
Ata’nın suratında o an alaycı, küçümseyen bir gülümseme belirdi. Kaşlarımı istemsizce çattım. Dudaklarını aralayıp tek bir kelimeyle, "Başka?" dedi. Söylediklerim onu zerre kadar sarsmamıştı. Şaşkınlıktan donup kalmıştım. Şimdi Ata öne doğru eğildi, o da sanki bana bir sır veriyormuş gibi sesini alçalttı.
"Söyleyeceklerim seni biraz yıkabilir ama bunu uzun zamandır biliyorum ve açıkçası bir an önce birbirlerine açılmalarını istiyorum," dedi, yüzünde sinir bozucu bir sırıtışla.
Sinirden kıpkırmızı olduğumu hissedebiliyordum. O ise istifini bozmadan devam etti: "İkizim Rüya, nasıl bir adamla birlikte olmak isteyeceğini seçebilecek yaşta; ki bence onun için en doğru karar Pars. Pars ise kardeşimi gözüm kapalı emanet edebileceğim tek insan."
Ata, alaylı bakışlarını üzerimden çekmedi. Planım tam anlamıyla ayağıma dolanmıştı. Karşımda, manipüle edilemeyecek kadar kendinden emin ve soğukkanlı bir adam duruyordu. Masadaki kahvemden bir yudum aldım; ancak tadı, aldığım bu cevabın acılığı yanında hiçbir şeydi.
Sinirden ne yapacağımı bilemez halde Ata’nın o alaycı gözlerine bakarken, tepemizde bir karaltı belirdi. Başımı kaldırdığımda Ezgi’yle göz göze geldim. Bana sıcaklıktan tamamen arınmış, buz gibi bir ifadeyle bakıyordu. "Konuşman bittiyse, Ata’yla halletmemiz gereken işler var; lütfen gider misin?" dedi. Ata’ya son bir kez baktım; artık benimle ilgilenmiyor, laptopuna odaklanmış bir şekilde beni yok sayıyordu.
Hırsla yerimden kalktım, masadaki buzlu kahvemi öfkeyle çöp kutusuna fırlatıp kendimi alışveriş merkezinin dışına attım. Nereye yürüdüğümü, ayaklarımın beni nereye götürdüğünü umursamadan hırsla yürümeye devam ettim. Zihnimi tek bir düşünce işgal ediyordu: Pars. Beni bu sefil hayattan kurtarabilecek yegane çıkış kapımdı ve ben onu göz göre göre Rüya’nın kollarına kaptırıyordum.
Bir park gördüğümde hızlıca içine daldım ve boş bir banka çöktüm. Biraz olsun sakinleşmeyi beklerken, aile içinde manipüle edebileceğim tek kişiyi, Erim’i aradım.
"Efendim Nil?" dedi telefonu açarken. Sesi yorgundu. Aslında planlarımı zaman zaman baltalasa da ailede içten içe tek sevdiğim kişi oydu.
"Neredesin?" dedim, sesimdeki sabırsızlığı gizlemeden. Bulunduğu AVM’nin ismini verince kaşlarım çatıldı. "Senin orada ne işin var?"
"Ezgi’yle ödev için buluşacağız," dedi bıkkın bir sesle. Bir an önce telefonu kapatmamı beklediği belliydi.
"İyi değilim, lütfen yanıma gel," dedim ve parkın adını söyleyip telefonu kapattım. Geleceğini biliyordum; bana asla hayır diyemezdi.
Sekiz-on dakika sonra Erim’i, parkın girişinde yavaş adımlarla bana doğru gelirken gördüm. Belli etmeden sırıttım; kozum hâlâ elimdeydi. Yanıma oturup sustu. Annemin tedavisinden çaldığım parayı ona verdiğim için bana kızgındı ama pişman değildim; özür dilemeyecektim.
