İçeriğe geç

Kader Yok Oluşu

Bölüm 1 · 15 dk okuma

Kader Yok Oluşu

Bölüm 1

Kader Yok Oluşu

Burada ne işiniz var sizin? Bu saatlerde gezebilecek kadar cesur mu sandınız kendinizi? Üstelik böylesine tenha bir muhitte. Madem kaçmak istemiyorsunuz bu gece misafirim olun, başınıza gelebilecek şeyleri göze alın. Kütüphanede dikkatli olmanız gerektiğini söylemem gerekiyor mu? Sanmıyorum.

Her şey garipti. Arabası bozulan bir grup genç de buraya girmek istemezdi. Kimsenin aklına böylesine dökük ve eski bir evde birinin yaşadığı gelmezdi. Kütüphanede uyumak zorundalardı, ev sahibi evin diğer bölgelerine izin vermemişti. Kütüphane; eskimiş, üzerine biriken tozların yaydığı nefes tıkayan bir hava salarken, rutubetin hâkim olduğu bir kokuyla ürkünç bir ortam yaratmıştı. Derin bir karanlıktan bir umut gibi ay ışıkları süzülüyordu, küçük bir kütüphane olduğu için pek görkemli durmuyordu fakat bir insanı korkutmak için fazlaydı bile. Kütüphanenin sonlarında bir çalışma masası duruyordu. Eskimiş, üstü yıpranmış deri bir koltuk; mermer sütunlu bacakları olan bir masa vardı. Aslında temiz olsaydı çok güzel denebilecek bir yerdi, fakat oldukça kötü hava insanı boğuyor, eskimiş görüntü bir harabeyi andırıyordu. Bu görkemli masanın üstünde okumamaları gereken bir kitap duruyordu. Kitabın köşelerindeki demir motifler parlaklığı ile dikkat çekiyordu. Kapakları da oldukça sert bir deriden yapılmıştı. Başlarına gelebileceklerden çekine çekine okumak istiyorlardı. Çünkü kimse bir kitap yüzünden “kaçın buradan” demezdi, ve kitap sadece bir ansiklopediye benziyordu.

Aslında olay tamamen klişe korku filmlerini andırıyordu, çünkü gençler kaçmaya çalışmıyordu. Ama kaçabilecek bir yerleri de yoktu. Muhitteki tek ev orasıydı ve gece ormanda yürümek daha da tehlikeliydi. Ama içerisinde okunmaması gereken eski bir kitap bulunan ve harabe halinde kütüphane bulunan bir evde kalmak da aşırı tehlikeliydi. Üstelik o evde yaşayan bir psikopatla beraber. Yapabilecekleri hiçbir şey yoktu, elleri kolları bağlı şekilde sabahı beklemek zorundaydılar. Her an tetikle olmaları gerektiği için sırayla uyumayı

planlıyorlardı. Dört kişilik arkadaş grubundan ikisi nöbet tutacak, diğer ikisi de istirahat edecekti. Planları buydu, garip bir şey olursa mecburen koşa koşa kaçmaları gerekecekti. Cenk ve Destin ilk nöbetleri tutacak, gecenin diğer yarısında da Ahmet ve Ali diğer nöbetleri tutacaklardı. Cenk spor yapan, dövüşte de oldukça iyi olan birisiydi. Destin de analitik düşünebilen ve pratik zekaya sahip birisiydi. Yani herhangi bir şey olduğunda hem fiziksel hem de zihinsel bir üstünlük gösterebileceklerine inandırlar, fakat karşılarındaki kişi hakkında hiçbir fikirleri yoktu.

Ahmet ve Ali uykuya dalıyordu, içeriye oldukça büyük bir sakinlik çökmüştü. Cenk ve Destin uyanık kalmaya çalışıyor, bir yandan da muhabbet ediyorlardı. Kitabı okumayı içten içe istiyorlar fakat korkuyorlardı. Ama artık ne gelirdi ki elden, olmaması gereken bir yerdelerdi sonuçta. Destin eline kitabı alıp deri kapağın üzerindeki tozları yavaşça sildi ve sayfaları karıştırmaya başladı. Sayfalar samandan yapılan bir kağıta göre oldukça kalındı. İçeride bir sürü hikâye bulunuyordu. Hepsi el yazmasıydı ve çok eski tarihler atılmıştı. Destin ilk başlardaki sayfalara göz atıp kendi kendine “Bu mu korkunç ve okumamız gereken kitapmış?” diye düşünmeye başladı. Ama bu düşünceye kapılmak için henüz çok erken olduğunu bilmiyordu.

