Nicole’dan
Karanlık, buz gibi ve ürpertici bir geceydi. Ayın soluk ışığı, kırık ağaç dalları arasından sızarken etrafta yarı karanlık bir atmosfer oluşturuyordu. Ağaçlarla ve ürkütücü hayvan sesleriyle dolu bir ormanda kaybolmuştum. Sadece okuldan çıkmıştım ve eve dönmek isterken yolum bir anda bu ormana çıkmıştı. Hem soğuktan hem de korkudan titreyen ellerimi ceketimin cebine koydum. Sesimi duyacak biri olduğunu umarak çığlık atıyor, bağırıyordum, ama sesimi duyan kimse yoktu.
Birdenbire, karşımdaki çalılardan gelen garip bir hışırtı duydum. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Çalıların arasından uzun, karanlık giysilerinin içinde kaybolmuş bir figür belirdi. İnsan gibi bir vücuda sahipti ama insan değildi. O garip yaratığın yanında bir anda okuldan tanıdığım biri olan William belirdi. William da kaybolmuş gibi korku dolu gözlerle bana bakıyordu. “Hey, bana yardım et!” diye bağırmış olsa da yerimden kımıldayamıyordum. Ayaklarım, sanki korkuyla birlikte, yerle bir olan ağaç kökleri gibi ormanın toprağına bağlanmıştı. Ne kadar çabalasam da bir adım dahi atamıyordum.
Korku, bedenimi titretirken, o yaratığın elinde bir bıçak belirdi. Bıçağı, William’ın kalbine saplamasıyla kocaman bir çığlık atarak koşmaya başladım. Yaratık da peşimden koşuyordu. Daha hızlı koşabilmek için sırtımdaki çantayı yere fırlatmıştım. Elimden geldiği kadar hızlı koşmak için çabalasam da, vücudum çelimsizdi. Hayatım boyunca hiç düzenli spor yapmamıştım bu yüzden çabucak yorulmuştum ama yaratık hala son derece hızlı şekilde arkamdan koşuyordu.
“Yeter ama artık!” diye isyan ederek sadece nefesimi boş yere harcamıştım. Artık koşacak gücüm kalmamıştı. Nefes almak için durduğumda aramızda sadece iki adımlık mesafe kaldığını görmüştüm. Tam tekrar koşacakken bir kol tarafından kolumdan tutularak arkaya çekilmiştim. Ben çığlık atarken, William’ın canını alan ve üstündeki kanın yere damladığı o bıçağı boynumda hissettim ve kanım dondu.
Arkamda duran yaratık gür ve güçlü bir sesle kahkaha atarken, ben sonumun geldiğinin farkında olarak hıçkırarak ağlıyordum. Bıçağı daha da derine bastırmıştı. Canım yanıyordu, ama elimden ağlamaktan ve sonumu beklemekten başka bir şey gelmiyordu. Diğer eliyle, ellerimi tutmuş ve bir kelepçe gibi sarmıştı.
Tüm ormanda yankılanan sesiyle, “Görüşmek üzere küçük kız.” dedi.
Korkuyla gözlerimi açtığımda gördüklerimin sadece bir kâbus olduğunu fark ettim. Gözlerimden yaşlar akıyor, kalbim çok hızlı atıyor, bedenim titriyordu. Gördüklerim çok gerçekçiydi, sanırım o garip yaratık yerine bir insan görseydim gördüklerimin gerçek olduğuna inanırdım. Boğazımda hissettiğim ağrı bile aynıydı. Kendime gelmek için üstümdeki yorganı çektim ve yatağa oturdum. Yatağımın yanındaki komodinin üstündeki dijital saate baktığım da saatin 06.33 olduğunu gördüm. Saat, 09.00’da başlayacak dersime göre çok erkendi. Yüzümdeki yaşları elimle silip, yüzümü yıkamak için lavaboya gittim. Lavabo, yatak odamla birleşikti. Elimi ve yüzümü yıkayarak havluyla kuruladım. Aynaya baktığımda ağlamaktan kıpkırmızı olmuş yüzümü gördüm. Banyodan çıktım ve beyaz çalışma masamın önündeki döner sandalyeme oturdum. Gördüklerimin gerçek olmadığını biliyordum ama ağrıyan boğazımla ve titreyen ellerim bunu inkar ediyorlardı. Çalışma masamın çekmecesini açarak içinden düz siyah renk olan günlüğümü çıkardım ve karıştırarak dün gece yazdığım sayfayı aradım. 26 Mart Salı yazan sayfayı bulduğumda okumaya başladım.
Okumayı bitirdikten sonra dünün diğer günlerim gibi normal olduğunu anladım. Bu yazdıklarım, gördüklerimin sadece bir rüya olduğunu gösteriyordu ama yine de kendimi gergin hissediyordum. Sanırım daha yeni uyandığım içindi, bir süre sonra geçeceğini düşünüyordum.