"Ne oldu?" dedi bıkkınca. Yüzüne baktım; gözleri yorgunluktan çökmüştü. Her gün çalıştığını, geceleri uykusuz kaldığını biliyordum. İçimdeki o buz kütlesinin biraz olsun eridiğini hissettim, ona karşı bir anlık bir acıma duygusu belirdi. Çantamdan, Sami’nin verdiği paranın bir kısmını çıkardım ve suratına bakmadan uzattım. "Al," dedim.
Sorgulayıcı gözlerle bana baktı. "Sen nereden buldun bu parayı?"
Oflayarak parayı kucağına bıraktım. "Dün bir arkadaşımda kaldım, kafe işletiyor. Onun yanında biraz çalıştım; paraya ihtiyacım olduğunu söyleyince yardımcı oldu."
Erim parayı hemen geri uzattı. "Bu senin paran, istemiyorum."
O an erime karşı hissettiğim o tuhaf sıcaklık daha da arttı. Elinde imkânı olsa, benim için tüm servetini ayaklarımın altına serecek tek insandı. Bana kıyamıyordu. Ona içten bir şekilde gülümsedim ve parayı tekrar onun ellerine ittim.
"Lütfen al. Bugün çalışma. İstersen anneme ver, istersen kendin için kullan ama al ve biraz dinlen. Gözlerin uykusuzluktan kıpkırmızı olmuş," dedim, sesime gerçek bir üzüntü yerleştirerek.
Erim gözlerime anlamlı bir şekilde baktı, sonra beni kendine çekip sımsıkı sarıldı. Kafamı boynuna gömüp o tanıdık, huzur kokan kokusunu içime çektim. Ailemde gerçekten huzuru bulabildiğim tek liman oydu. Boynumda bir ıslaklık hissettiğimde ağladığını anladım; tek kelime etmeden sessizce sarsılmasına izin verdim. Sırtında taşıdığı yükler o kadar ağırdı ki... Yaptıklarım için bazen pişmanlık duysam da, bu his genelde kısa sürüyordu.
Uzun bir sarılmanın ardından ayrıldığımızda, yüzüne içten bir gülümseme yerleştirdim. Bu, onun için "Senin yanındayım" demekti.
"Ben eve geçiyorum. Sen de geç kalma, eve erken gel," dedi, ayağa kalktı. Alnımdan hafifçe öpüp parkın çıkışına doğru uzaklaştı.
Erim uzaklaştıktan sonra, zihnimi meşgul eden düşüncelerden kurtulmam gerektiğini hissettim. Kafamı dağıtmalıydım, ancak alkol almak için saat henüz oldukça erkendi. Telefon rehberimde parmaklarımı gezdirirken, gece hayatındaki kaçamaklarımda işime yarayan o isme takıldım: Hazal.
Hiç düşünmeden arama tuşuna bastım. Hazal, o cırtlak sesiyle telefonu açtı. "Nil?" dediğinde yüzümü buruşturdum. "Nasılsın hayatım?" dedim, sesime en yapmacık tonumu yerleştirerek. "İyiyim canım, evde Miran'la oturuyoruz," dedi neşeyle. "Evdeyseniz alkol alıp size geleyim diyorum, içkiler benden," dedim. Ona nadiren ikramda bulunduğum için, teklifimi hemen kabul etti.
Hazal ile lise başında tanışmıştık. Geniş bir çevresi vardı ama kendisi kısa boylu, sıska ve yüzü sivilcelerle kaplı, açıkçası oldukça sıradan biriydi. Fakat sevgilisi Miran… İşte o başka bir dünyaydı. Sapsarı saçları ve o masmavi gözleriyle radarına giren her kızı etkileyebilecek cinsten, tam bir afetti.