Destin sayfaları karıştırmaya devam ederken Cenk’e bazı alıntılar yapıyor, bunun üzerine sohbet ediyorlardı. Kitap alakasız insanların hayatlarını ve hayat hikayelerini anlatıyordu. Birkaç sayfada bir yeni birisinin hayat hikâyesine geçiyordu. Artık elindeki kitabın korkunç olduğunun farkına varan Destin, kitabı daha dikkatli okuyor, detayları inceliyordu. Dikkat çeken ve korkutan şey insanların ölümleriydi. Bu sırada Destin ve Cenk “Herhalde, korkunç olduğu için okumamızı istemiyor.” diye düşünmeye başlamışlardı. Sayfalar geçtikçe üstündeki mürekkebin yeniliği artıyor, silinmiş kelimeler azalıyor ve günümüz tarihine yaklaşıyorlardı.

Cenk etrafta gezinirken bir anda Destin’in ürperdiğini gördü, yavaşça yanına gidip kitaba bakmaya başladı. Sayfadaki mürekkep yeni, hatta tam anlamıyla kurumamış görünüyordu. Upuzun bir hikaye vardı ve o günün tarihini gösteriyordu. Destin satırları okurken ağlamaya başlamış, Cenk ise sadece sayfaya bakıyordu. Sayfadaki hikâye ise aynen şöyleydi:

“ 06/10/2021 D.T

2001 yılının Ocak ayıydı, oldukça fazla çocuğu olan bir ailenin altıncı çocuğu olarak dünyaya geldi. Hayatından osla memnun olmayacağı doğduğu andan itibaren belliydi zaten. Kendisi kız olmasına rağmen, kendine ait olmayan bir bedenle gelmişti dünyaya. Bu günümüz dünyasında onu geriden başlatacak, ne yazık! Tanrının bazı sorunları olduğunu düşünüyorum, insanlara karşı bu hataları oldukça sık yapıyor.

Biraz büyüdükçe fark etmişti durumunu, başlarda çocuk olduğu için rahatça davranabiliyordu. Ama maalesef zamanla büyüdü ve artık istediği gibi davranamaz hale geldi. Zaten büyüdükçe oldukça sapık birisi ona tecavüz bile etmişti. Sürekli olarak bu olayın etkisinde kalıyordu, afallıyordu. Ve maalesef defalarca kez intiharı deniyordu. -Onu ya uyarmam lazımdı ya da ölümüne yardım etmem lazımdı. Bu satırları yazdığıma göre ne yaptığımı anlamışsınızdır.-

Ona tecavüz eden biriyle aynı evde kalıyordu, bunları yaşamasına -intiharı denemesine, sürekli depresif olmasına- şaşırmamak lazım sanırım. Artık büyüyordu ve daha fazla bu duygularını bastırmamasını gerektiğini anlayıp bir psikolog yardımıyla ailesine açıldı. Ne oldu dersiniz?! Ailesi artık onu evlatlıktan reddetmişti. Acı verici bir olaydı, ama o kendine bakabilecek güçte olduğunun farkındaydı ve bunun sonucunu kestirebiliyordu. Dağılmak yerine kendini toparlamayı başarmıştı. Bunu arkadaşlarına açıkladığında arkadaşları da oldukça yardımsever davranıp yanında bulunmuşlardı. Hayatı çok zor aktı, hayatına düzgün devam edebilmek için çok çabaladı.

Zamanla çocukluk arkadaşından hoşlandığını anladı, fakat söylemeye cesareti yoktu. Ama çocukluk arkadaşı da bu satırları okuyordur şu an. O söyleyemiyor -gerçi artık pek bir önemi yok- Destin senden yıllardır hoşlanıyor, arkadaş olduğunuz ve trans olduğu için bir ömür çekindi sana açılmaya.