Birkaç aydır böyle gerçekçi ve korkunç rüyalar görüyordum. Bazen o kadar gerçekçi görüyordum ki rüyalarımla gerçek hayatım arasında bir ayrım yapamıyordum. Bu yüzden ilk olarak bir terapiste gitmiştim. Duygusal olarak yıpranmış olmamın, uyku düzenimin bozuk olması gibi etkenler yüzünden bunları yaşayabileceğimi söyledi. Oysa bunlar bende yoktu. Bununla baş edebilmem için günlük tutabileceğimi söylemişti. Bu bana da mantıklı gelince o gün bir kırtasiyeye giderek günlük almıştım ve o zamandan beri günlüğe günümü nasıl geçirdiğini yazıyordum. Sadece günümü değil duygularımdan, hissettiklerimden ve dertlerimden de bahsediyordum. Sabah, bir kabusla uyanınca günlüğümü okumak sakinleşmemi sağlıyordu.
Bunların yanında günlük tutmamın bir diğer nedeni de çok unutkan olmamdı. Özellikle son zamanlarda aklımda iki kelime tutamıyordum. İnsanın elinden rüzgarla uçup giden bir balon gibi aklımdaki şeylerde uçup gidiyordu, tutamıyordum.
Karnımın guruldadığını duyduktan sonra salonumla birlikte olan mutfağıma gittim. Mutfağımda diğer odalara yapmadığım bir şeyi yaparak dolapları, masayı, halıyı neredeyse her şeyi beyaz seçmiştim. Bu bana huzurlu hissettiriyordu.
Bir tabağa mısır gevreği koyup üstüne de yeteri kadar süt döktükten sonra kahvaltım hazırdı. Sabah, yemek yemek istemezdim ve sevmezdim bu yüzden mısır gevreğiyle geçiştirirdim. Oysa öğle ve akşam yemeklerine bayılır vaktim olduğu zamanlar en sevdiğim yemekleri yapardım.
Doyduktan sonra masadan kalktım ve dişlerimi fırçalayıp erken bile olsa okul için hazırlanmaya başladım. Kafamı dağıtmak için biraz yürüyüş yapmak istiyordum ve ders başlamadan önce William’ı bulup dizüstü bilgisayarını teslim etmem gerekiyordu. Çalışma masamın kenarındaki, içinde William’ın bilgisayarı olan bilgisayar çantasını görünce aklıma gördüğüm o kabus geldi ve içim ürperdi.
William, bazen üniversitenin kampüsünde gördüğüm biriydi ama kendisi hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Yani okulun buz hokeyi takımının kaptanı olması dışında. Spor dallarıyla ilgilenmezdim veya herhangi bir spor ilgimi çekmezdi ama bir kere merak edip oynadığı bir maçına gitmiştim. Fikirlerimde bir değişiklik olmamıştı hala spordan hoşlanmıyorum.
Dün yine projemi kampüste yapmak istemiştim ve kampüse gitmiştim. Tuvalete gidip geri geldiğimde bilgisayarımın yerinde William’ın bilgisayarını görmüştüm ve akşam olduğu için sorgulamadan bu çantayı alıp eve gelmiştim. Eve geldiğim zaman bilgisayarı açınca fark etmiştim kendi bilgisayarım olmadığını. Bu yüzden bir an önce bilgisayarı sahibine teslim edip kendi bilgisayarımı bulmam gerekiyordu.
Artık bahar gelmişti ve havalar ısınıyordu. Özellikle Amerika’nın en sıcak eyaletlerinden biri olan Florida’da yaşıyorsanız bilirsiniz ki hava bulutluyken bile sıcaktan bayılabilirsiniz. Bugünün hava durumuna baktığımda havanın bulutlu olduğunu gördüm.
Üstüme krem renginde bir bluz ve altıma da siyah renkte bir kumaş pantolon giymiştim. Pantolonla aynı renkte bir ceket giyip ayağıma da beyaz spor ayakkabılarımı giymiştim. Pantolonuma şık bir kemer takmayı da unutmamıştım. Açık kahverengi olan saçlarımı da tek örgüyle örmüştüm ve kafamın sağ tarafına beyaz taşlı bir toka takmıştım. Yüzüme güneş kremi sürüp, parfümümü sıktım ve koluma da saatimi taktım. Hazırlandıktan sonra aklıma çantam geldi.
Normalde her gece yatmadan önce çantamı hazırlar ve yarın için bir plan oluştururdum. Sanırım dün çok çalışmıştım ve yorulmuştum, çantamı hazırlamamıştım. Dosyalarımı açıp bugünkü derslere göz atıp çantamı da hazırladım. Çantamı sırtıma taktım ve sağ elime de bilgisayar çantasını alarak evden çıktım. Yürüyüş yaparken şarkı dinlemeyi severdim, bu yüzden sol elime telefonumu alarak şarkı açacaktım fakat Whatsapp’tan gelen yüzlerce mesajı görünce ne olduğunu merak ederek uygulamaya girdim. Herkes gruplarda bu sabah yayınlanmış bir haberi paylaşıyordu.
Gördüğüm haberlerle elimdeki bilgisayar çantasını düşürmemek için sıkı tutmak zorunda kaldım.
“William Davies, dün gece Florida Üniversitesi kampüsünde ölü bulunmuştur!”