Elimdeki alkol poşetleriyle Hazalların evine ulaştım ve zile bastım. Kapıyı üstünde tişörtü olmayan Miran açtı. Elimde olmadan, arsız bir merakla Miran’ı süzdüm; gerçekten fazlasıyla çekiciydi. Arkadan gelen Hazal, Miran’a olan bakışlarımı böldü. Saçı başı dağılmış, yüzü kıpkırmızıydı. Hafifçe sırıttım. "Sanırım yanlış bir zamanda geldim," dedim alayla. Hazal’ın utançtan daha da kızardığını görürken, Miran arsızca sırıtarak kapının önünden çekildi ve içeri girmem için yol verdi.
Salonun ortasına geçip onları beklemeye başladım. İçeri ilk giren Miran oldu; üzerindeki dar tişört kaslarını belirginleştiriyordu. Bakışları, kısa elbisemin açıkta bıraktığı bacaklarımda gezindi. Aynı benim ona yaptığım gibi... Sırıttım ve daha rahat görebilmesi için bacaklarımı hafifçe araladım. Miran’ın gözleri gözlerimi bulduğunda bana göz kırptı ve koltuğa yayıldı. Ben de karşısına, zafer kazanmış bir edayla kuruldum.
Hazal elinde alkol şişeleriyle odaya girdiğinde onu süzdüm. Dudaklarımı bükerek iç geçirdim; zavallı kız, sevgilisiyle yapacağım bu gizli kaçamağın henüz farkında bile değildi. Miran’ın Hazal ile sadece çevresi için birlikte olduğunu biliyordum ama şimdi, gözünün tamamen dışarıda olduğunu kendi gözlerimle görmüş oldum.
Hazal bir şişeyi bana uzattı, diğerlerini Miran ile kendisi arasına koyup sevgilisinin yanına kuruldu. Üç saatlik sohbet ve sayısız alkol şişesinin ardından üçümüzün de kafası iyice güzelleşmişti. Başımın döndüğünü hissederek ayağa kalktım. "Lavabo nerede?" diye sordum, sarhoşluğun verdiği o peltek ve hafif çatallı sesle. Miran hemen Hazal’ı süzdü; kızın gözlerinin kapalı olduğunu ve sızdığını garantileyince arsızca yanıma yaklaştı. "Ben seni götüreyim," dedi. Sırıtarak teklifini kabul ettim.
Lavabonun önüne geldiğimizde, o tanıdık zonklama alt tarafımda çoktan başlamıştı. Miran’a baktığımda, onun da aynı arzunun pençesinde olduğunu gördüm. Sırıttım ve hiç beklemeden dudaklarına yapıştım.
(+18 başlangıç)
Dünden kalma kasık ağrımı bir kenara ittim; yeni bir haz arayışıyla bu kusursuz erkeğe teslim olmaya hazırdım. Miran beni lavaboya çeker çekmez kapıyı kilitledi. Sırtımı soğuk fayanslara sertçe yasladığında, boğazımdan kısık bir inilti firar etti. Sanki günlerdir açmışız gibi dudaklarımıza saldırdık. Miran, bir eliyle boğazımı hafifçe sıkıp dudağımı dişlediğinde, bedenimin çoktan hazır olduğunu hissettim.
Beni bir hamlede kucağına alıp çamaşır makinesinin üzerine oturttu. Elbisemi belime kadar sıyırdı; iç çamaşırımı bile çıkarmaya gerek duymadan yüzünü mahrem bölgeme gömdü. Başımı geriye, duvara yaslayıp saçlarına daldım. Yumuşacık saçlarını parmaklarımın arasında çekiştiriyor, onun ritmine uyum sağlamak için dudaklarımı ısırıyordum. Hazal hemen dışarıdaydı; bu tehlikeli oyunun heyecanı, hissettiğim hazzı daha da keskinleştiriyordu.
Tam zirveye ulaşmak üzereyken aniden geri çekildi. Gözlerime sırıtarak bakıyordu. Dudaklarıma kısa, yakıcı bir öpücük kondurduktan sonra pantolonunun fermuarını indirdi. Gözlerim fal taşı gibi açıldı; daha önce pek çok erkeği tecrübe etmiştim ama Miran’ınki hem kalınlığı hem de kusursuzluğuyla gördüğüm en muazzam şeydi.