Aşk meşk olaylarını kapatalım, aptalca! Sırada ölümü var. Arabası bozulduğu için arkadaşlarıyla yıkık bir eve giriyor bu genç kız. Okumaması gereken bir kitabı karıştırırken bir anda kitabın kapağında bulunan zehir kanına karışmaya başlıyor. İlk başta kitabı okurken ağlamaya başlıyor, ardından da yavaş yavaş uyumaya başlıyor. Yanındaki arkadaşı bunu fark edince her şey için çok geç olacak. Son kez, seni seviyorum bile diyemeden…

Destin, ölüm vakti 06.10.2021 02:21”

Evet bu Destin’in hikayesi, kaderi. Destin, Cenk’in kollarının üstünde hiçbir şey söyleyemeden ölmüştü. Cenk olayın şokunu yaşıyor, hıçkırıklara boğularak ağlıyordu. Destin’in hoşlandığı arkadaşı Cenk’ti ve Cenk bunun hiç farkında olmamıştı. Destinin, kollarındaki ölü bedenine bakınca anladı kendisinin de onu sevdiğini. Ama hikayedeki gibiydi artık durum, son kez bile seni seviyorum diyemeyecekti.

Olayın etkisinden yavaş yavaş çıkmaya çalışan Cenk, kalkıp kitabın başına geçti. Diğerleri hâlâ uyuyordu. O kadar bağırmaya rağmen hâlâ uyanamamışlardı. Cenk kitabın kapağına dokunmadan, diğer sayfalara geçmeye çalıştı. Ve evet, şaşırtıcı değildi. Hemen arka sayfada Cenk’in hikayesi vardı.

“06.10.2021 C.Y

Klasik bir Anadolu ailesinde yetişti. Ailesi; sevgi nedir bilmeyen, çocuk psikolojisinden anlamayan insanlardı. Cenk’e her fırsatta kızıyorlardı, sanki doğmayı, dünyaya gelmeyi kendi tercih etmiş gibi. Özgüveni bitik, kimseyle konuşmayan birine dönüştü Cenk. Duygularını ifade edemez ve kendini oyunlara verirdi. Oysa hepimiz biliriz ki duygular ifade edilmek için vardır. Oyun bağımlılığını yenemiyordu, bu ona devam ettiği okulunda “düşük not” olarak geri dönüyordu. Ümitsizdi, hayattan beklentisi yoktu, ve biraz da cahil birine dönüşmüştü.

Bilmiyorum, cahil olmasındansa daha akıllı birine dönüşmesini beklerdim. Gerçi aldığı rol model falan da yoktu, dünyadan bir haber yaşıyordu. Mamafih, bunlar da onun elindeydi zaten. Farkında olmadan çok şey kaçırmıştı. En basiti, gittiği ilk ve tek fuarda Cenk’e bizzat seslenmiştim. Eğer özgüvenini yenip dönüp baksaydı bu geceden daha iyi bir gece geçireceği kesindi. Neyse, hâlâ keyifli bir çocuk.

Komikliğini de yaşadığı travmalardan alıyordu, ne de olsa en iyi mizahlar, en kötü acılardan çıkıyordu. Destin de bu yönüne aşık olmuştu Cenk’in. Kendisine benzetiyordu, akıp giden hayat travmalar ekliyor, travmalardan kaçış yolu oluşturmak da mizah yolunu seçiyorlardı.

Destin, Cenk’i düzeltebileceğine inanıyor ve onu kurtarmak istiyordu. Tabii bizim Cenk biraz salak, bunlara rağmen Destin’e arkadaşmış gibi davranıyor, duygularını söylemiyordu. Cenk, Destin’e karşı bir şeyler hissettiğini farkına varınca kendini geliştirmeye karar vermişti. Çoğu genç gibi gelişmek için tek yaptığı şey vücut geliştirme oldu. Başarılı da oldu, ama hâlâ özgüven problemi devam ediyordu. Destin’e asla açılamadı. İkisine de üzülüyorum ama artık manası yok.

Hayata gelmeyi seçemediği gibi gitmeyi de seçemiyor. Hayatındaki her şeyden habersiz ve farkında olmadan yaşayan Cenk, arkasında bıçakla duran katili -beni- bile fark etmedi.

Cenk, ölüm vakti 06.10.2021 03:13“

Katil, Cenk’i öldürdükten sonra garip bir durgunluk yaşadı, kendine gelmesi biraz zaman almıştı. Destin’i öldürdüğünde bunu yaşamamıştı, hatta önceki cinayetlerinde bile. Durgunluğu geçtiği gibi Cenk’in kanlı cesedini Destinin cesedinin yanına sürükledi. Yerler toz ve kanın birleşmesiyle beraber kan çamuru olmuş, ortam artık kanla karışık rutubet kokuyordu. Zehirli ve acısız ölen Destinin yanında Cenkin ölümü çok trajedik kalıyordu. Katil, cesetleri yan yana koyduktan sonra tavanda tahtaları arasında bir boşluk buldu. Cebinden çıkardığı ipleri tahtaların arasındaki boşluğa, sanki daha önceden iplerin yerleşmesine uygun şekilde açılmış boşluğa, geçirdi. “Yasaklı düğüm” olarak adlandırılan idam düğümünü hazırladı. İlk önce Destini, ardından da Cenki astı. Cenki asarken yüzü de dahil olmak üzere tüm üstü kan lekesiyle dolmuştu. İkisine de acıyordu, birbirlerine aşık olmalarına rağmen asla kavuşamadılar, birbirlerine asla doyamadılar. Katil artık asılı bedenlerin ellerini birbirine bağladı.

Ne garip değil mi, ölene kadar bir sürü kırgınlık, heyecan ve tüm yaşamsal fonksiyonları yaşasak bile adımız ölü bedenlere, cesetlere çıkıyor. Artık isimle değil, sayılarla ifade edilmeye başlanıyoruz. Sadece yaşadığımız kadar varız gerçeği, her türlü hatırlanıyor.

Katil uyuyanların yanına gitti, çok derin uyuyorlardı. Bunca şey yaşandı ama hiçbirine uyanamamışlardı. Korku muydu iyi uyutan yoksa yorgunluk muydu, korkan insan iyi uyuyabilir miydi? Yoksa gerçekten Destin ve Cenk’e çok mu güvenmişlerdi. Analitik zekaya sahip olan Destin, değmemesi ve okumaması gereken bir şeye değip okumuştu. Güçlü olduğunu düşündükleri Cenk, arkasına sinsice yaklaşan bir katili bile fark edememişti. Neden kendilerini geri plana atmışlardı ki, her zaman sadece kendilerine güvenmeleri gerekirken.

Katil tekrardan cebinden çıkardığı iple uyuyanların hepsini bağladı. Ve astığı cesetlerin önünde, yüzü ve üstü kanlı şekilde beklemeye başladı. Görüntü metal gruplarının albüm kapaklarına benziyordu. Katilin kanlı siyah paltosu, kovboy tarzı garip şapkası ve deri eldivenleri ile oldukça tarz görünüyordu. Cesetten akan kan, kütüphane ortamı, kan çamuru olmuş yerler, asılı bedenler. Uyandıklarında karşılaştıkları tablo çok acı verici olacaktı.

Artık yapmaları gereken bir şey yoktu, ne yapabilirlerdi ki? Karşı koyamazlar, ölen arkadaşlarını geri getiremezlerdi. Gözü dönmüş bir katile ne anlatabilirsin ki? Hiçbir şey. Sadece ölümlerini bekleyeceklerdi.

Güneşin sökmesine yakın bir vakitte, hiç bilmedikleri bir ormanda, asla tanımadıkları bir katilin evinde, sevdiklerinden uzak, korkularıyla baş başa kaldıkları bir ortamdı burası. Burada ölüceklerdi, başka yerde değil. Ne birisine haber verebilirlerdi, ne de yardım isteyebilirlerdi. Hayatlarındaki planları, ertesi sabah için düşündükleri kahvaltı fikri, şu an olmaları gereken kamp. Hiçbiri yoktu, sadece bir katil ve

karşılarında iplere asılı şekilde duran en yakın 2 arkadaşlarının ceseti.

Yavaş yavaş uyanıyorlardı. Havadaki kokuyu içlerine çekerken iğrenç kokuyu fark edip, bilinçlerini açıyorlardı. Hatırladıkları son şey, Cenk ve Destin'e güvenmekti. Onları nöbetini tutarken dinlenecekler, sabaha karşı nöbeti onlar alacaktı. Ama artık çok geç, bu nöbet seçimi adeta Azrail'e verilen bir liste, ölüm listesi, gibiydi.