Miran dudaklarıma tekrar kapandı ve iç çamaşırımı yana kaydırıp tek bir hamlede içime girdi. O an, banyoda sadece tenlerimizin birbirine çarptığı o ritmik sesler yankılanmaya başladı. Beni aniden kucağına alıp ayakta, beni duvara yaslayarak hızını artırdı. O kadar mükemmeldi ki, zevkten ağlamak üzereydim.
Tam o sırada kapının ötesinden Hazal’ın sesini duydum. "Nil? Miran?"
Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Miran, bacaklarımı beline daha sıkı dolamam için beni yukarı çekerken, durmak bir yana hızını daha da artırdı. Sevgilisi dışarıda bizi ararken, o beni duvarda köşeye sıkıştırmış, bu yasak hazdan vazgeçmiyordu.
Kapı tıklatıldığında, Miran’ın ağzını elimle kapattım ve titrek, olabildiğince doğal bir sesle, "Efendim hayatım?" dedim. Ben konuşurken Miran öyle derin ve sert bir hamle yaptı ki, zevkten bayılacağımı sandım. Başımı duvara gömüp gözlerimi yumdum. O sırada avucumun içindeki dudaklarının sırıttığını ve avuç içimi öptüğünü hissettim.
Hazal’ın sarhoşluğun getirdiği mayışık sesi kapının ardından geldi: "Miran nerede, biliyor musun?"
Hazal’ı başımdan savmak için, "Markete gitmişti en son. Benim de midem biraz bulanınca lavaboya geldim, gelir birazdan," diyerek yalanımı söyledim.
Hazal bir şeyler mırıldanarak uzaklaştığında, Miran içimdeki o son boşlukları bile doldururcasına derinleşti. Kasılmalarım başladığında, tam geri çekilmesini söyleyecekken, o çoktan kontrolünü kaybedip kendini tamamen içime bırakmıştı.
(+18 bitiş)
Zevkten kelimelerim düğümlenmişti; nefesim düzene girsin diye başımı Miran’ın geniş omzuna yasladım. O, şefkatli bir dokunuşla başımın üzerine bir öpücük bıraktı ve beni yavaşça kucağından indirdi. Biraz olsun kendime gelince, gözlerimi onunkilere diktim. O an, bana adeta büyülenmiş gibi baktığını fark ettim. Kaşlarımı hafifçe kaldırıp, "Ne oldu?" diye sordum, sesimdeki o tanıdık alaycı tınıyla.
Miran hafifçe gülümsedi, ellerini belime dolayıp beni kendine doğru çekti. Alnını alnıma yasladı, gözlerini huzurla kapattı. Böylesine savunmasız ve gerçek bir yakınlık beklemiyordum; irkildim. Fısıltısı odanın sessizliğinde kaybolurken, itirafı zihnime bir şimşek gibi düştü: "Dokuzuncu sınıftan beri senden hoşlanıyordum. Sen bana bakmayınca, sana yakın olabilmek için Hazal’la sevgili oldum. Ama emin ol, onunla hiçbir zaman birlikte olmadık. Her zaman seni bekledim."
Duyduklarım karşısında donup kaldım. Bu itiraf, zihnimdeki tüm hesapları altüst etmişti. Miran’dan hızla geri çekildim, o derin, sapsarı saçların çevrelediği masmavi gözlerine baktım. Bir anlık sessizliğin ardından dudaklarına hafif, veda eder gibi bir öpücük kondurdum. Lavabonun kilidini çevirip çıkmadan önce ona son kez bakıp, "Bunu kesinlikle konuşacağız," dedim ve arkamda şaşkın bir adam bırakarak hızla oradan uzaklaştım.