Ali uyandı, etrafına süzülen bir kuş gibi baktı. Korkunçtu, görmemesi gereken her şey buradaydı. En yakın arkadaşlarının cesetleri, ağzı yüzü kan lekesi dolmuş bir katil. Ali için bunlar aşırı fazlaydı, bunu kaldıramadı. Keşke sadece Ali için olsa, herkes için çok fazla şeylerdi bunlar. Sessiz bir çığlık attı, ne kadar çok bağırmak istese de, böğründeki duygusal ağırlık buna engel olmuştu. Ve Ahmet sonunda bu sese uyanabildi, oldukça ağır bir uykusu vardı. Ali'ye elini uzatmak istedi ama uzatamadı, katilin bağladığı ip ona engel

oluyordu. Tam bu sırada, bu az ama aşırı tiz tondaki rahatsız edici sesi kaldıramayan katil, Ali'yi iki kez uyardı. Bunlara kulak asmayan Ali, titreyerek, kendini suçlayarak bağırmaya devam ediyordu. Katil artık dayanamıyordu, "Seni zaten hiç sevmiyordum." diyerek Cenk'i öldürdüğü bıçak ile Ali'nin şakaklarından bir kesik attı, akan kan Ali'yi şoka sokmuştu, beynine giden damarlar da artık patlamıştı. Yavaş yavaş ve acı çekerek bilincini kaybeden Ali, dayanamadığını söylerken tam kalbinden bıçaklandı.

Ahmet, fazla soğukkanlı kalmıştı. Bu tavrı her zaman onu öne çıkartmıştı. Soğukkanlı, zeki, sakin ve suskun. Onun için bir şey hakkında konuşmak zordu. Düşünceleri paylaşmak için konuşmaya ihtiyacı yoktu. Bir şey anlatmak isteyen bir insan, konuşmanın dışında çeşitli yollarda da anlatabilirdi. Bunun farkındaydı, o yüzden her zaman yazmayı seçti. Onun için konuşmak tehlikeliydi, sözler birbirine girer, asla istediği cümleyi kuramazdı. Bu yüzden asla insan içine çıkamazdı Ahmet. Ama bugün farklı olması gerekiyor, duygularını ağızdan çıkan kelimelerle anlatması gerekiyordu.

Uyanık olmanın işe yaramadığını, çığlık atmanın işe yaramadığını oldukça kolay kestirmişti kendisi. Bu sebeple ölümden kurtulmak istiyorsa daha farklı yollar denemeliydi. Bir insan ölümden nasıl kurtulabilirdi? Ölümden kurtulmak gerekli miydi ki? Doğum günü ve ölüm günü, insanların asla seçemediği şeyler. Özgür irade, burada da devreye girmeliydi. Ölüm, kaçınılması gereken bir şey olmamalıydı. Ölüm, bazı insanlara göre zayıflıktı, fakat güçlü insanların direncini kırarak zayıf olmasını sağlayan da, zayıflık diyen insanlar aynı insanlardı. Ne güzel, insanları aşağılamak için her yolu bulmuşlardı. Ve işte, bundan müzdaripdi Ahmet.

Katil ve Ahmet sessizce bakışıyordu, sanki birbirlerini çok iyi tanıyan iki dost gibi. Sadece sessizlikle bile çok şey anlatabiliyorlardı. Her şeyin farkındaydı ikisi de, çünkü ikisi de çok benzer insanlardı. Sadece katil, artık tahammülü kalmamış bir kişiliğe sahipti. Sessizlik yerini ufak diyaloglara bıraktı, ilk önce Ahmet konuştu.

-"Neden yaptın ki bunları? Peki, yaptın. Neden ilk onları öldürdün?"

- "Sence de her şeyin bir açıklaması yok mudur?"

-"Olduğunun ben de farkındayım! Sadece söyle. Arkadaşlarım bir hiç uğruna ölmüş olamazlar!"

-"Hiç kimse, hiç ama hiç kimse bir hiç uğruna ölmez. Kendini öldürenler de dahil, bunu benden iyi biliyorsun değil mi?"

-"Neyden bahsediyorsun?!"

-"Benim farkıma hâlâ varmamış olmana şaşırıyorum açıkcası. Anılarından bahsediyorum, kendini sebepsiz yere boğmaya çalıştığın, öldürmeye çalıştığın. Ölümü benden iyi tanıyorsun."

-"Sen bunları nereden biliyorsun? Bunları kimse bilmiyordu! Bir dakika.. Sen yoksa-"

-"Sonunda farkına varabildin, sandığım kadar da zeki değilmişsin. Üzüldüm şahsen. Neyse artık bunun bir önemi yok. Bugün, sen de, ben de istediğimiz sona kavuşacağız."

-"Bunu yapmaman gerektiğini anladığını sanıyordum. Hâlâ devam edebiliriz. Lütfen!"

Ahmet hayata ilk defa bu kadar tutunmak istiyordu. Ölmeyi istemiyordu, ne kadar çok denemiş olsa da artık eskisi gibi değildi. Onu seven arkadaşları vardı, ailesi vardı. Ama artık onun için çok geçti.

Unutmamak gerekir ki, bazı dilekler gerçekleşebilirdi. Ve bu dilekler herhangi bir anda dilenmiş, herhangi bir duygunun etkisinde verilmiş olabilirdi. Ahmet, yanlış bir dilekte bulunmuştu. Hangi anda olursa olsun, bunu çok istemişti. Sadece kendisi olabilmek, sadece tek bir kişiliğe sahip olabilmek. Mamafih, içinde büyüttüğü ölüm arzusu artık kendi katili olacaktı.

-"Beni sen yarattın. Hiç kimse yanında yokken, beni istedin. Şimdi gelip diyorsun ki Hâlâ devam edebiliriz?! Şaka mısın sen?"

-"Onu istediğim zamanları bilmiyor musun? Ne zaman doğduğunu bilmiyor musun !?"

-"Sonuçta doğdum, istemeseydin beni büyütmezdin. Fakat içinde bir yerlerde her zaman yaşamamı istedin. Aynıyız, belki de sen de bir ölüm arzususundur sadece. Fakat, sen beni görevlendirdin. Diğerlerinden de kurtulmak istiyordun değil mi? Bak sonunda kurtuldun, ama unuttuğun şey, onlar senin her zaman parçandı. Sanıyorsun ki onlar olmadan devam edebilirsin değil mi? İşte, edemezsin. Siz, bu bedeni oluşturan yapı taşlarıydınız. Kendi kendine aşık olan aptallar hariç."

-"Sürekli farklı kişi olmanın zorluğundan haberin var mı? Sürekli kontrolü onlara bırakmanın ne kadar kötü olduğunun farkında mısın? Asla kendin olamamanın zorluğunun. Sen neyi biliyorsun ki, bir insan kendini nasıl öldürürden başka bir bilgin var mı senin? Bir de beni zeki bulmuyorsun, hastalıklı herif."

Konuşma istedikleri gibi gitmiyordu, asla bir yere varamıcaktı. Ahmet, kanlı bir kütüphanede ölmüş kişiliklerine bakıyordu. O kişiliklerin yaşadığı anılar, yaşadığı mutluluklar, öğrendikleri bilgiler, arzular... Her şey artık yok olmuştu. Ahmet her zaman onlardan kurtulmak istedi, ama bu bedeni asla tek başına yüklenememişti. Onlar olmadan bir hiçti, onlar bu bedeni renklendiren, anlam katan kişiliklerdi. Kendini öldürürken onlardan kurtulmak istemiş, asla başarılı olamamıştı. Ve sonunda, içinde yarattığı ölüm arzusu bir kişiliğe bürünmüştü. Bu ölüm arzusu başta herkesi öldürmeli, son olarak de Ahmet'i ve kendini öldürmeliydi.

Ahmet, bugünün geleceğini biliyordu. Ölüm arzusunu baskıladığını düşünse bile asla bunu

beceremiyordu. O, içinde bir yerlerde oluşmuş, her zaman içindeki ölüm isteğinden beslenmişti.

Ahmet yine konuşmaya başlarken, katil kanlı bıçağını deri poltasında temizliyordu. Bıçağın üstünde siyah tonlarında kırmızı bir renk kalmıştı. Bu, Ahmet'in en sevdiği renkti.

-"Beni öldürürsen ne olacak biliyor musun?"

-"Ben de öleceğim, ama ölmekten korkan ben değilim de, sensin sanki."

-"Sen de korkuyorsun, biliyorum. Seni ben yarattım, beni dinlemen gerekiyor."

-"Beni yarattın ama, bu senin sayende olmadı. Ayrıca burada güçlü durumda olan kim sence? Ne o, yoksa bir de yaşama arzusu mu yaratacaksın. Merak etme, istesen de yaratamazsın. Sadece beyninin içindeyiz, unutma."

-"Seni yarattığımda da beynimin içindeydim!"

Ahmet, artık konuşmak ve dil dökmek istemiyor ve sadece ölümü için hazırlanıyordu. Artık her şeyin farkındaydı, görmek istemese de görüyordu. Kendi yarattığı cehennem içinde boğulacak ve kimse onu kurtaramayacaktı. Çünkü onu hayata bağlayan kendisi değildi, ölümle kendisi başa çıkamıyordu. Ama kimi dinler ki, insan her zaman içgüdüsel hareket ediyordu. İçgüdüleri onlardan kurtulması gerektiğini, bu sayede gerçek güce ulaşabileceğini söylüyordu. Aslında haklı dahi olabilirdi, fakat bunu asla öğrenemeyeceğiz. Çünkü ölüm arzusunu sadece onlar için değil, kendisi için de güçlendirmişti.

Ve artık, sadece onlardan değil, kendisinden de kurtulmuş olacaktı. Mükemmel bir hiçlik, asla tahmin edilemeyen geleceğin içinde, Dünya dönmeye devam ederken, diğer insanlar hayatlarına devam ederken, teknoloji gelişirken, en sevdiğin grubun yeni albümü çıkarken... Hiçlik içinde olacaksın. Dünya dönecek, insanlar seni unutacak, ölümüne kadar taşıdığın maskeler artık peşinden gelemeyecek. Bunların hepsi, Ahmet'in ve benim olmadığım Dünya'da olacaktı.

Sonunda katil, Ahmet'e bıçağı ile sıyrık attı. Yavaş yavaş damlayan kan, artan kalp artış hızıyla beraber hızlı hızlı akıyordu. Yavaş ölümden nefret eden katil, sonunda bıçağı beynine sapladı. Artık sıra kendisindeydi. Oluşturduğu tabloya baktı, kütüphanenin, defterin ve her şeyin gerçek olmadığını anlarken, katil sadece ölüyordu. Bıçak darbesi veya herhangi bir darbe almadan, çünkü artık onu besleyecek birisi, bir beden yoktu.

Artık, bu bedeni taşıyan bir yapı taşı yoktu. Kişiliksiz bir bedendi. Gerçi, günümüz Dünya'sında kimsede kişilik yoktu. İnsanlar hırçın, empatisiz, duygusuz birer varlıklardı. İçlerinde bir kişiliğin bulunduğunu söylemek, bir Tanrı'dan yardım dilenmek gibiydi, yanıtsız. Hareket eden heykeller, sizlere her zaman ne yapmanız gerektiğini söylerler, sizlere isteğiniz olmadan dokunurlar, sizlerden büyük şeyler beklerler, sizlerden hayatınızı ona vermenizi isterler ve kendi zevklerine bakarlar. Her zaman şişkin bir kibir hakimdir. Ben, Tanrı'nın kibir olduğunu düşünüyorum. Çünkü eğer insanlık bir Tanrı taşması ise, Tanrı'nın kendisini hayal edemiyorum.

Ve ölüm günlüğündeki son kişiye geliyoruz, bana. Kendi hayatım diğer kişiliklerimin ve insanların içinde kendimi korumakla geçti. Her zaman içerdeydim, her zaman kendimi duyurmaya çalıştım. İstedim bana inansınlar, istedim ki beni dinlesinler. Yanlışa değil, doğruya inansınlar. Mamafih, hiçbiri olmadı. Bir ailem oldu, bu biyolojik ailem değildi. Onları her zaman sevdim, ama üstümdeki ölümün ağırlık ve yüküyle sevgim baş edemedi.

Ve ölüm anına gelelim, ben farklı insanların bulunduğu tek vücudunun sahibiyim. Ölme sebebim, kendime ve insanlara haz etmemekten başka bir şey değildir. Şu an bir hastane odasında kırdığım aynaların parçalarıyla beraber akan kanla, son kişiliğimle, son vakitlerimi geçiriyorum. Bu kararı vermeden önceki tüm anları ise buraya aktarıyorum. Son sözlerim bunlar olsun, aranızda yaşamak istemiyordum. Artık gerçekten yaşamıyorum.

Cemre, ölüm vakti 06.10.2021 05:12“

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.